Böcekler ve Perspektifler

Böcekler

“…cinnet
ve dehşet.”
–Leonid Andreyev, Kızıl Kahkaha

Geçtiğimiz bahar
mutfak tezgâhının üstünde küçük kıllı bacaklarıyla gezinen bir böcek gördük bir
gün, ama önemsemedik. Günler geçip böcekler yayılmaya ve gürbüzleşmeye başlayınca
harekete geçmemiz gerektiğini düşündük. Ev arkadaşım böcekleri ürememeleri ve
büyümemeleri konusunda konuşarak ikna edebileceğimizi iddia etti ve bunu
gerçekten denedi. Karşılığında hayatlarını onlara bağışlayacaktık; böceklerden
daha büyük ve daha güçlüydük ama diğer taraftan, görüldüğü gibi, gerçekten
harekete geçme isteğinden yoksunduk aslında. Anlaşmamız yatmıştı, böcekler
büyümeye ve yayılmaya devam ediyorlardı. Yaz aylarında banyoda da görmeye
başladık onları, evin girişine ve koridora zaten yazın başlarında gelmişlerdi.
Dışarı çıkarken, en azından odalarımıza girmesinler diye kapıları kapatıyorduk,
bundan dolayı eve girer girmez rutubetli bir atmosfer karşılıyordu bizi ve gün
boyu kendini çürüten havayı çekiyorduk içimize. Böceklerin devletinin gökyüzü de böyle kokuyor olmalıydı. İdeal devletlerin bürokratları gibi soğukkanlılıkla çalışıyorlardı
işlerinde. Kendilerini güzelleştirmeye çalışmıyorlardı, kahverengi kavruk
kabuklarını doyurmanın peşindelerdi: Görünmez yerlerde yeni yuvalar kuruyor,
ürüyor ve yavrularını besleyip büyütüyorlardı –kusursuz organik toplumu kurmuşlardı.

Sonbahara geldiğimizde
işler çığırından çıkmıştı. Evi ilaçlamaya karar vermiştik ama geç kalmıştık
belli ki. İlaçlamanın öncesinde ve sonrasında yaptığımız detaylı temizlik de
boşunaydı. Dahası temizlik baş düşmanımız kalorifer böceklerinin dışında
evimizde başka böcek türlerinin de yaşadığı gerçeğini ortaya çıkardı: Çekmecelerden
çıkan tahtakuruları ve eski eşyaların altındaki ve aralarındaki küçücük,
kapkara ve parlak kabuklu böcekler –bu son bahsettiğim eski eşyalar bizden önce
de buradaydılar. Kim bilir kaç kiracı görmüşlerdi, kaç kişi bu böcekleri fark
etmeden veya fark edip önemsemeden onlarla yaşamıştı bu evde. Ekmeklerinden
kemirip eşyalarını çürütmüşlerdi –ve sırtında evin bir kambur gibi devredilmiş bu problem bize. Gece yarısı
bizim için temizlik, böcekler için katliam bittiğinde yatağıma geçtim. Eve ilaç
ve çamaşır suyu kokusu sinmişti. Hiç değilse, dedim kendime, odamda değiller.
Bu düşünce bana görece bir güvenlik ve başarı duygusu vermişti. Erken
konuşmuştum. Az sonra göbeğimin üstünde bir kaşıntı hissettim ama paranoya
yapma, dedim yine kendi kedime. Önce kaşımadım ama kaşıntı eğri büğrü bir
doğrultuyla göbeğimden göğsüme doğru ilerlemeye devam edince elimi ortaya
götürdüm. Parmaklarıma sert bir şey değdi, alelacele elimin tersiyle ittirdim
ve karşılaşmaktan çekinir gibi ağır ağır gözlerimi açtım. Yastığımın üzerinden
gözlerimin içine içine bakıyordu. Bir peygamber gibi parlıyordu kapkaranlık
odada. Baş ve işaret parmaklarımla bir fiske attım suratının tam ortasına.
Gardıroba çaptı. Sersemlemişti ama yatağıma doğru yürümeye başladı. İsyanı
ateşleyecek son şeyi ise bugün elde etmişlerdi –yetersiz temizliğimizle–
hınçlarını körükleyecek mazlum anlamı: Nefret
–kaybedilenlerin hatırası, güçsüzlüğün kutsallığı ve çokluğun gücü. Kölenin köle olarak isyanı ve iktidarı.
Evi ateşe vermeliyiz, diye düşündüm.

***

Düşünceler de
böceklere benzemiyor mu? Başta önemsiz, zayıf ve zararsız gibi görünen bir
düşünce –örneğin iyilik düşüncesi– kulaktan
giriyor ve beyne yerleşiyor. Başta çok güçsüzken, kalp atışları bile
duyulmuyorken günler geçtikçe beyni ele geçiriyor. Henüz zayıfken gündüzleri
görünmez, sinsi sinsi saklanır beynin girintilerinde, geceyi bekler çıkmak
için. Karanlıkta kalmayı, yatağa yatmayı, yalnızlığı… Şimdi saldırabilir işte,
çünkü gece ve yalnızlık güçlendirir
onu, ancak ışığın ve köşelerin yokluğunda beyni bir uçtan bir uca dolaşıp
gözleri büyüleyebilir. İlk olarak geceden geceye vicdanın yuvasını yapar ve
azap zehrini salar sonra –hedefi iradeyi kırmaktır. Vicdan çift taraflı
çalışır, kendinden güçsüzlerin varlığının yarattığı kendi kendinden utanç duygusu ve kendinden güçlülerin
varlığının yarattığı küstahça hınç –birbirini
besleyen bir devridaim. Hayata anlam kazandırmak yaşama sevincinin zembereğini
paramparça eden bir sürekli kendini suçlama ve peygamberane yüceltme döngüsüyle
mümkündür ancak. Bütün düşünsel böcekler insanın yaşam enerjisiyle beslenip
büyürler: Vicdanla, istenç ve neşeye ulaşan enerji yolları daraltılıp tıkanır
ve anlamla, bütün yollar yeniden bağlanır. Anlam hayatı ahlakileştirir; şimdi ışık, Caravaggio’daki gibi, cisimleri
karanlıktan çıkartan, görünür kılan, yaşamın fiziksel ve trajik dayanağı
değildir. Şimdi ışık idealizmin
kutsal haleyle taçlanmış tanrısıdır, lütufkâr elini değdirir değdirmez
cisimlerdeki gizli anlamları açığa çıkarır –değişmez ve bozulmaz anlamlar,
gizemli düşmanlar ve gizli dostlar. Çürütme
Tanrısı Işık’ın
kendi halinde, anlamsızca, doğup öldüğünü söylediği şu
acınası haldeki ağaçlara “Bir daha bak,” der Işığın İdealist Tanrısı, “Rüzgârlar ne de gaddar değil mi?
Güçlüleri korumak için güçsüzleri deviriyorlar. Şu taşlara ne demeli peki?
Burada durmalarının bir anlamı olmalı muhakkak, bu bir tehdit veya teşvik!”

Göründüğü gibi anlamsız değildir dünya, kendi halinde dönüp durmaz; şans ve
rastlantı uydurmacadır, nedenleri ve anlamları unutma; bildiğin ve bilmediğin
şeylerin hepsi şu ikisinden biridir kesinlikle, doğru–iyi–güzel veya yanlış–kötü–çirkin
–düşünsel böceklerin perspektifi. “Seni
seçtim,”
der idealizmin tanrısı, “Çünkü çocuğum değerlisin sen,
sözlerimi taşıyacaksın. Düşünceleri düzelttim ve yepyeni gözler bahşettim çünkü
gözlerin göremiyordu derinlerde gizlenmiş gerçekleri. Ayakların kanayana kadar
yürümeye devam et yeryüzünde ve lütfumu taşı güçsüzlere ve cahillere, sözlerime
uymalarını söyle –doğru yola gelirlerse, beklesinler, bir gün belki de
affedebilirim onları.”

***

Burada duralım ve
bunun doğru olduğunu düşünelim. Yaşam anlamlıdır ve anlam üstündedir her şeyin,
diyelim bir defa. Nedir yaşamın anlamı? Doğrunun daimiliği –İdealizm. Kan ve etin şarkısının söylendiği dünyayı beğenmeyip
geçmiş veya gelecekteki değişip bozulmayan, yani yaşamayan, hiç yaşamamış ve hiç yaşamayacak bir dünyayı işaret eden
düşünceler ancak anlam yükleyebilir yaşama. Anlam atamak için insana sonlu
süreçler şarttır. Bundan dolayı geçmiş, gelecek ve şimdi zamansal kategoriler
olarak kurulur. Geçmiş ve gelecek arasında kalan şimdi sınırlandırılmıştır,
daha doğrusu, aslında sonlandırılmıştır. Şimdi yaşanamayandır ve
yaşanamayacaktır asla. Böylece şimdinin değersizliğinden
yaşamın anlamı üretilmiştir –tikellerden tümellere. Oysa yegâne yaşam
şimdidedir. Geçmiş ve gelecekle sınırlandırılmadığında şimdi, sonsuzdur ve bütün duyumsamaların gerçekleştiği zamansal
zemin olmasının gücüyle anlamları içine
çökerterek
aşındırır. Şimdinin sonsuzluğu Çürütme ve İçe Çökertme Tanrılarının tahtıdır. Hayatın trajedisi
anlamlı hiçbir şeyin canlı ve güzel, canlı ve güzel hiçbir şeyinse anlamlı
olmamasından doğar. Bütün düşünsel böcekler görmezden geldirir bu deneyimi,
onlara göre şu dördü birdir: Anlamlılık, doğruluk, iyilik ve güzellik. Doğru,
iyi ve güzel olan ne varsa anlamlı ve anlamlı olan ne varsa doğru, iyi ve
güzeldir. Dolayısıyla düşünsel böceklerin perspektifleri, münasip – namünasip
anlam grupları nedeniyle estetik ve epistemolojik olarak kasten bozuktur, onlar
Ares’le Afrodit’in ilişkisinin üstünü örtmeye çalışırlar –hâlbuki bu hikâye
dahi Grek perspektifinin en temiz örneklerinden biridir belki. Bütün düşünsel
böcekler haklıyken bile haksız duruma düşmüş, yüzüne gülünmüş ve aşağılanmış
bunak demirci Hephaistos’un öcünü almaya çalışır.

Düşünsel böcekler
gelişimlerini tamamladığında, bu evredeki birini yaşama geri kazandırmak imkânsız
değilse de zordur: Doğruluk, iyilik, güzellik koşutluğunu kırması, vicdanından
ve anlamlarından arınması, yaşamsal enerji yollarını tekrardan ruhuna bağlaması
gerekmektedir ve bütün bunları bizzat yapmalıdır. Yaşama geri dönmenin zorluğu
buradadır, eşitliklerin mutlak tutarlılığına kaptırınca kişi kendisi artık
hayatın trajedisi kabullenilmez görünür. Anlaşılmaz veya absürt, der düşünsel böceklerinin perspektifinden bakarak. Bu
durumda büyüyü bozacak bir travma/cezbe
tutulma gerekir. Bu da genellikle yanlışla güzelin tesadüfi bir birlikteliğine
tanık olunduğunda gerçekleşir. Travmanın etkisinin büyüklüğü, yıkıcılığı
bastırılmış yaşam enerjisinin büyüklüğüne bağlıdır. Bundan böyle “doğruluk,
iyilik, güzellik” düşünsel dizgesi dağılmış, boşalan alan birbiriyle anlamlı
bir bağı bulunmayan güç ve güzellik deneyimleriyle doldurulmuştur. Yine de
unutulmamalıdır, bu bir yeniden doğuş değil, tedavidir –çiçek hastalığının
yüzde bıraktığı gibi bırakır insanın ruhunda izlerini. O halde önlem alalım ama
öncesinde şöyle detaylı bir temizlik gerçekleştirelim. Ateşe verelim ve
ruhumuzdan üfleyerek yeniden yaratalım.

Perspektifler

“Bilinç,
hayvanı insan insanı da iblis yapmış, ama daha kimseyi Tanrı’ya
dönüştürmemiştir;
her ne kadar dünya bir Tanrı’yı çarmıha göndermekle övünse de.”
-Emil. M. Cioran, Umutsuzluğun Doruklarında

Yaşam enerjisinin
güneşten bedene, bedenden parmaklara gürül gürül ve hudutsuzca aktığı dönemi
geride bıraktık. Rousseau gibi deli
değilse biri bu dönemin geçtiğine şükretmelidir aslında. Hayatta kalıp gününü
geçirmeye çalışan acınası insancıklar çağı: biyolojik olarak bir dile sahip ama
aslında dilsiz, gözü var göremiyor… İlk kelimeyi gerektirecek eylemle başladı
her şey ve gerisi geldi; kavramlar, kavramlar arasındaki ilişkiler ve kamusal
hayat. Bozulma mıydı bu? Aksine güç gösterisiydi âdemoğlunun, tesadüflerin ve iradesinin harika bir kombinasyonuydu
ama bir mecburiyet değildi! İnsanın
ikinci büyük trajedisi böylece doğdu: İlki ölümdü, ikincisi kamusallık. Anlamı,
ölüm aşındırırken kamusallık kuruyordu. İlkinin trajedisi, istenci başta gelip
geçici görüp dışlıyor –çünkü Ölüm bütün eylemleri yutan bir kara delik gibidir–
ama ardından onu, yaşamdan ayırmasıyla aynı nedenden dolayı bambaşka bir
düzeyde hayata geri kazandırıyordu, katharsis
olarak. Ölümün öldürücülüğüne bir gün çare bulunsa dahi değişmeyecektir bu
–ölüyor olmakla ölemiyor olmak bir değildir. Katharsis dokunaklı güzelliğin
keşfidir. İkincinin trajedisi ise güçlüye güçlü denilebilmesini doğurmuştur.
Sınırı aşabilen güçlüdür, kısaca. Önce sınır olmalıdır. Güç, bağlanmalıdır ki
görünür kılınabilirsin. Kamusallığın trajik karşıtlığı güçle bastırma,
görünürde ise hürriyetle kanunlar arasındadır. Bundan dolayı kamusallık bir pharmakondur: zehirlidir ve şifalıdır. Şifalı
tarafıyla hümanizmi doğurmuştur. Tarihin ilk kısıtlaması, ilk hümanist
atılımdır –insanın insana boğun eğdirmesi. Zehrini saldığındaysa über – hümanizm hastalığı çıkmıştır
ortaya. Bundan dolayı, uzun süredir neredeyse herkes ağır hastadır, geri
kalanıysa ayakta atlatmaktadır.

***

Hümanizm kavramını
tarihsel ve dar anlamıyla ele almıyorum, onu kavramsal hudutlarına
dayandırıyorum. Kavramın hudutlarında karşılaştığımız şey Orta Çağ ile Rönesans
arasındaki bir dönem veya skolastisizmin karşısındaki bir eğitim metodu olmanın
çok ötesinde. En geniş ve en yalın haliyle hümanizm tanrıların tekelinden
alınarak yaratıcılığın insana
verilmesidir. Buradaki yaratıcılık bir masa – sandalye işlemek değildir. Yaratıcılık,
değer yaratmaktır. Bu, üst düzeyde
adalet kavramıyla karşılanır, adaletin altındaki düzeylerdeyse çeşitlenir
değerler –güçlü, güzel, doğru, iyi ve uygun gibi. Yaratıcılık bu değerleri
tanımlayabilme gücüdür. “Bu adil değil,” demez yaratıcı güç, “adaletim budur artık,” der. Değerleri tanımlayabilen
insan, onları süreklileştirir yasalar sayesinde. Yaratıcı insan, yasalarında en
çok kendisini kayırır, bağımsız bir kişi olarak kendisi –benzer durumdakileri
bile değil. Bütün benzerleri (ailesi ve aynı sınıftaki diğer insanlar) sadece
bu benzerlikleri sebebiyle kazançlı hale gelirler yasalardan. Diğer taraftan
kamusal hayat korku ve kederi
süreklileştirir ve yaratıcı insan, diğerleri tarafından gücünün bir gün elinden
alınabileceği korkusuna kapılırsa bencilce bir düşünceyle diğerkâmlaşabilir.
Yasaların, yasa koyucuyu kayırmıyormuş gibi göründüğü durumlar bundan
dolayıdır. Bahsettiğim bu durum dahi, hala hümanistçe,
pek hümanistçedir.
Büyük üstat ve öncü hümanist Protagoras’ın buyruğu
burada devreye giriyor, “Bütün şeylerin
ölçüsü insandır, var olanların var olmalarının ve var olmayanların var
olmamalarının.”
Değerler artık tanrıların bildirdiği, insanların öğrendiği
bir şey olmaktan çıkıp belirlenen
olmuşlardır –hümanizm ve laïcité
birbirine göbekten bağlıdır. Sorumluluğunu
aldığı sürece
herkes her değeri belirleyebilir. Değeri belirlemenin
sorumluluğu diğer belirleyicilerin gücüyle karşılaşmak, onların gücünün üstünden
gelmek veya uzlaşmaktır. Hümanizmi kabaca böyle özetleyebileceğimizi
düşünüyorum. Hümanizmin en geniş ama özgün perspektifini en iyi yansıtan
haliyle kamusalın insanca inşasıdır. Bu da thesmoinin,
yani tanrısal yasaların yerine nomoinin,
yani insan yasalarının geçirilmesidir. Çöküşün
semptomlarıysa
çok geçmeden ortaya çıkar.

***

Çöküşün, perspektifin
çözülüşünün semptomunun adı Sokrates’ti: Delphoi’nin ışıldayan tanrısı
Apollon’un bilgelikle kutsadığı koca burunlu, felsefe tarihinin ilk
über-hümanisti. Nietzsche, Sokrates
Sorunu’
na onun canavarsı çirkinliğini anlatarak giriş
yapar. Nietzsche’nin bu cesur başlangıç noktası çok önemlidir çünkü güçsüzlüğün
ve çirkinliğin über-hümanist perspektifi nasıl doğurduğunu, iki arasındaki
ilişkiyi, doğrudan gösterir: Görüntüdeki çirkinlik daima toplumsallaşmak için
fazladan bir çabayı gerektirir çünkü çirkin, tercih edilen değil mevcudiyetiyle
mecbur kılınan kişidir. Dolayısıyla topluma dâhil edilmesi için mevcudiyetini
gerekçelendirmelidir. “Dışlamayın beni,” der çirkin kişi, “Çünkü ben
erdemli biriyim; yalan söylemem, kimsenin de kötülüğünü asla istemem.”
Bunları
derken parmakları aşkın referans noktasını
gösterir, gözleriyse kendi gibilerin; dışlanmışların, güçsüzlerin, çirkinlerin
potansiyel desteğinin beklentisiyle parıldar. Eşitsizliğin doğal olduğu
dünyamızda eksikliklerin üstünü örtmeyi hedefleyen her çaba aşırıdır, bundan
dolayı da güvenilmezdir. Çirkin, toplumsallaşmak için ya çok iyi, ya da tam tersine çok kötü olmayı tercih edecektir. Kötü
çirkinler dışlanmışlıklarını ve düşmanlıklarını sahiplenerek toplumsallaşırlar,
çünkü bu şekilde toplum onları negatif olarak tanımaya mecbur olur.
İyilikleriyse bir yanılsamadır, çünkü bütün güç potansiyelinden feragat edince
iyilik vasfı bahşedilmiştir. Çirkin kişiyse bu hadım edilmeyi aşkın referans
noktasına atıfla meşrulaştırır kendi kendine. Güçsüzlüğü ahlaki gücü olarak
görmeye başladığındaysa referans noktasını genelleştirir ve dünyayı iyileştirmek
için kendisi dahil herkesi iyi ve kötü olarak ikiye ayırabileceği ahlaki kriter
haline gelir. Sokrates ise bu iki kusursuz tipin arasındaki bir geçiş dönemi böceğidir.

***

Sokrates sokakta çene
çalan diyalektikçinin biriydi. Ömrü
insanlara aslında hiçbir şey
bilmediklerini
kanıtlamaya çalışarak geçti. Kanıtlar ve ikna Sokrates’in
sosyalleşmek için tek çaresiydi –Sokrates’in
Savunması:
Beni neden öldürmemelisiniz… Emretmenin yerine erdemi ve
gerekçelendirmeyi getiriyordu. Böylece fiili failinden bağımsızlaştırıyordu:
özneyi parçalamış, bedeni değersiz bir kabuk haline getirmiş ve eylemi erdem
düzleminde yeniden tanımlamıştı. Gücü ikinci kez bağlıyordu Sokrates, ama
şimdiki bir öncekinden çok daha sinsi ve sıkıydı, gücün edimselleştirilmesini
bütünüyle ortadan kaldırmayı hedefliyordu. Hümanizmin ürünü nomoi, gücü
diğerlerinin gücü dolayısıyla bağlıyor ve bundan dolayı da güçler dengesine
dayanıyordu. Denge durumunda değişmiyor, denge bozulduğundaysa güçlünün
çıkarına göre tekrar düzenleniyordu çünkü aşkın bir referans noktasını
bulunmuyordu –yaşayan yasalar. Sokrates ise insanlar bunun bilgisine sahip
değillerse bile aşkın referans noktasının bulunduğunu düşünüyordu ama
ürkekliğinden dolayı daimonion’unu genelleştirmekten çekiniyordu.
Aşkınlığı işaret etmiş ama asla tanımlamaya yeltenmemişti çünkü önce diyalektik
akıl tutulmasını yaygınlaştırması gerekiyordu. Sokrates, bütün polisi büyüleyemedi ama onun öğrencisi Platon
bunu başarabildi çünkü ürkmeden, çekinmeden referans noktasını tanımladı.

***

Şimdiye dek
yazdıklarımdan über-hümanizmin idealist bir perspektif olduğunun anlaşıldığını
düşünüyorum. Bununla birlikte über-hümanizm, idealizmden insanın üstün konumunu
–görünürde– aktararak (daha da doğrusu paylaştırarak) onu olduğundan daha da
üste yerleştirmesiyle ayrışır. Bu geriye
bir gelişme,
idealizmi içererek onun ötesine geçme olarak görülmelidir.
Ayrışma noktası insanın üstünlüğüdür. Über-hümanistlerce insandan daha üstün bir şey veya şeyler vardır. Şey, kendi
haklarını koruyamamaktadır. İnsan, über-hümanist perspektife göre bu şeyin taleplerini dile getiren ağız,
haklarını koruyan el olmalıdır. Bu perspektiften bakıldığında insan doğadaki
üstün pozisyonundan geri çağrılıyormuş gibi görünmektedir ama aslında gerçekleşmekte
olan tam tersidir. Kendi haklarını koruyamayanın savunucusu insan, şeyin varlığını ve meşruluğunu onun
gücünü göstermesiyle değil, diğerlerinden daha duyarlı oluşuyla bilmektedir. Şeyin
dışsal ve doğrudan bir müdahalesinden bahsedemediğimiz bu durumda duyarlılık,
hakikate duyarlılık anlamına gelmektedir. Aşkın referans noktası (edimsel
olarak) gözlemlenemese de kalıcı hakikati ön-varsaymaktadır çünkü dışsallaştırılmış,
kalıcı hale getirilmiş bir hakikattir mevcudiyetinin koşulu. Tamamen rastlantısal
olarak gerçekleşmekte olan çeşitli olayların (zamansal ve mekânsal anlamda)
çerçevelenip küçük kompozisyonlar haline getirilmesiyle nedensel olarak
anlamlandırılabilen olaylar dizgesi hakikati üretmektedir, sonrasındaysa bütün
süreçler buna göre değerlendirilir. Über-hümanistin bütün bu süreçlerde gördüğü
güçlünün zayıfa zorbalığıdır, güçlü gaspçıdır. Düşük düzeyli bir über-hümanizm
zayıf ve mazlum insanların haklarını korumaya girişir. Yaşam, biyolojik (bilinç
de biyolojik donanımızın girift bir çıktısıdır) dayanağından bağımsızlaşmış,
güç mücadelesinin yerine hayatta kalma mücadelesi geçilirmiştir. Bu yerine geçirmenin düşünsel dizgesi çift
taraflı işlemektedir: İnsanın biyolojik üstünlüğü değersizleştirilip üstünlüğü
sosyolojik bir oluşuma devreder ama yerine geçirmeyi yapanın yine aynı insan
olması sebebiyle onu kendisini küçümsediği oranda ve özdeşleştiği sosyolojik
oluşumla bütünleştiği düzeyde över ve yüceltir. Haliyle über-hümanizmin,
hümanist perspektifin insanın biyolojik üstünlüğü kabulüne getirdiği eleştiri,
eninde sonunda insanın –biyoloji varlığını yadsımak pahasına– daha da
üstünleştirilmesiyle sonuçlanmıştır. Bugün über-hümanist perspektif doğayla
insanı bütünleştirmesiyle köle ve köylü direnişlerinde olduğundan daha ileri
bir noktaya gelmiştir. Dediğim gibi bu geriye bir gelişmedir, doğanın biyolojik
varlığı yadsınmış ve doğa, bir öz olarak tekrardan üretilmiştir. Onun yüceliği
oranında insan, biyolojik olarak değersizleştirilirken doğaya duyarlılığı
derecesinde üstünleştirilmiştir.

Bu
yazıyı Gabriel Fauré’a ithaf etmekten onur duyarım. Pavane Op. 50’yi
bestelememiş olsaydı okuduğunuz bu yazı da yazılmamış olabilirdi.