Bostanlar Nasıl Ziyan Olmaz?

Yaşlı bir teyze köyünden Erzurum’a gelince ezan sesini duymuş ve sormuş:

“Bu ne bağirir?”

Cevap vermişler:

“Ezan ohinir.”

“Mala davara zararı var mi?”

“ Yoh.”

“ Eyi eyi değmeyin ohusun,” demiş.

Dinler arası diyalog üzerine düşünmeye başladığında insan, doğal olarak düşünme kapasitesini geniş tutmak zorunda kalıyor, çünkü konu neredeyse tüm dünya insanını ve onun tarih hikâyesini içermekte. Diyaloğun gerçekleşmesi için büyük projelerin ve büyük çabaların hayali dahi yorucu olabilir. Dünya siyasetinin sahneye koyduğu birtakım çalışmalardan şayet haberdar isek, bir anlamda bu çalışmalarda kurumsal dinlerin (ki bugün tüm dinler için bu tanımlama yapılabilir) head offices olarak kullanıldığı gerçeği, hayal kurarken ayaklarımızı yere basmamızı öğütlüyor. Akıl üzerinden, projeler üzerinden, uzlaşma yaklaşımları ile diyalog sağlanamıyor–sağlanmıyor.

Düşünme kapasitemizi biraz daha daraltarak deneyelim. Anadolu: farklı medeniyetlerin, farklı dinlerin, farklı kültürlerin kavşak noktası. Tarihsel deneyim bu denli yüksek olunca sevginin, tanışıklığın, hoşgörünün doğal olarak yaşandığı bir ana kucağı olan Anadolu övgüyü hak ediyor. Bu övgüyü “Anadoluluyum” diyen her birey bizatihi kendine yapılmış bir övgü gibi üzerine alıp “onore” edilmiş olmaktan sevinç duyuyor. İnsan saygınlık kazandığı ölçüde, bunu başaramamış insan, toplum ya da milletlerden kendini bir anlamda daha üstün hissedebilir. Ankara’da “Cern Laboratuvarları”nı kuramamış olabiliriz ama ya hoşgörümüz, insanlığımız? Bunu henüz bizim kadar başarabilmiş kaç toplum olabilir? Tam bu noktada biraz durmakta fayda var. Bu övünç düne mi ait? Yoksa bugünü de kapsayan bir övünçten mi bahsediyoruz? Bugün Darülaceze’nin bahçesinde farklı dinlere ait üç mabedin bulunuyor olması ya da İstanbul’u “Dünya Kültür Başkenti” yapacağız fikrine iyi niyetle katkı sunmak için Musevi, Hıristiyan ve Müslümanların bir araya gelip ilâhiler söylemesi mi övünç duymamızı sağlıyor? Aslında biz geçmişe şiirler okuyup bir anlamda edebiyat yapıyor olabilir miyiz?

Geçmişin şiirleri hak ettiği tartışmasız bir gerçek. Museviler üzerinden birkaç örnek şöyle (Türk Musevileri 500. Yıl Müze Başkanı Naim Güleryüz’ün Bizans’tan 20. Yüzyıla Türk Yahudileri adlı eserinden alıntılar):

Sultan 2. Bayezid’in tüm eyalet yöneticilerine yayınladığı bir emir: “…İspanya Yahudilerini geri çevirmek şöyle dursun, tam bir içtenlikle karşılanmalarını, aksine hareket ederek göçmenlere kötü muamele yapacakların veya en ufak zarara sebebiyet vereceklerin ölümle cezalandırılmalarını…”

Yavuz Sultan Selim, Mısır seferi için ödünç para aldığı bir Yahudinin borcun ödenmesi tamamlanmadan vefatı üzerine, ödemeden vazgeçilmesini öneren Defterdarına hiddetlenerek yazdığı tarihi müzakeresinde:

“Merhuma Rahmet

Yetimlerine Afiyet

Malına Bereket

Gammaza Lanet!”


Örnekler çoğaltılabilir. Osmanlı’nın Yahudi ve Hıristiyanları hem birbirlerine karşı, hem de Müslümanlara karşı koruduğuna dair yalnızca alıntılar yapılan bu eserde dahi pek çok örnek bulunmakta. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u farklı dinlere açması, 2. Bayezid ya da Yavuz’un adalet üzerine olan yaklaşımları şüphesiz övüncü hak ediyor. Fakat bu övünce bizim katkımız ve övüncün bize olan sahici katkısı nedir? Bizim üzerine kişisel saygınlığımızı inşa etmeye çalıştığımız tarihi gerçek, bu mutluluk fotoğrafı hakikat olmakla birlikte bizim sevincimiz, övüncümüz bu fotoğraf karesine son anda kendi başını sokmaya çalışan bir çocuğun neşesinden öteye gitmiyor olabilir mi?

Düşünme kapasitemizi tekrar büyütelim. Tanrının “trajedi”sinde iyi ile kötünün – çatışmanın “varlığa” neden olduğunu, diyalektik bir zorundalık olduğunu “trajedi”nin sahibi olmadığımız sürece içselleştirmemiz olanaklı gözükmüyor. “…goncanın gül olma zamanını ne-kim belirler?” sorunsalına gonca açısından bakmakta fayda var. Tohumun gelecek planına ve doğa koşullarına rağmen goncanın mutlaka bir iradesi olmalı, şayet bu irade yoksa varlığından söz etmemiz imkânsızlaşır. Buradan hareketle dinler arası diyaloğu nasıl sağlarız? Şu iki önerme dikkate değer:

1- Dinler özlerinden koparılmış, özsüz görünüşler olarak kurumsallaşmış bulunmaktadır. Bu öz’ü “alttan akan nehir” olarak tanımlar ve her bir dinin şeriatine karşılık gelebileceğini söylersek yanılmış olmayız. Dinlerin şeriati şöyle söyler: “Öldürmeyeceksin! Komşunu kendin gibi seveceksin! Kul hakkı yemeyeceksin!” Şayet dinler kendi özlerine yönelirlerse diyalog imkânsız gibi gözükmüyor.

2- “Arif olanın dini yoktur.” Başlangıca dönmek. Tanrı önce insanı yarattı, peygamberler ve dinler tarih sahnesinde sonra yerlerini aldılar. Ariflerin soyuna soyuna üryan olup meydana geldiği söylenir. Gönül abdesti ile mutlak’a ulaşıldığı, ne dine–dinlere nefret ne de özel bir meyil kalmadığı, bütün dinlerin o kişinin gönlünü mabet olarak kullanabildiği, fakat o kişinin kimseye ait olmadığı ifade edilir. Bütün dinler onun, fakat o hiçbir dine ait değil. Sevgi ve nefretin aşkınlığı… Bu durum yaygınlaşır, bilindik anlamda dinlerin tutkuyla sahip çıkanları kalmaz ise dinler etkisiz kalabilir, dolayısıyla diyalog için dinlere ihtiyaç duyulmaz.

Önermeler son derece mantıklı, fakat kısa vadede gerçekleşebilir–gerçekleştirebiliriz gibi durmuyorlar. Düşünme kapasitemizi tekrar daraltmayı deneyelim. “Gelin Tanış Olalım” projesinin tanıtım filmi çekimleri için Taksim’de bulunan Kadim Süryani Meryem Ana Kilisesi’nde yaşadığımız bir deneyim bize yardımcı olabilir. Kameramanlar mekân çekimi yaparken bir aralık kilisenin bekçisi Mardinli bir delikanlı ile sohbet etme şansımız oldu: “Mardin’de hayat nasıl, rahatlar mı Süryani dostlar?” diye sorduk. Cevap şaşırtıcıydı: “Çok kötü, eskisinden de kötü, hepimiz göçüp İstanbul’a geliyoruz yavaş yavaş.” Oysa tam tersi olmalı, dinler arası diyalog çabaları var. “Neden?” diye soruyoruz. Cevap şöyle: “Bizim köy tek Süryani köyü o çevrede. Gece bizim bostanlığa girip bostanlarımızı yiyorlar. Yesinler o bir şey değil, ama öbür bostanları da bıçaklayıp gidiyorlar.”

“Mala davara zarar” geliyor olması kalbimizi sızlatırken sorunun temelde nerede yattığını ve dolayısıyla sahici olarak yapılması gerekenin ne olduğunu söylüyor olabilir. Bostanlar nasıl ziyan olmaz? Madem ki insan olmadan din olmasının bir anlamı yok, madem ki dinden önce insan yaratılıyor ve madem ki insan olabilmenin temel koşulunda helâl lokma ve rıza bulunmakta, o zaman durup sormalıyız: Biz Anadolu insanı, Museviler, Hıristiyanlar, Müslümanlar, dini ya da Tanrıyı tanıyan– tanımayanlar, yani yolda bir ekmek parçası bulduğunda lokmadaki emeğe saygı gösterip öperek onu yerden alan insanlar nasıl oldu da lokmaları ayak altında çiğner olduk? Nasıl oldu da bizi biz yapan, dinlerden bağımsız insan merhametimiz ziyan oldu? Dinler arası diyalog üzerine düşünmeyi buradan başlatmak, önce insandan, insani merhametin uyandırılmasından başlatmak, bunun için üzülmek ve sahici üzüntü ile insanlığımızın ziyan oluşuna çığlık atabilmek, bostanlara, helâl lokmalara dine duyduğumuz saygıdan daha yücesini duymak ancak “Barış”a vesile olabilir. Ayaklarımız yere basmalı, sahici olmalıyız. Tanrı olmaya öykünmekten çok, insan olmaya öykünmek elimizde tek sahici şey gibi duruyor. Bunu başarabiliriz! Bu daha gerçek!