Bir Olan Bütündür

4 Eylül 2016
Sayı 41 - Ekim 2013

En büyük sıradışılık en küçük sıradanlıkla mümkündür. Var olan her şey var olduğu haliyle hem bir sır hem de eşsizdir. Evrende birbirinin tekrarı ne bir nesne, ne bir süreç vardır. Yaşamın güzelliği ve gizemi buradan kaynaklanıyor olsa gerek.

Aslında var olmak varlığın sürekli yeni görünüşler ve formlar altında görünüp yok olma serüvenidir. Her şey varlık yanıyla kalıcılığını, biçimleriyle değişkenliğini sergiler. Gerçek dediğimiz kavram bu iki kutbun; değişen ile değişmeyenin birliği, gerçeklik ise bizim ondan ne anladığımızdır. Bu haliyle gerçek masum ve kendinde nasılsa hep öyledir, gerçeklik ise görünüş olarak sonsuz ölçüde farklıdır.

Bu anlamda gerçeklik sadece insanda ortaya çıkar ve o, şeytandan Tanrı’ya kadar tüm mertebeleri kendinde taşır. Gerçeği fark eden ve fark ettiğini fark edebilen tek varlık olması dolayısıyla insan tanrısal bir varlık olarak görülmeli. Kutsal metinlerdeki şu kapsamlı önerme, eğer ciddi bir biçimde üzerine düşünülürse, insanı yeni ufuklar açacak kavrayışlara götürebilir: “Tanrı insanı kendi suretinde yarattı.” “Suret”  bir dışsal görünüş-biçim olmasa gerek. Bu kavramın teolojik olarak ele alınışı şimdilik konu dışı… Ancak kendimizi evrende özel bir varlık olarak görüyorsak, ki öyledir, bu özelliğe Tanrı değil de tanrısallık yüklersek bundan ne anlamalıyız?

Tanrısallık kavramını şu içerikle düşünüyorum:

  • En son özgürlük noktasına sahiptir.

  • O yaratıcı gücü olandır.

“En son özgürlük noktası” onun mutlak olarak özgür olduğu yerdir, yani dokunulmazdır. Bu ise insanın karar verme ve irade koyma gücüdür. Bu yetiyi kimse ondan alamaz, kendisi de istese dahi bunu başkasına devredemez. Hukuk dilinde “devredilemez haklar” olarak ifade edilen özünde bu hakikattir. Tarihi sürekli serpilip gelişen bir ağaç olarak görürsek bu mutlak özgürlük noktası o ağacın tohumu, hiç durmadan akan bir nehir olarak görürsek eğer, bu akışın kaynağıdır diyebiliriz.

Varlığı anlama özünde insanı anlamaktan geçer; çünkü insan, olanın ve olacak olanın birliğidir. Bundan dolayı tüm felsefi arayışlar-sorgulamalar kaçınılmaz olarak şu iki kavramı ele almak zorunda kalırlar: Tanrı ve insan.

Tanrı’nın ve insanın iki ayrı kavram, iki ayrı varlık olup olmadığı tartışması şimdilik bir yana, ama bu konuda tarihte iz bırakmış, düşünsel tefekkürümüzde bizlere ilham olabilecek çok sağlam söylemler var. Tevrat’ta Musa’nın dilinde şöyle ifade edilir: “Ehye Aşer Ehye” (Ben olan Ben). Descartes’ta: “Cogito ergo sum” (Düşünüyorum-Varım). Anadolu ozanlarının dilinde ise “Hakk insanda insan Hakk’ta” olarak ifade edilir.

İnsan, olup bitenleri anlama merakının önüne geçemiyor. Anlamak bir arayıştır; bir yetinmezlik, kendini hep aşma itkisi, deyim yerindeyse insanın “kendi kendini alt etme” (Nietzsche) girişimidir. Anlamak; akletmek, başkalarına açık edebilmek, başkalarının da benzer çabalarla aynı akletme deneyimlerini yaşayabileceklerinin olanağını göstermektir. Önüne geçilmez merakla başlayan süreç, anlama serüveni ile devam eder ve “bulmayla” kendini tamamlar.

Eğer bir yolculuk varsa bir yön, bir amaç ve bir yöntem var demektir. Bunlar arasında bir bağ-bütünlük yoksa kendileri de var olamazlar; amaç yoksa yön, yön yoksa yol, yol yoksa yöntem de olamaz. Bunları birliğe getiren ise niyettir. Niyet merkezdir, belirleyendir, tüm öğeleri oluşturandır. Niyet somutlanmış; amacı ve gerçekleşme yolları belirlenmiş ilkelerdir.

* * *

Var olan Bir’dir, Bir olduğu için ise Bütündür. İnsan dışında her şey kendi varlığı ile Birliği ve Bütünlüğü içinde huzurlu ve “mutludur”, onlar kendiliğinden böyledirler. Ancak insanın durumu farklı, çünkü o bir “yok varlıktır.”  Bedensel ve akli donanımları ile “var”, ama bunların yetkinleştirilip yaratıma geçirilmesi gerektiği anlamında “yok”tur. Başka bir ifade ile insan bu yetilerini harekete geçirerek kendi kendini yaratır, kendi kendini var eder. Burası onun tanrısallığının ikinci yanını oluşturur.

Türkçe’ye Arapça’dan geçmiş olan “Vücud” ve “Vicdan” kavramları var. Her ikisi de “v-c-d” kökünden türetilmiş. “Vücud” varlık anlamında kullanılıyor, “Vicdan” ise bulmak anlamında. Vicdanı olanın vücudu vardır. Vicdan ise verili değil, bireyin kendi emeği ve arayışı ile yarattıkları, farkındalığına vardığı, gerçekliğinden emin olduğu idrakleridir. Öz varlığının güçlerini, yetilerinin ne olduğunu fark etmesi ve kendini bunun üzerinden kurması onun kendini kendinde bulmasıdır. Burada önemli bir ayrıma dikkat çekmek gerekiyor. Hırsların, açgözlülüklerin, özlemlerin doyurulması değil; geleneklerin, kültürden yüklendiklerimizin uygulanması da değil. Çünkü bunlar yaşam sürecimiz içinde içgüdülerimiz, toplumsal deneyimlerimiz ve egodan kaynaklanan dürtülerden türeyen yapay güçlerdir. Yapaydan kastedilen, bunların geçici oldukları, istenirse niteliklerinin değiştirilebileceğidir. Dikkat edilirse bu dürtülerin ortak bir özelliği vardır; hep başkalarıyla karşıtlıkla yüklüdür, başkaları ile yarış yoluyla gerçekleştirilecek heveslerdir, başkalarının ne diyeceği ölçü alınarak yürünen yollardır. Ve bu yolun insana içsel huzur verdiği, kendi içsel evinde sükûn bulduğu görülmemiştir. Elbette geçici doyumlar yaşanabilir, ama insanın hep kendinden razı, hayattan razı olduğu dinginliği vermesi mümkün değildir.

* * *

İnsan canlılar içinde en aciz varlıktır, ama onun acizliğinin nedenleri aynı zamanda en hükümran olmasını da sağlıyor. Sıkıntı, yalnızlık, mutsuzluk, gelecek korkusu gibi daha pek çok hali sadece biz insanlar yaşarız. Çünkü iç dünyamız her birisi kendine özgü gücü ve talepleri olan birden fazla enerji odakları barındırıyor.

İçgüdülerimiz, duygularımız, aklımız ve hepsine aşkın ruhsal (psikolojik anlamda değil) dünyamız var. Aslında bunun tümü bir tek enerjinin (buna ister yaşam enerjisi, ister varlık enerjisi, ister cinsel enerji diyelim fark etmez) gerçekleşme biçimleridir. Her birisinin taşıyıcı organı ve yönelimleri farklı olduğu için birbirleriyle kolayca uyumsuzluğa düşebilirler. Bu uyumsuzluğun derecesi mutlu olma halimizin derecesinde kendini gösterir. Bu tek enerji en altta bedensel arzular olarak kendini gösterir. Yukarı çıktıkça duygusal ve akli yoğunluk artar. İnsanlaşma aslında bu yönde yükselme anlamına gelir.

Enerjiyi yok etmek mümkün olmuyor, bastırmak da mümkün değil. Bastırdığımızı zannederiz, aslında o yalnızca yer değiştirmiş olur. İçimizdeki bu akışkan-yaratıcı-yıkıcı gücü yok edemeyiz, ama yönlendirebiliriz. Fakat bu öylesine sıkı bir çaba gerektirir ki, birey ancak sık sık kendi üzerine dönebilirse, dahası “terk etmeyi” göze alabilirse söz konusu yükselişe geçebilir. Sevgili Osho’nun bir sözü bu konuda benim için önemli bir uyarı oldu: “Kendinize sık sık suçüstü yapın.” Çünkü her etkinliğimize kendimizi abartan, ayrıksı birisi olduğumuzu söyleyen bir duygu kendiliğinden eşlik eder.

Kendimizce önemli bulduğumuz bir şey kotarırız ya da bir yeteneğimizi sergileriz, bunun hemen yanı başında içimizdeki şeytan (ego) başını kaldırır: “sen farklısın”, “özelsin”, “ayrıcalıksın”, der. İnsan kendini böylece adım adım koşullar. Ve bu koşullanmalar insana bir “kişilik” kazandırır. Giderek bu kişilik bizim toplumsal maskemiz haline gelir. Topluma kendimizi sunuş biçimimiz, onaylanma çağrımız, korunma kalkanımız olur. Kişilik; toplumsal ilişkilerimizde hem bir maske, hem bir kanıtlama silahı, hem korunma zırhı olarak kullanılır. Bundan dolayı koşullanmalarımızı kolay terk edemeyiz, kişiliğimize yönelik eleştiriler varlığımıza yönelik bir tehlike gibi algılanır.

* * *

Tasavvuf söyleminde 8 sübuti sıfattan söz edilir. Bunlar için de iradeye belirleyici bir güç yüklenir. Çünkü tüm verili güçlerin ilişkilendirilmesi, birliğe getirilmesi, belirli bir amaca doğru hareketlendirilmesi bir iradeyi gerektirir. Yaşam kendini her zaman bir oluş (güç istemi) merkezinde biçimlendirir. Eğer yaşam kendiliğindenliğe bırakılırsa kaçınılmaz olarak tüm enerji aşağıya-doğasal olana, cinsellik merkezine doğru kayar (Cinsellik, bedenin yaşatılması ve korunması için gereken enerji anlamında). Bu dünya aşağı, parçalı ve çok yönlüdür. Çünkü arzular buradan beslenir ve arzular hep tekrar ister, bildik şeyi tekrar tekrar ister, sık sık yön değiştirir. Bundan dolayı gasp edici, saldırgan ve tüketici, yok edici eğilime sahiptir. Bu bir bilinç biçimi, başka bir ifadeyle bir Benlik halidir. Tasavvuf söyleminde Nefs-i Emmare denen ego durumu, Hegel’de “duyusal bilinç” olarak anlatılan bilinç durumudur. Özü; arzuların egemenliği altına girmiş akıldır.

“Benlik çürümesi”, “kişiliksizlik”, “basitlik” diye nitelediğimiz tüm insani yargılar bireyin bu düzeyine yönelik belirlemelerdir. Bedensel uyaranlar doğal olarak ve kendiliğinden aklımıza baskı yapar. Toplumsal yaşam, günlük ilişkiler bizi kışkırtır, gerilime sürükler, rekabete zorlar. İnsan bu noktalarda kendini kolay toparlayamaz. Fakat bu konuda kimse için bir şey yapamaz; ancak uyarabilir, çağrıda bulunabilir, gerisi kişinin kendisine kalmıştır.

Çürümek mutsuzluk getirir. Değersizlik çürümenin tarlasıdır. Kendi benliğinin uyaranlarını, arzularını her insan kendi içinde duyumsar. Eğer kendi dünyasına karşı tarafsız bir tanık gibi bakabilirse kendine olan yabancılığı ile kendi aslına olan yakınlığını fark edebilir. Gerisi onun iradesine, edindiği ilkelere, vicdanının sesine ne derece kulak verdiğine, değerlerine sadakatine bağlıdır.

Duyular dünyası varlığımızın temeli, ama en aşağısıdır da. Burada değer, erdem, mutluluk yoktur. Sadece doğamızdan gelen arzular vardır. Duyuüstü dünyamız aynı kökten hareketle yine kendi içimizden yükselir. Düşüş kendiliğinden olur ama yükseliş emekle ve iradi kararlılıkla. Eğer cehennem ve cennet mitolojisini gerçek kılmak istiyorsak varlığımızın bu iki kutbunun gücünü kullanmak bize somut yaşam deneyimleri sunar.

Çürümeden var olmak; vicdanın yargıçlığı, ilkenin yönlendirmesi, değerlerin uygulanmasıyla….