Bir Modernleşme Hareketi Olarak Köy Enstitüleri

Ütopya - 2018

* Bu yazı Reyhan Gürtuna’nın“Küresel Siyaset ve Uluslararası İlişkiler Bölümü / Master tezi” özetidir.

Dünyanın birçok ülkesinde ve Türkiye’de eğitim, önemine oldukça vurgu yapılan ve tartışma konusu olan bir alandır. Eğitimde sistem arayışının bir türlü çözümlenemediği ve tartışmaların giderek alevlendiği Türkiye’de bu arayışlar hâlâ devam etmektedir. Toplum hayatında hukuktan ekonomiye, bürokrasiden iş dünyasına, bilimden sanata kadar, her alanı derinden ve doğrudan etkileyen bir kurum olması hasebiyle eğitimin bu denli önemsenmesi ve tartışılması doğaldır. Cumhuriyet Türkiye’sinin eğitim serüveninde, kısa süreli bir uygulamaya rağmen, derin iz bırakan ve en çok tartışılan kurum olan Köy Enstitüleri’nin, bu süreçte yeniden değerlendirilmesi ve gündeme getirilmesinin, bu arayış ortamına bir katkı sağlayacağı ümit edilmektedir.

Bu çalışmada, Köy Enstitüleri’nin toplumsal dönüşüm ve modernleşmedeki rolü, yeni Cumhuriyet değerlerinin ve devrimlerinin kitlelere intikalinde gerekli fonksiyonların yerine getirilmesindeki işlevleri ortaya konmak istenmiştir. Bunun yanında yerel önderlerin oluşturulmasıyla, özellikle halkın büyük çoğunluğunu teşkil eden köylülerin toplum hayatına ve ekonomik yapıya dâhil edilmeleri, üretimin artırılması ve verimliliğin geliştirilmesi gibi konular da ele alınmıştır. Kendi toplumunu ve dokusunu iyi bilen köy çocuklarının eğitilmesi ve birer yerel önder olarak yetiştirilmesi gayreti açıklanmıştır. Köylerde yaşanan sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel gelişmeler ile bir bilinç değişimi ve dönüşümü konuları da önemle ifade edilmeye çalışılmıştır. Köy Enstitüleri’nin teknik bir konu olmaktan çıkarılıp siyasi bir tartışmanın malzemesi haline getirilmesiyle nasıl işlevsizleştirildiği ve zaman içinde tasfiye edilişi üzerinde durulmuştur.

Anahtar Kelimeler: Köy Enstitüleri, Türkiye Cumhuriyeti, Toplumsal Dönüşüm, Eğitim.

GİRİŞ

Türkiye’de siyasi ve toplumsal dönüşümün başlangıcı, Cumhuriyet öncesi döneme kadar uzanmaktadır. Tanzimat, Islahat Fermanları ve Meşrutiyet ile 19.yy’da başlayan yenilikçi gelişmeler Cumhuriyet kurulduktan sonra da hızlanarak devam ettirilmiştir. Pek çok alanda gerçekleştirilen inkılâpların, toplumun her kademesine yayılması ve bu değerler üzerinden gelişme sağlanması için eğitim önemli bir unsur olmuştur. Toplumun büyük bir çoğunluğunu oluşturan kırsal kesimde yaşayan halkın, toplumsal değerler, sağlık, kültür ve en önemlisi eğitim alanındaki gelişmelere erişiminin sağlanması için de bir yol arayışına gidilmiştir.

Cumhuriyet’in kurulmasının ardından Türkiye’de kırsal gelişme ve modernleşme, devlet eliyle yürütülen bir proje olan Köy Enstitüleri’nin kurulması ile sağlanmıştır. Yerinde eğitim modelinin öne çıkarıldığı bir dönüşüm girişimi olan Köy Enstitüleri Türk toplumunda önemli bir toplumsal değişim unsuru olmuştur. (Yılmaz 2015 ss. 309-318).

Bu çalışmada Türkiye’de Köy Enstitüleri’nin Siyasi ve Toplumsal Dönüşüme etkileri incelenecektir. Köy Enstitüleri’nin, Cumhuriyet sonrasında Türkiye toplumunun dönüşümü ve gelişmesine katkılarının neler olduğu sorusuna cevap aranacaktır. Köy Enstitüleri’nin açılmasına doğru giden süreç incelenip, Türkiye’nin siyasi ve toplumsal yapısına etkileri ele alınacaktır. Köy Enstitüleri kurulmasındaki gerekçeler ve eğitmen profilleri, köylerdeki dönüşüm dinamikleri, Köy Enstitüleri’nin kurulmasında öncü rolü oynayan İsmail Hakkı Tonguç’un kendi eserinden faydalanılarak da aktarılacaktır. Köy Enstitüleri’nin faaliyet gösterdiği süre boyunca toplumda yarattığı eğitimin, sosyal, kültürel, siyasi ve ekonomik etkileri üzerinde durulacaktır. Enstitülerin kurulduğu yer seçimleri, eğitmen profilinin belirlenmesi, enstitülerde gerçekleştirilen faaliyetler ve bunların toplumsal değerleri ele alınacaktır.

Köy Enstitüleri’nin kapanmasına sebebiyet veren siyasi ve toplumsal etkenlere yer verilecektir. Değerlendirme ve sonuç bölümünde ise Köy Enstitüleri’nin ardında bıraktığı miras ve günümüz modern Türkiye’sinde benzer bir dönüşüm ihtiyacı olup olmadığı, Enstitüleri’n yeniden canlanmasının mümkün olup olamayacağı değerlendirilecektir.

1. Toplumsal Değişim ve Eğitim

Cumhuriyetin İlk Yıllarında Eğitim ve Toplum Yapısı:

1908-1918 arası Osmanlı İmparatorluğu çok büyük badireler yaşamıştır. Balkan savaşı ve arakasından yürütülen I. Dünya savaşı siyasi, ekonomik ve insan nitelikleri bakımından büyük tahribata yol açmıştır. Daha sonra yürütülen Milli Mücadele, Kurtuluş Savaşı neredeyse son toplumsal enerjinin kullanılmasıyla kazanılmıştır. Geride fiziki ve ruhsal travmalar yaşayan ve eğitimli nüfusun çoğunu bu süreçte kaybetmiş, sosyo-kültürel ve ekonomik düzeyi çok düşük bir toplum kalmıştır. Böyle bir toplum yapısının üzerine, bin yıllık süregelen siyasi, hukuki, toplumsal sistemi ve değerleri ortadan kaldırıp Cumhuriyet’le birlikte yeni bir devrim süreci başlatılmıştır. Bu sebeple yeni rejimin entelektüel kadroları ve toplumsal dayanakları zayıf ve yetersizdir. Köklü bir rejim değişikliğini gerçekleştirmekte olan Türkiye Cumhuriyeti, yönünü Batı’ya çevirmiş olduğundan, değişim süreci de batı değerlerine yönelik olacaktır. 1923-1945 yılları arasında Türkiye’de hemen hemen her alanda reformlar yapılmıştır. Bu devrimlerdeki başarının, eğitim üzerinden sağlanmasının önemi vurgulanmış ve sıkı bir örgütlenmeye gidilmiştir. Resmi ideoloji yeni bir toplum düzeni oluşturmak istemekte ve yeni ulusal bilincin muhatabı olan köylüler üzerinde hassasiyetle durmaktadır. Bu hassasiyetin temelinde yatan gerçek, köylü nüfusunun, ülke nüfusunun yüzde seksenini oluşturmasıdır. Modernleşme çabalarında köylünün, rejimin temel sosyal dayanağı olarak görülmesi, bu kitlenin merkeze bağlanmasını gerekli kılmıştır. Halkın önemli bir ekseriyetini teşkil eden köylünün, kendine yüklenen bu misyonu daha iyi anlayabilmesi, benimsemesi ve ortaya konan değişime destek vermesi için eğitimin şart olduğu yaklaşımı ile hareket edilmiştir.

Osmanlı devlet sistemi eyalet yapılanması ile âdem-i merkeziyetçi bir görünüm sergilese de, esasında güçlü devlet yapısı ile merkeziyetçi bir yönetim anlayışına sahipti. Bunun sonucu olarak eğitim sisteminin de merkezi bir karakterde olması doğal bir durumdur. Tanzimat’la birlikte reform dalgaları oluşsa da özünde eğitim sisteminin bu karakteri değişmemiştir. Ancak yine de sistemde üçlü bir yapının varlığından söz edebiliriz. Bu üçlü yapının birincisi, dini yönü ağırlıklı medreseler ve onların alt yapılarını oluşturan mahalle mektepleri, ikincisi klasik eğitimi benimseyen okullar, rüştiyeler, idadiler ve öğretmen mektepleri, üçüncüsü ise azınlık okulları ve yabancı menşeli okullardı. Bu sistem içinde yer alan okulların büyük ekseriyetle hedef kitlesi şehir nüfusu veya şehirde yaşayan çocuklardı. Yeni dönemin başladığını ve köklü değişiklikleri ifade eden Cumhuriyet kurulduğunda, böyle bir yapıyı ve sistemi devralmıştı. Üniter bir yapılanmayı ve merkezi bir sistemi amaçlayan Cumhuriyet’in eğitimin önemini göz ardı etmesi söz konusu değildir. Eğitimin önemi toplumların şekillenmesinde her zaman ön planda olmuştur. Bununla beraber merkezi devlet yapılanmasında bu önem daha da artmış, bir yandan resmi ideolojiler eğitimin içeriğini ve karakterini biçimlendirirken, diğer yandan da eğitimde insan tipini ve düşünceleri şekillendirmiştir. Cumhuriyet’in ilanından itibaren gelişen yeni dönemde milli bir kimlik oluşturmak, geniş kitleleri sistemle buluşturmak maksadıyla eğitim alanında da büyük değişiklikler gerçekleştirilmiştir. Bu değişikliklerle beraber “ümmet formu” terk edilerek millet formuna geçiş amaçlanmış ve eğitim sistemi ulusal bir karaktere dönüşmüştür. Bu anlayış içerisinde eğitim kurumları bilgi aktarmanın yanında yeni değerlerin, kuralların ve yaklaşımların oluşturulmasında önemli etken olarak görülmüştür (Berkes 2010 s.553).

1920’li ve 1930’lu yıllar eğitim alanındaki bu çabaların ve arayışların yoğunlaştığı dönemlerdir. Ancak yapılan çalışmalar yeterli görülmemiş, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda yeni ufuklara yelken açacak, geniş kitlelere ulaşacak bir seferberlik öngörülerek bunun hazırlıklarına girişilmiştir. 1940’lara yaklaşırken dünyanın büyük kısmı çok amansız ve tahripkar bir savaşa girişirken, genç Cumhuriyet yöneticileri ve liderleri de, Türkiye’yi aydınlık bir geleceğe taşıyacak eğitim hamleleri düşünmekte olup, bunları hayata geçirmeyi arzulamakta idiler. Bu nedenle ilköğretim sistemi eğitimin can damarı ve başlangıç noktası olarak görülmüştür. Bu çerçevede Köy Enstitüleri’nin kuruluş hedeflerinin belirlenmesinde bu yaklaşım ön planda olmuştur. Bir yanda köy çocuklarının eğitimi amaçlanırken, diğer yandan yetiştirilecek yeni nesil ile köylerin canlandırılması, sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik ve politik değişimlerin gerçekleştirilmesi de hedeflenmiştir. Sayıları 40.000 civarında olan ve merkezden kopuk yaşayan köy yerleşimlerindeki insanların hem eğitimi hem de günlük hayatta karşılaştıkları sorunların çözülmesi, yeni kalkınma ve üretim hamlelerinin başlatılması da, Köy Enstitüleri’nin temel hedefleri arasına konmuştur.

Eğitim, köklü değişiklerin yapılması istenilen ülkelerde, bu yenilikleri benimseyip uygulayabilecek insanların yetişmesinde, güçlü bir sosyal, kültürel ve politik değişim aracıdır. Genel anlamda eğitim kurumları, bir toplumun ulusal kimliğini kazanmasında sadece bilgi edinme değil, o toplumun değerlerinin oluşmasında, günlük yaşamındaki alışkanlıklarını edinmesinde de yardımcı bir etkendir. Kısacası eğitim güçlü bir değişim aracıdır (Bahadır 1994 ss.142-143).

Büyük ölçüde zaruret içinde bulunan fakir bir toplumda ekonomik üretimin geliştirilebilmesi için vasıflı insanlara ihtiyaç vardır. Ayrıca değer ve zenginlik üretebilmek için bilgiye dayalı bir ekonomik üretim modelinin geliştirilmesi gerekmektedir. Ülkenin geniş coğrafyasında verimsiz alanların üretime elverişli hale getirilmesi gerekirken, verimli topraklarda da yüksek değerde üretim yapılabilmesi beklentiler arasındadır. Eğitim ve ekonominin içi içe geçen, fakat çok açık görünmeyen bu yüzü Köy Enstitüleri kurumlarının çalışma yöntemlerinden dolayı çok net gözlemlenmiştir. Bilinen bir gerçektir ki, eğitim seviyesinde elde edilen artış aynı şekilde ekonomik gelişmeye de yansımaktadır.

Bu bağlamda, Köy Enstitüleri toplumsal bir olgu ve değişim hareketi olarak ele alınmaktadır. Bu eğitim metodunun siyasal, kültürel, ekonomik ve toplumsal dönüşüm etkileri, Köy Enstitüleri’nin başarılı olup olmamasında ve ülke gelişiminde ciddi rol oynamıştır. Eğitimci Prof. J. Dewey, 1924’te Türkiye’ye gelerek öğretmen yetiştirilmesi hakkında bir rapor sunmuştur. Bu raporda, yalnız siyasal, kültürel ve ekonomik gelişmede öncü olacak eğitmenlerin yetiştirilmesinin yeterli olmayacağını belirterek, tüm halkın da bu çalışmalara katılması gerektiğine vurgu yapmıştır. Buna paralel olarak, okulların toplumsal hayatın merkezi olması gereğini açıklayan Dewey, köylerin ihtiyacı düşünülmeden kurulan eğitim sisteminin kuramsal ve skolastik bir nitelik kazanacağını ileri sürmüştür. 1927’de köy okulları için birtakım yenilikler taşıyan ayrı bir öğretim programı hazırlanmıştır. 1933’te kurulan “Köy İşleri Komisyonu” köyler için yeni bir öğretmen tipinin yaratılmasını öneriyordu. Bu öğretmenin, köyün inanışlarında, toplum işlerinde, ekonomik ve özdeksel sorunlarında etkili olması gerektiği, sözü edilen komisyonca belirtiliyordu. Köy öğretmeninin köyde kalması, köylü gibi çalışması, onlarla “mukadderat birliği” yapması, köyde ev kurup oturması, aile kurması, sürekli olarak kendini yetiştirmesi gerekliydi. Çünkü Tonguç’un sözleri ile “Köy meselesi, köyde eğitim problemleri de içinde olmak üzere, köyün ‘mihanikî bir surette’ kalkınması değil, manalı ve şuurlu bir şekilde içten canlandırılmasıdır.” (Tonguç 1949 ss.530-531).

Tonguç’a (1949) göre, “Köylü insanı öylesine canlandırılmalı ve şuurlandırılmalı ki onu, hiçbir kuvvet, yalnız kendi hesabına ve insafsızca istismar edemesin, köyün sakinlerine köle ve uşak muamelesi yapmasın. Köylüler şuursuz ve bedava çalışan birer iş hayvanı haline gelmesinler. Onlar da her vatandaş gibi her zaman haklarını korumasını bilsin.” Köy her şeyin temeli olmalıydı. Köyden güç almayan, köylünün katılmadığı işler başarılamazdı. “Güvenilecek tek kuvvet köyden yeni yetişen nesillerdi.” Tonguç köyde yapılması gerekenleri şöyle sıralıyordu:

Köylünün günlük ihtiyaçlarına cevap verebilecek konut ve iş araçlarının sağlanması,

Uygulanmak istenen formun köyün yapısına uygun hale getirilmesi (hukuk, ekonomi gibi),

Yeni rejimin ilkeleri ve ulusal değerlerinin köylü ile buluşturulması ve kabullenilmesinin sağlanması,

Köylünün bu yeni ve çok farklı bir sisteme geçiş yaparken, bu dönüşümün bir parçası haline gelmesini ve sahiplenmesini sağlamak. Aynı zamanda hem üreten hem de tüketen bir köylü kitlesini desteklemek ve ümitsiz ve güvensiz bir kitleye moral ve ümit aşılayarak hayata sarılmalarına yardımcı olmak.      

Bunları gerçekleştirebilmek için yeni bir ruh ve bilinç yaratmak gerekiyordu. Başarılı olabilmek için, “gerçek köyün renklerinin bambaşka olduğunu” bilmek gerekir. “…Reel köyün renkleri başkadır. Bu renkleri, köyü uzaktan dürbünle seyreder gibi bakarak görmemize imkân yoktur. Çok ciddi bir çaba ve gayret göstermedikçe, ülkede var olan kırk bin köyün içinde yaşadıkları zorlukları anlamak mümkün değildir. Eğer köy ve köylüyü kalkındırmak istiyorsak, onların nasıl yaşadığına, hangi sıkıntılara maruz kaldığına yakından şahit olmak, hatta içlerinde yaşayarak ve empati kurarak anlamak mümkündür. Bunun için ter dökecek olan kahraman teknisyenlere ihtiyaç vardır, nazariyeci ulema taslaklarına değil. Bunlar, bataklığı kurutmayı, sıtmalıya kinin vermeyi, pulluğun kullanılması gibi becerileri bilen, uygulayan ve köylüye uzman kişiler olacaklardır. Bunları yetiştirmek gerekir.” (Tonguç 1949 ss.532-645)

2. Köy Enstitüleri’nin Kuruluşu

Bin yıldır oturmuş ve kemikleşmiş değerlere sahip bir toplumu değiştirerek yeni bir siyasal, toplumsal, kültürel ve ekonomik değer yapılarıyla buluşturmak elbette çok kolay değildir. Sistemin ve toplumun köklü bir modernleşme sürecine sokulması, Cumhuriyet’le taçlandırılması köklü hamleler olmakla birlikte, uzun soluklu olabilmesi için, temel ilkelerin geniş kitlelere benimsetilmesi gerekiyordu. Yeni rejimin kurulması gibi, benimsetilmesi konusunda da yeni model arayışı zarureti zamanla ortaya çıkmıştır.

Diğer tarafta üretimin ve üretimde verimliliğin arttırılması ile ekonomik kalkınmada yeni dinamiklerin oluşturulması ve zenginleşmenin sağlanması, istihdamın arttırılması da yönetimin ana konularından birisidir. Üretimin örgütlenmesi, geniş kitlelerin ekonomiye kazandırılması da büyük önem ifade etmektedir.

Ülkenin yeniden inşası ve gelişmenin sağlanması için yeni bir modele ihtiyaç duyulduğu kadar, yeni bir toplumsal iskelete de ihtiyaç olduğu aşikârdır. Toplumla uyumlu, insanlarla iç içe yaşayabilecek, eğitimli ve nitelikli kadrolara ihtiyaç vardır. Bu nitelikte insanlar ve toplum önderleriyle iyi sonuçlar alınacağına inanılmaktadır.

Türkiye’nin yeniden inşası içinde temel kavram kuşkusuz dönüşümdür. Ülkemiz geç Osmanlı döneminden başlayıp 1923’te ulus-devlet temelli bir modelle devam eden ve günümüze kadar uzanan dinamik, süreklilik ve kırılma noktalarını birlikte içeren, karmaşık dönüşümlerden geçmektedir (Keyman 2013 s.3). Modern bir toplum ve ülke mekânının inşasını amaçlayan bu süreç, içinde barındırdığı karşıtlıklar nedeniyle gerilim, bocalama, çelişki ve belirsizliklerin de yaşandığı bir dönemdir. Bu bakımdan Cumhuriyet tarihi dediğimiz süreç, aslında bir modernleşme tarihidir. Ancak bu tarihin devletin kontrolünde ve himayesinde yazılması ve halkın yer almadığı bir elit projesi olarak gelişmesi asıl eleştiri konusunu oluşturmaktadır (Köker 1991; Göle 2002, 66; 274 Aktar 2002; Ahıska 2003 358; Mardin 2004; Bozdoğan 2005 122; Keyder 2005 31).

Okuma yazma seferberliğinin etkisi 1929 yılında azalmaya yüz tutmuş ve halkevlerinin de etkisi belli sınırlarda kalınca, eğitimin büyük kitlelere taşınma ihtiyacı giderek artmıştır. 1935 yılındaki verilere bakıldığında, ülke nüfusunun oldukça yüksek bir oranını ilköğretim çağındaki köy çocukları oluşturmakta ve bu çocuklar eğitimden mahrum yaşamaktadır. Nüfusunun çoğunluğunun köylerde yaşadığı bir ülkede mektep sayısının özellikle köylerde yok denecek kadar az olması, ihtiyacın ne derece fazla olduğunu ortaya koymaktadır. Üstelik bu köylerdeki okullara zorluklarla getirilen öğretmenler de bu koşullardan hoşnut olmayıp verimliliklerini kaybetmektedir ve köylerden ayrılma eğilimindedir. Kurtuluş Savaşı’nın izlerini üzerinden atamamış, fakirlik ve bulaşıcı hastalıklar ile mücadele etmek zorunda olan bir köylü kitlesinden, bu kısa zaman içerisinde demokrasiyi içselleştirmeleri beklenmemelidir. Köy insanının öncelikleri o günün şartları içinde farklı şeyler iken eğitimin öne çıkması, köy insanı için lüks bir durumdur. Daha da önemlisi, 1930-1940’lı yıllarda köye hizmet götürmek için, hem ulaşım hem de köylü ile doğru bir iletişim kurma anlamında sağlıklı bir zemin yoktur. Tüm bu olumsuzluklar içinde köylünün ihtiyaçlar sıralamasını iyi bilecek ve onun dilinden anlayacak, beklentilerine iyi bir iletişim içinde cevap verebilecek yeni bir aydın modeline ihtiyaç vardır. Bu modelin ancak köylünün içinden çıkma ihtimali vardır ve bu durum Köy Enstitüleri’nin çok önemli bir püf noktasıdır. Bu püf noktasını, zamanın eğitimcisi olan ve kendi tecrübelerinden de yola çıkarak çok iyi tespitler yapabilen Tonguç, bu enstitülerin hem felsefesini hem de projesini oluşturmuştur. Zamanın Milli Eğitim Bakanları olan Saffet Arıkan Bedük ve Hasan Ali Yücel de Tonguç’un bu girişimlerine destek olmuş ve önünü açmışlardır (Tonguç 1947 s.212).

1940’da altı yaşın üzerindeki nüfusun yüzde 78’i okur-yazar değildir. Köylerde bu oran yüzde 90’dır. Ayrıca bu köyler her türlü sağlık ve temizlik imkânlarından mahrum, gelişmeye kapalı bir iklim içindedir. Bu yaygın bilgisizlikle mücadele etmek, bunu yaparken köylerin yapısına uygun düzeltmeler gerçekleştirebilmek için bu göreve uygun öğretmen yetiştirmek gerekir. Kitabi bilgiler vermekten öteye geçemeyen öğretmenler yerine köy kökenli, köye yararlı olabilecek elinde kazma, kürek, çapa, bağ makası, keser bulunan öğretmenlere ihtiyaç vardır. Köy okullarında amaç entelektüeller yetiştirmek değil, köylü gençleri köyün kalkınmasının öncüleri yapmaktır. Bu amaçla Köy Enstitüleri kurulmuştur (Dündar 2002 ss.20-21).

İ.H. Tonguç, köylerdeki sorunları yerinde araştırarak bugüne kadar yapılanları değerlendirmiş ve geçmişteki tecrübelerinden de istifade ederek yeni bir plan ve program hazırlamıştır. Bu taslağa göre, 1954 yılına kadar tüm köylere öğretmen, koruyucu, tarım teknisyeni ve sağlık hizmeti götürülmüş olacaktır. Bu tasarlanan planın pratikte uygulanması pek de kolay olmamıştır. Klasik eğitimciler bu eğitim modeline karşı çıkmışlardır. Ayrıca köyde bu okullara talep oluşabilecek bir zemin olmadığından öğrenci bulma zorluğu karşılarına çıkmıştır. Tonguç, bu sorunlara adım adım çözüm bularak ilerlemeye çalışmıştır. İlk önce köydeki okur-yazar genç köylülerden seçip dört aylık bir eğitime tâbi tutup, geçici eğitmenler yetiştirmiştir. Ankara’nın köylerinde eğitim veren bu öğretmenlerden çok iyi sonuçlar alınınca, bu metot ülkenin birçok bölgesinde uygulanmaya başlamıştır. Yine bu eğitmenler, açılması planlanan köy enstitülerinin binalarını da inşa etmişlerdir. Bu metot ile kendi köylerine giden öğretmenler, köydeki çocukları üç yıl eğittikten sonra, yeni öğrencileri eğitmeye devam ederek, bu çalışmaları köyün ve köylünün her alanındaki ihtiyaçlarına cevap verir seviyeye ulaştırmayı misyon edinmişlerdir (Turan 1999 ss.47-48).

Tonguç için, “iş bir eğitim aracı değil amaçtır”, eğitime yönelik temel felsefesi, “iş içinde, iş için iş ile eğitim”dir. Yukarıda ifade edilen bilgiler doğrultusunda Köy Enstitüleri’nin kuruluş amaçlarını şu şekilde özetlemek mümkündür:

İlköğretimi bütün millete yaymak,

Dönemin koşullarında üretimi artırmak için kırsal kesimdeki nüfusu meslek sahibi yapmak ve üretim yaşamını örgütleyerek dönüşümleri gerçekleştirmek,

Okul ve köyün dayanışmasını sağlayarak köy halkını sosyal hayat bakımından dönemin şartlarına göre yetiştirmek,

Enstitülerin özellikle verimsiz topraklar üzerinde kurulmasını sağlayarak bu toprakların verimli hale getirilmesi konusunda köylüye örnek olmak,

Öğrencileri köyden alarak hem eğitim-öğretimin hem de üretimin devamlılığını sağlamak,

Köyde yaşayan halkı siyasal, toplumsal vb. hakları konusunda bilinçlendirmek,

Tüketici okuldan üretici okula geçmek ve ezberci bir öğretimin yerine yaşayan yaşatan bilgiyi koymak,

İlerleyen dönemlerde toprak reformu gerçekleştiğinde üretimi örgütleyecek kadroları yetiştirmek.

Yukarıda ifade edilen amaçlardan da anlaşılacağı gibi dönemin mevcut şartları içerisinde ülkeyi kalkındırmak ve bu kalkınmanın sürekliliğini sağlamak enstitülerin ana temasıdır. Köylü gençler eğitilirken seçkin bir azınlık yetiştirmekten ziyade, içinden seçkin azınlığın kendiliğinden çıkacağı aydın bir çoğunluk yetiştirme hedefi de dikkat çekmektedir (Eyüboğlu 1999 s. 25).

2.1. Köy Enstitülerinin Kuruluşu:

Bir toplumun şekillenmesindeki etkenlerden en önemlisi eğitim ve öğretimdir. Devlet böylesine önemli bir konuda başat rolü oynar. Bir toplumun eğitim düzeyinin bir göstergesi olan okur-yazar oranı, aynı zamanda modern toplumların gelişmişlik ölçüsü olarak da gösterilir. Yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti kadroları, kırsal kesimin büyük çoğunluğunu oluşturan ve okuma-yazma oranının çok düşük olduğu bu bölgelerde; uzmanlaşmış iş gücü ihtiyacını gidermek için, ağırlıklı olarak köy ve köylü üzerinden eğitimi başlatmayı gerekli görmüştür. Bu süreçte, eğitim alanında alınması gereken radikal kararlar, dönemin siyasi ve toplumsal yapısından etkilenmiş olmakla birlikte, önemli başarılara imza atılmıştır. Yurt dışından davet edilen yabancı eğitim uzmanları, yurtdışına eğitim amaçlı gönderilen Türk heyetleri ve eğitimcilerle birlikte Köy Enstitüleri’nin kurulması için büyük bir çaba ortaya konmuştur. Bu yoğun ve özverili çabalar sonucunda dünyada bir emsali görülmemiş eğitim modeli o günün şartlarında büyük bir kitleyi okul kavramı ile buluşturmuştur.

1926 yılında Köy Enstitüleri’nin açılması yönünde ilk adımlar zamanın Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey tarafından atılmıştır. İlk uygulamaların yapıldığı Denizli ve Kayseri’deki köy öğretmen okulları, sonuçlardan memnun kalınmadığı için 1932’de kapatılmıştır (Tekeli 1983 s.665). İkinci adım, eğitmen kurslarının 1936 yılında devreye girmesiyle oluşmuştur. Köyün içinden seçilen gençlerin eğitilmesinin iyi sonuçlar vermesi sonucu, bu kursların hem artırılmasına hem de ülkenin her yerinde açılmasına karar verilmiştir. Bu olumlu gelişmelerde, bakanlık seviyesindeki devlet destekleri, Tonguç’un çalışmaları ve samimi gayretleri önemli etkenler arasındadır (Dündar 2011 ss.20-21). Tonguç, “Köy Enstitüsü” projesini hazırlamış ve kabul görmesini sağlamıştır. İlk deneme okulu İzmir yakınındaki Kızılçullu’da 1937’de kurulmuştur.1939’da bunun gibi üç okul daha kurulmuş ve başarılı sonuçlar alınmıştır (Yiğit 1990 s.71). Üçüncü adım ise, eğitmen kurslarının zamanla köy öğretmen okullarına evrilmesiyle olmuştur. 1937 yılında ilk defa Köy Öğretmen okulları İzmir, Kastamonu ve Kırklareli’nin bazı köylerinde açılmış ve uygulanmıştır. Bu okullar geliştirilerek Köy Enstitülerinin alt yapısı hazırlanmaya başlamış oldu. Son ve asıl önemli olan adım ise, 1940 yılında 3803 sayılı Köy Enstitüleri Yasası’nın çıkmasıyla gerçekleşmiştir (Tekeli 1983 ss.650-672).

2.2. Köy Enstitülerinin Eğitim Anlayışı:

Cumhuriyet’le ortaya çıkan yeni Türkiye’nin ufku ve beklentileri de yüksekti. Bu sebeple eğitime önem verilmekte ve özel bir misyon yüklenmektedir. Eğitimde, sistem arayışları Cumhuriyet’le başlamıştır. Halkevleri ile yeni boyuta taşınmıştır. Ama eksik olan, yetersiz kalan, toplumla bütünleşmeyen bir yanının olduğu gözlemlenmektedir. Bu sebeple yeni modellemelere ihtiyaç duyulmuştur. Köy Enstitüleri anlayışı ve modeli bu ihtiyaç zemininde filizlenmiş ve gelişmiştir.

Geleneksel bağlarından koparılmış aydınlık nesiller yetiştirme hedefindeki Cumhuriyetçi elitlerin sosyal bir mühendislik anlayışıyla yürüttükleri resmi modernleşme programında, dönüştürülmek istenen temel alanlardan biri de eğitimdir. Eğitime, hem geç Osmanlı hem de Cumhuriyet modernleşmesinde yapılmak istenen toplumsal, siyasal ve kültürel değişimler açısından araçsal bir rol yüklenmiştir. Eğitim yoluyla oluşturulacak yeni kültür, modernleşmenin temelini hazırlayacaktır. Burada Osmanlı aydını ile köylü arasındaki eşit olmayan koşullara referansla, “köy davası”, modernleşme idealinde, üzerinde öncelikle durulması gereken bir konu olarak belirginleşmiştir (Özman 2002 ss. 368).

Köylüye bu vasıfları kazandıracak olan köyün canlandırılması projesi, köye uygun insan yetiştirecek bir eğitim hamlesi olmanın ötesinde, vatandaş olarak köylünün toplumsal hayata katılımını olanaklı kılacak bir toplum ve siyaset projesidir. Köy sorunu Tonguç için kültürel bir meseledir. Bu projenin hayata geçirilmesi açısından önem taşıyan konu ise, “yeni bir insan tipi” meydana getirmektir (Özman 2002 s.371). Bu olgu, Tonguç’un eğitim kuramı ve felsefesi bağlamındaki duruşun anlaşılması bakımından önemlidir. Çünkü Tonguç’un çalışmalarının büyük bir bolümü, bu yeni insan tipinin hangi pedagojik yöntemlerle ortaya konacağı sorusu üzerinde kurgulanmıştır. İşte Köy Enstitüleri Hareketi, bu tür modernleşme anlayışının uygulandığı; halkın içinden çıkmış fakat bu kurumlarda eğitilerek bilinçlendirilmiş “köylü aydınlar” olan öğretmenler eliyle, yeniliklerin yine halka benimsetilmesi anlamında bir uygulama olarak belirginleşir. Tonguç’un eğitim kuramında, G. Kerschensteiner ve Pavel Petrovich Blonskiĭ’nin izlerine rastlamak mümkündür. Tonguç’un (1944) ortaya koyduğu Köy Enstitüleri modelinde, “Üretim Okulu” akımının sunulduğu üretim pedagojisi çerçevesinde “iş içinde iş vasıtasıyla iş için” öğretmen yetiştirmeye yönelik bir eğitim yaklaşımı benimsenmektedir. Bu anlayışta ekonomik veya üretici iş eğitimi temel hedeftir. Blonskiĭ’nin Endüstriyel İş Okulu modeliyle gerçekleştirmek istediği sınıf bilincine sahip yeni bir toplum kurgusu, köy hayatına uygun öğretmenler aracılığı ile Türkiye’de gerçekleştirilmek istenmektedir (Kafadar 2002 s.375).

Ayrıca her enstitüye bölge şartlarına göre programlarında değişiklik yapma yetkisi verilir. Öğretmen ve öğrenci arasında eşitlikçi bir ilişki öngörülür; hazır bir ortam yerine yol, altyapı, okul yaparak ve su getirerek kuruluşun öğrenciler tarafından eğitime hazırlanması öngörülür. Köy enstitüleri, modern ulus inşa sürecinin bir parçası olarak kurulmuştur (Güneri 2014 s.4).

3. Türkiye’de Köy Enstitüleri’nin Etki Alanları

3.1. Eğitim Alanındaki Etkileri:

Cumhuriyet döneminde, Türk eğitim tarihinin en çok iz bırakan ve en çok tartışılan eğitim modeli kuşkusuz Köy Enstitüleri olmuştur. Bu eğitim sistemi, sadece öğretim değil, çok farklı işlevlerle donatılması, yeni bir kuşağın hazırlanması ve kısa zamanda sonuç alması yönüyle de eğitim sistemi içerisinde özgün bir model oluşturmaktadır.

Kurtuluş Savaşı sonrasında eğitim alanında durum hiç de iç açıcı değildir. Osmanlı’dan kalan 2.345 adet ilkokul binası ve bu okullarda görevli 3.061 öğretmen bulunmaktadır. 1926 yılına kadar ise ilkokul binası sayısı 4.770’e, öğretmen sayısı ise 9.062’ye yükselmiştir, fakat ilkokul eğitimine henüz çözüm bulunamamıştır. Bilhassa köy ve kırsal kesimlerde ilkokul ve öğretmen ihtiyacı giderilememektedir. 1933- 1934 yıllarında şehir çocuklarının yüzde 75’i ilkokula gidebilirken, köy çocuklarının ancak yüzde 20’si bu olanaklardan yararlanabilmiştir (Menekşe 2005 ss.16-31).

Bu yıllarda, siyasi kadrolar, eğitimi gelişmenin en önemli ayağı gördüğünden, reform hareketlerinin eğitim aracılığıyla tüm ülkenin geneline yayılmasını ve halka benimsetilmesini istemiştir. II. Dünya Savaşı sonrası Türkiye’nin yeniden inşası denildiğinde akla gelen en temel kavram şüphesiz “dönüşüm”dür. Toplumsal değişim ve dönüşümün en sağlam ve sürdürülebilir metodunun oluşturulmasının eğitimin ve bilimin yolundan geçtiği genel bir kabuldür. Bu tür dönüşüm şekli hem zaman hem de ciddi bir emek istediği bilinen bir gerçektir. Köy Enstitüleri, kurulma aşamasında bu işin idealist kanadını oluşturan İsmail Hakkı Tonguç ve arkadaşları ile siyasi kanadın temsilcileri olan DP ve CHP güdümünde geliştirilmeye çalışılmış ve birçok çekişmeye sahne olmuştur. İdealist kanadın amacını Ergin (1977) şu sözlerle açıklamaktadır: “Köy Enstitüleri, ilköğretime hızlı bir giriş yapmak, köylüyü toprağıyla bütünleştirmek, kırsal kesimde şehirlerden uzak olan köylerin bilgi ile donatılmasını sağlamak; köylerdeki toplumsal yapıda eğitmen ve yeni eğitim modeliyle dönüşüm ve gelişim sağlamak amacıyla açılmıştır.

Sınıfta sadece alfabeyi öğreten öğretmenleri değil, her konuda köylüye önderlik edebilecek öğretmenleri yetiştirmeyi amaçlayan Köy Enstitüleri, köy gençlerini iş içinde iş yaparak iş için eğitebilmek üzere kırsal alanda kurulmuşlardı. İlk önceleri çadırlarda eğitim gören öğrenciler koşullar sebebiyle zorlanmışlar, fakat bu zorlukların üstesinden gelmeyi, öğrenmenin yanında ustalar ve öğretmenleriyle birlikte, dersliklerini, yemekhanelerini ve okul binalarını hep birlikte tesis etmişlerdir (Köy Enstitüsü Programları 2004 s.6).

Türkiye’nin çağdaş uygarlığa ulaşma yolundaki çabaları içerisinde, Köy Enstitüleri’nin, en önemli sorunlardan biri olan eğitim sorununun en etkili, en ussal, en ekonomik ve en özgün çözümlemesi olduğu gösterilmiştir. Kısa yaşamı içinde vardığı sonuçlarla Köy Enstitüsü atılımı Türkiye’nin köy eğitimi sorununun her köye bir okul, her okula bir öğretmen gibi dar çerçeveli bir görüşten çok daha geniş bir bakış içinde, çağdaş bir ulus yaratmak amacının yoludur. Köy Enstitüleri’nin temelinde tamamen yeni bir eğitim yaklaşımı vardı ve bu yaklaşım çerçevesinde verilen uğraşların da yeni olması çağdaş bir eğitimin anlamını taşıyordu. Çeşitli güçlükler içinde çalışılmasına rağmen, olumlu başarılar elde edilmesi, yaklaşımın doğru olduğunu ortaya koymuştur. Türkiye, savaş sonrasında yeni bir döneme girerken, bu yaklaşımı yalnızca köy eğitiminin değil, tüm Türk eğitiminin temeli yapmak en etkili yol olurdu (Kirby 2018 ss.506-507). Eğitimi yalnızca bir “okulda okutma” ve “aydınlatma” işinden oluşan bir konu sanan bir görüşe bağlanınca, Köy Enstitüleri’nin eğitim bakımından taşıdığı anlamı görmek hem gereksizleşir, hem de olanaksızlaşır diye ilave eden Kirby, Köy Enstitülerinin o günün ülke şartlarında çok iyi bir model olduğuna ısrarla vurgu yaparak bu eğitim modelinin anlaşılamadığının altını çizer. Köy Enstitüleri’nin kapanmasının ardından, yaklaşık 70 yıllık bir geçmişe rağmen eğitim sistemimiz içinde bir alternatif ortaya konulamamıştır. Akabinde Meslek Liseleri’nin de kapatılmasıyla bu ihtiyaç ve tartışma artarak eğitim camiası içinde ve siyasi arenada süregelmektedir.

3.2. Toplumsal ve Kültürel Alandaki Etkileri:

Eğitim sisteminin ve içeriğinin toplum dinamikleri üzerindeki etkileri yüksektir. Köy Enstitüleri, toplumun her alanında ve her kesiminde hissedilecek yüksek etkiyi oluşturmada başarılı olmuştur. Sanat ve edebiyat alanlarında çok etkili şahsiyetler yetiştirmiştir. Bu kişiler modernleşme, dönüşüm ve aydınlanma sürecinin taşıyıcıları olmuşlardır. Yeni bir bilinci topluma aktarmada etkin rol oynamışlardır. Sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik dönüşümlerde sorumluluk üstlenmişlerdir.

Toplumsal değişmeyi meydana getiren en önemli etkenlerin başında eğitim gelmektedir. Eğitimi, toplumsal değişmeyi sağlamak için ana odağına yerleştiren gelişmekte olan ülkeler, ekonomik ve teknolojik gelişmeyi sağlayan, hürriyet, adalet ve eşitlik ilkelerine dayanan yeni bir toplumsal düzenin yaratıcısı olarak da eğitimi görmekte ve eğitim kurumları üzerine yatırımı milli bir hedef olarak görmektedirler (Eskicumalı 2003 ss.1-2). Değişmekte olan ülkelerde eğitim kurumları, yeniliklere uyum sağlayabilecek bireylerin yetişmesinde sorumludur. Toplumdaki her alanda sosyo-kültürel değişimin aracı olarak görülür. Burada üzerinde durulması gereken mesele; eğitim sisteminin toplum yapısını etkilediği oranda, toplumdan da nasıl etkilendiğidir. Eğitimdeki yapısal değişiklik ve dönüşümler sadece toplumu dönüştürmeye bir araç olmaz, karşılıklı bir etkileşim mevcuttur. Eğitim kurumları fen bilimleri ve sosyal bilgiler gibi temel bilgilerin yanında içinde bulunduğu toplumun kimliğini, tarihini, benimsediği değerleri pekiştirmek ve gelecek nesillere aktarmakla sorumludur. Değişimde bir araç olarak kullanılır. Elbette sadece eğitim bir dönüşüm için yeterli değildir. Ekonomik imkânlar ve gelişmeler de eğitimin gelişmesine katkıda bulunurken, eğitimin iyileştirilmesi ve geliştirilmesi de pozitif ekonomik sonuçları besleyen bir unsurdur (Bahadır 1994 ss.142-143).

Köy Enstitüleri’ne sosyal ve kültürel bir hareket özelliğini veren nitelikleri dört başlık altında değerlendiren Kirby (2018), Türk düşünürlerinin de, bu sorunlara çağdaş uygarlığa geçişin sorunları saydıkları için, Meşrutiyetten beri çözüm aradığını söyler. Bunlar:

Yeni toplumsal değerler: Enstitülerin yeni değerler inşa eden bir toplumu besleyip geliştirmekte olduğu gerçeği ve toplumun dışarıya doğru büyüme ve yayılma gücünü üretebilmesidir. Bunu yaparken eski toplumun değerlerinin gücü karşısında erimeden onu da içine alabilmesidir.

Ulusal kültürün yaratılışı: Son derece önemli bir nokta olan, Köy Enstitüleri’nde her öğrencinin, şu ya da bu dereceye kadar kendini müzikle açıklayabilmesi üzerinde durulmasıdır. Enstitüdeki uzmanlık dallarından biri olan müzik alanında öğrencilere saz gibi yerli enstrümanlarının yanı sıra, mandolin, keman gibi Batı enstrümanlarına da yer verilmiştir. Ayrıca dil, yayın, toplumsal eleştiri, tiyatro, sanat ve yazın alanlarındaki başarılar herkesin görebileceği seviyededir.

Meslekleşme: Enstitüler, öğrencilere toplumun sağlayabileceği tüm mesleksel eğitim olanaklarının hemen tamamını verebilecek durumda idiler. Enstitü hareketinin ana konusu da gerçekte buydu zaten.

Ekonomik yaşama etkisi: Köy enstitülerinin ekonomik amaçlarına tam anlamıyla varmaları için altı yıl gibi bir sürenin yetmeyeceği aşikârdır. Köy Enstitüleri ülkenin eğitim yoluyla ekonomik alanda kalkınmasını sağlayacak bir planlama işi idi. Bu kısa zamanda ileri ülkelere yetişme çabasındaki ülkelerde nüfus, sağlık, bayındırlık, eğitim, ticaret, endüstri ve tarım alanlarında planlamanın temelleri hazırladığını söylemek mümkündür (Kirby 2018, ss.340-378).

Bu bağlamda, Köy Enstitüleri toplum yapısını geliştirecek bir girişim ve dönüşüm hareketi olarak değerlendirilmektedir. Bu eğitim metodunun siyasi, kültürel, ekonomik ve sosyal dönüşüm etkileri, Köy Enstitüleri’nin başarılı olup olmamasında ciddi rol oynamıştır.

4. Köy Enstitüleri’nin Çalışmaları ve Sağladığı Etkiler

Bu hareketin yansız ve bilimsel bir değerlendirilmesi henüz yapılmış değildir. Ortaya atılan olumlu ve olumsuz görüşler, daha çok duygusal ve siyasal planda kalmaktadır. Fakat üzerinde birleşilen bazı genel noktalar da yok değildir. Köy Enstitülerinin sağladıkları faydalar şu şekilde özetlenebilir:

Köy çocukları için fırsat eşitliği sağlanarak, eğitimin yüksek maliyeti düşürülmüştür.

Enstitüler sayesinde ulusal kültür ve folklor inşası mümkün olabilmiştir.

Köyden yetişmiş, köydeki ilişkileri ile beslenen, köyü seven ve köylünün gelişmesini isteyen yeni bir aydın profili gelişmiştir.

Enstitüler, kalkınma merkezleri haline gelerek çevrenin ekonomik ve kültürel dönüşümünün öncü kurumları olmuştur.

Köy Enstitüleri’nden çıkan yazarlar, ozanlar, gerçekçi köy yazınının yaratılmasında başrolü oynamışlardır.

Köylüye öncülük ve liderlik edenlerin kendi içlerinden çıkan eğitimli aydınlar olması sağlanmıştır.

Köyün kalkınması için gerekli yetki ve karar alma mekanizmaları eğitimli ve donanımlı gençlerin öncülüğüne bırakılmıştır.

Enstitülerde gerçekleştirilen etkinlikler ve eğitimlerin kayıtları sayesinde, çevre ve köy merkezli araştırmalar sayesinde kırsal bölgelerle ilgili bilgiler artmıştır. Bu konudaki araştırmalar enstitü merkezlerinden yayılmıştır.

Amaç edinildiği üzere içinde bulunduğu bölgeye örnek olacak ekonomik çalışmalar yine Enstitüler bünyesinde gerçekleştirilmiştir (Arman 1969, Akçakoca 1963 ss.5-7; Geray 1969 ss.10-13; Fındıkoğlu 1966 ss.65-83; Kirby 1962; Soysal 1964 ss.22-24).

5. Köy Enstitüleri’nin Kapanışına Neden Olan Siyasi ve Toplumsal Dinamikler

Köy Enstitülerinin yıpranma ve dolayısıyla kapanma süreçleri, dönemin toplumsal, siyasi ve ekonomik etkenlerinden ayrı değerlendirilemez şüphesiz. Köy Enstitüleri Genç Cumhuriyet döneminin Anadolu Aydınlanma Hareketi’nin eğitim alanındaki en benzersiz ve en tartışmalı uygulamasıdır. Köy Enstitüleri’nin kuruluş amaçlarında ana unsur; aydınlanmanın ve kalkınmanın köyden başlatılmasıdır. Köy Enstitüleri’nin açılmasında ve kapanmasında siyasi çıkarlar ön plandadır. Köy Enstitüleri’ne yönelik eleştirilerin temelinde, tek partili sistemden çok partili siyasal sisteme geçiş ve bu zemine propaganda malzemesi olması dikkat çekmektedir. Siyasi aktörlerin yarattığı bu iklimden etkilenme sonucunda toplumsal dinamikler oluşmuş ve tepkiler siyasi kadroların iradesiyle şekillenmiştir.

5.1. Siyasi Nedenler:

1945’te II. Dünya Savaşı’nın bittiği ve galiplerin dünyayı yeniden şekillendirdiği süreçte Türkiye Batı bloğu ile daha da yakınlaşmıştır. Doğal olarak bu yakınlaşma ve ittifaklar sonucunda uluslararası siyasetin ikliminden daha çok etkilenmeye başlamıştır. 1950’den itibaren Türkiye üzerinde siyasal, ekonomik, askeri konularda olduğu gibi sosyo-kültürel alanda da belirleyici etkiler daha da hissedilir hale gelmiştir. Bu süreçte çok partili siyasi yapının ortaya çıkmasıyla iç politikanın dinamikleri de hızla değişmeye başlamıştır. Ülkeye ufuk çizen, belirli hedeflere ulaştırmaya çalışan yaklaşım ve yönetim anlayışı yerine, daha popülist siyaset üslubu giderek egemen hale gelmiştir.

Kuruluşundan, çalışma şekline ve kapanmasına kadar varan süre ve de daha sonraki dönemde Türk eğitim tarihinde derin izler bırakan Köy Enstitüleri’nin üzerinde uzun tartışmalar yaşanmış, sistem sürekli sorgulanan ve üzerinde durulan bir mesele olmuştur. Bu tartışmalar çoğunlukla siyasi çerçevedeki tercih ve uygulamalar üzerinden yapılmış, verilen eğitimlerin içeriği, sağlanan faydalar, eksiklikler ve geliştirilmesi gereken yönler üzerine derin irdeleme ve çalışmalar bu siyasi tartışmaların gölgesinde kalmıştır (Erkılıç 2013 ss.1-2).

1945 yılında tek parti döneminin ardından çok partili hayata geçiş yaşanmış, bu süreçte muhalif parti olarak ortaya çıkan Demokrat Parti, Köy Enstitüleri üzerinden CHP’ye karşı muhalefet yürütmüştür. Dönemin koşullarına bakıldığında karşıt parti tarafından öne sürülen muhalefet CHP içinden de destek bulmuştur (Turan 1999 s.40). Köy Enstitüleri Demokrat Parti yönetime geçtikten sonra da konu edilmiştir. Önce Halkevleri gibi önemli bir kültür merkezleri ortadan kaldırılmış, daha sonra ulus bilinciyle, köylerde eğitim yuvaları halindeki Köy Enstitüleri’nin nasıl yok edileceğine dair planlar yapılmaya başlanmıştır. Mart 1951’de kurulan İkinci Menderes Hükümeti’nin programında, ilk, orta, yüksek ve teknik okullarda tek bir öğretim sisteminin uygulanacağı ifade edilmiştir. Bu uygulamada temel amaç, enstitülerin kapatılması ve devlet tahakkümünde eğitimin köylerde yerini bulmasıdır (Torun 2006 s.381).

Köy Enstitüleri 1950 yılından sonra kız ve erkek öğrencilerin eğitim gördüğü enstitülerin ayrılması, kentli ve kasabalı öğrencilerin de enstitülere dâhil edilmesiyle kurulduğu andaki niteliğinden zamanla uzaklaştırılmıştır. 1952 yılında İlköğretmen Okulları’yla aynı programa geçmesi neticesinde özelliklerini ve özgünlüklerini tamamen kaybetmişlerdir. Bu durum Köy Enstitüleri’nin kapatılmasına giden süreci hızlandıran olay olmuştur. 1954 yılı Ocak ayında İlköğretmen Okulları ile Köy Enstitüleri’nin birleştirilmesine dair kanun tasarısı meclise getirilmiştir. 1954 tarihinde mecliste kabul edilen 6234 sayılı kanun ile, Köy Enstitüleri ile İlköğretmen Okulları birleştirilmiş ve Enstitüler sıradan öğretmen okulu haline getirilmiştir (Düstur 3. Tertip s.274).

DP’nin iktidara gelmesi ile birlikte eğitim alanında yaptığı girişimlerden en önemlisi ve en çok tartışma konusu olan Köy Enstitüleri’nin kapatılmasıdır. Köy Enstitüleri, DP tarafından muhalif durumda oldukları dönemde de çok fazla eleştiri ve yergiye maruz kalmış, iktidarlıkları döneminde de ilk fırsatta kapatılmıştır.

Bilimsel ve akılcı düşünce yapısı ile donatılmış bireylerin dedikodu ve hurafelerin etkisinden arındırılmış bir toplumun inşasında önemli bir rol üstlenmesi açısından da enstitülerin varlığı önemli bir misyon taşımaktaydı. Enstitülerden beklenen sadece branş öğretmenleri yetiştirmek değil, bu eksikliği gidermekti. Fakat okuryazarlık oranının son derece düşük olduğu bu yıllarda Köy Enstitüleri, ne Meclis’e ne de Anadolu köylüsüne tam anlamıyla anlatılabilmiş, değerlerinin özümsenmesi için yeterli vakit de tanınmamıştır (Güneri 2014 s.4).    

5.2.Toplumsal Nedenler:

Siyasi iktidar çekişmelerinin olduğu 1946’lı yıllarda hükümete muhalif kesimlerin hedefinde yer alan Köy Enstitülerine ideolojik misyon taşıdığı iddiası ile dile getirilen eleştiriler olmuş, toplumda kendine taraftar bulacak sağ eğilimli söylemler de halkın dini duygularını da etkileyecek şekilde karşılık bulabilmiştir. Enstitülerde de bu kuşkuları ve ithamları destekleyecek eylemlerin olduğu gözlemlenmiştir. Nitekim Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nde öğrencilere Komünist Manifesto dağıtılmıştır. Enstitülerin yönetici ve öğretim kadrosu, genelde solcu, Marksist tanınan kişilerle doldurulmuştur. Bu sebeplerden dolayı, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, komünistleri desteklemekle suçlanmıştır. Hümanizm adı altında komünizm propagandası yapıldığı dile getirilmiştir (Turan 1999 s.40).

Enstitüler üzerindeki görüşler toplumdaki her dönüşüm projesine karşı olduğu gibi burada da kendisini yeniliklere direnç gösteren bir duruş ile de kendisini göstermektedir. Toplumun faklı kesimlerinden milliyetçi, muhafazakâr, sosyalist olan çeşitli görüşlerde eleştiriler getirilmiştir. Bunlar genel anlamda aşağıdaki şekilde belirtilebilir:

● Henüz çocuk yaşta öğrencilerin alındığı, bunların işçi gibi ağır işlerde çalıştırıldıkları,

● Köylü – şehirli ayrımcılığı yapıldığı,

● Kız öğrencilere taciz uygulandığı,

● Çocuklar için faydalı olmayan içerikler barındıran yayın unsurlarının enstitülerde okutulduğu ve komünizm sempatizanlığının uygulandığı,

● Gençleri dinden uzaklaştıran bir yönelim ile eğitimler verildiği,

● Öğrencilerin gelenek ve göreneklerine dair kültürlerinin cılız kaldığı şeklindedir.

● Sol görüşteki kesimde ise; Köy Enstitüleri’ni sosyalizme geçiş için verilen çabaları sekteye uğrattığı,

● Köy Enstitüleri’ni, gelişmekte olan burjuvaziye bir nevi nitelikli işgücü yetiştiren kurumlar haline geldiğine yönelik eleştiriler dikkat çekmektedir (Özgen 2002 ss.229-230).

6. Köy Enstitüsü Uygulamasının Sonuçları

Köy Enstitüleri, Cumhuriyet ideolojisinin ilkelerinin benimsetilmesinde önemli ve etkin bir araç olarak kullanılmıştır. Savaş döneminde ki en çetin şartlara maruz kalan kırsalda yaşayan büyük nüfus için, bir aydınlanma ve varlığını ortaya koyabilme imkânı olarak görülen bu okullar, aynı zamanda yöneten kadronun toplumu modernleştirme politikalarına da yardımcı olmuştur. Köy ile şehir, halk ile aydın arasındaki mesafenin kalktığını söyleyen ünlü tarihçi Arnold Toynbee, bu metodu pek maharetli bir çare olarak nitelendirir. Köy Enstitüleri, geçmişten süzülerek gelen köylünün öz malı olan kadim kültürün güncellenerek uygulanmasına ve topluma yayılmasına önayak olan etkin kurumlardır. Bu okulların varlığı, toplumun yapılanmasında geri planda kalmış köylünün, kendi iç dinamiklerini ve kabiliyetlerini ortaya koyabileceği bir zeminin oluşmasına fırsat vermiştir.

Köy Enstitüleri, Cumhuriyet ile getirilen devrimleri köye taşımış, yüzyıllardır kendi bölgesinde yaşayıp kabuğundan çıkartılmayan köylüyü daha özgür ve etkili hale getirmek, halkın haklarını koruyan, savunan, her zaman halkla iç içe omuz omuza olan, devrimci, laik ve akılcı düşünen nesiller yetiştirmek amacında olan kurumlardır. Bu kurumların kısa da olsa faaliyet gösterdiği süre içerisinde, ülkemizde birçok bilim ve edebiyat insanı, aydın öğretmenler yetişmiştir (Dilber 2000 s.244).

Henüz başlangıç aşamasında bırakılmış bu eğitim modelinin başarısı, 1946’ya kadar köylerdeki öğretmen ihtiyacını karşılayan 16.400 kadın ve erkek öğretmen ile 7.300 sağlık memuru ve 8.756 eğitmen yetiştirmiş olmasıyla kanıtlanmıştır. Mezun edilen aydınlar arasında Mehmet Başaran, Talip Apaydın, Fakir Baykurt ve Mahmut Makal gibi yazarlar da bulunmaktadır. Ayrıca şiir, hikâye ve romanlarında köy sorunlarını işleyen bu yazarlar, sosyal, kültürel ve siyasal alanlarda da etkin roller üstlenerek köy halkının dünyası için bilinç yaratmışlar, oralardaki yaşamı dış dünyaya anlatma yolunda gerçekçi ve samimi bir bakış açısı sunmuşlardır. Köy Enstitüleri sisteminin eğitime en büyük katkısı, kitaplardaki teorik bilgileri köylerdeki yaşamla bütünleştirerek tabiatın içinde doğal günlük hayatın içine sindirilmiş uygulamalar olmasıdır. Buralarda binlerce öğretmen adayı, bunları bizzat yaşayarak öğrenmişler ve gittikleri okullara da bunları hem bilgi ile donanımlı hem de kendi yaşam gerçeklikleri içerisinde taşımışlardır (Çıkar 1998 s.64).

Anonim halk türkülerinin, geleneksel halk oyunlarının öğrenilmesi, yaygınlaştırılması ve eğitim sisteminin içerisine dâhil olması Köy Enstitüleri yoluyla gerçekleşmiştir. Ülkenin birçok farklı kesimlerinde ve kırsal bölgelerde kurulan bu okullar, yerel kültürlerin sahiplenilmesine ve gelişmesine, bu vesileyle müzik, folklor ve diğer sanatların her bölgeye yayılmasına ortam hazırlamıştır. Kentler ve kent kökenli aydınlar halkın yöresel olarak icra ettiği sanatları ile ilk defa bu şekilde karşılaşmışlardır. Tarihten süzülerek gelen yerel kültürler bu okulların bünyesinde belli formatlardan geçerek ülkenin milli kaynakları haline getirilmiştir. Ayrıca türküler, masallar ve özellikle folklor gibi alanlarda yapılan bazı çalışmalar bu kurumlarda ilktir. Bunun en güzel örneklerinden biri “Hafta Sonu Toplantıları” bir diğeri “Serbest Okuma Saatleri”dir (Apaydın 1995). Eğitmen kurslarında elde edilen deneyim Köy Enstitüleri’nin kuruluşuna kaynaklık etmiştir. İleriki yıllarda yönetimleri Köy Enstitüleri ile birleştirilecek olan kurslar 1948 yılına kadar her yıl açılmış, yaklaşık dokuz bin eğitmen yetiştirmiştir (Altunya 2009). Köy Enstitüsü hareketi; ülkemizin kendi beyin gücü geliştirilerek ve vatanseverliği örgütlenerek, toplumun ekonomik gücü zayıf olan çocuklarının kendi emekleriyle ücretsiz eğitim alabilecekleri, kısıtlı imkânlarla da çağdaş eğitimin gerçekleşebileceğini, halkın kendi kendini yönetmesinin lafla değil, yaşanarak öğrenilip uygulanabileceğini kanıtlamıştır (Altunya 2009 ss.24-25).

7. Değerlendirme ve Sonuç

Cumhuriyet ile yeni bir rejime geçilen Türkiye’de, hayata geçirilmek istenen projeler için eğitimin en etkili araçlardan biri olabileceği öngörülmüştür. Devletin eğitim ve öğretime ayırdığı bütçenin ihtiyaca cevap verememesi yeni arayışları beraberinde getirmiştir. Yeni Cumhuriyet Türkiye’sinde eğitimi, ülkenin tüm alanına yaymak hedeflenmiştir. Bu amaçla Köy Enstitüleri modeli ortaya konmuştur. Dönemin yetkilileri, köylerde verilecek olan eğitimin klasik eğitim sistemiyle mümkün olamayacağını, köy hayatının bir bütün olarak ele alınması gerektiğini savunmuşlardır. Bu sebeple öğretmen ve öğrencilerin kendi ihtiyaçlarını kendilerinin karşılayabileceği bir sistem kurulmaya çalışılmıştır. Köy Enstitüleri’nde köyün genel hayatının gelişmesi, öğrenciye birden fazla meslek öğretilmesi amaçlanmıştır. Bu misyon ile hareket ederek, bu dönemde kurulmuş olan eğitim kurumları aracılığıyla bir milletin yeniden doğuşunun gerçekleşmesi umut edilmektedir.

Köy Enstitüleri kurulduğu ve var olduğu dönemde de çok tartışılmış ve bazı tenkitlere maruz kalmıştır. Sovyet sosyalist sistemin bazı uygulamalarından esinlenmiş olması, tek tip insan yetiştirmeye yönelik ve askeri bir sistem ve disiplin içinde eğitimin verilmiş olması, devlet aygıtının merkezi otoritesinin tesirinde bir organ olarak görülmüş olması gibi eleştirilere maruz kalmıştır. İdeolojik bir yapılanma içinde olduğu iddia edilmiş olup, tenkitler son dönemlerinde daha da yoğunlaşmıştır. Sert eleştirilere maruz kalmasının yanında birçok alanda da başarılı bir örnek oluşturmuştur. Aydınlanmacı bir neslin ortaya çıkmasıyla Cumhuriyet döneminin halka ulaşması ve kendi değerlerini kitlelere aktarabilmesi amacında yetişkin insanlar var olmuştur. Enstitülerde yetişen öğrenciler kendilerini eğitip geliştirdikleri gibi görev yaptıkları köyleri de dönüştürme ve geliştirme konusunda önemli bir işlev üstlenmişlerdir.

Teorik bilgiye sahip olmaları, içinden çıktıkları toplumu (köyü) iyi tanımaları, köylünün ihtiyacı olan uygulamaları da iyi bilmeleri sebebiyle Köy Enstitüsü, mezunlarını bulundukları bölgede birer yerel önder konumuna taşımıştır. Bu durum onların etki alanını daha da genişletmiştir. Bu sayede yerel ile merkez arasında düşünsel bağlar gelişmiş, yerelden ulusal boyuta, ulusaldan yerele bir köprü oluşmuştur. Merkezle yerel arasında oluşan açıklığın kapanmasında ciddi bir rol oynamışlardır. Merkezden yerele yerelden merkeze duygu ve bilgi akışı hızlanmıştır. Bu çerçevede aydınlanma ve uluslaşma hedefinde dönüşüm ve etkileşim de hem hızlı hem de daha verimli hale gelmiştir.

Tonguç’un ekibiyle birlikte geliştirdiği Köy Enstitüleri eğitim modeli uygulayıcı yönüyle de özgün bir anlayışı ve yaklaşımı ifade ediyor. Ortaya konan “eğitim seferberliği” sadece teoride kalmamış, uygulayıcı karakteri ile farklı bir öğrenim modeli oluşturmuştur. Teori ve uygulama iç içe geçmiştir. Uygulama becerisi teorik bilgiyle bir araya gelince, köylerde halkın da bu programa katılımı daha kolay olmuştur. Hayatın olağan akışı içinde, ama üretim odaklı yeni bir çalışma tarzı köy halkının da hevesle katılımını sağlamıştır. Bir yandan bir sosyalleşme ortamı sağlanırken diğer yandan ekonomik değerler de üretilmiştir. Verimsiz kırsal alanların üretime açılması, eğitimli bir işgücünün ortaya çıkması ile hem halkın zenginleşmesi sağlanmış hem de ülke ekonomisine katkıda bulunulmuştur. 17.000 civarında sayıya ulaşan Köy Enstitüleri mezunları köylerdeki bu çalışmaları üç kat arttırmayı başarmışlardır.

Tarımsal faaliyetlerde, çeşitli iş ve meslek alanlarında bu faaliyetler artarken sanatsal alanlarda da gelişmeler kaydedilmiştir. Son dönemlerinde sağlık komisyonlarının kurulmasıyla sağlık alanında da yetişen Enstitü mezunları olaya farklı bir boyut kazandırmışlardır. Gönüllü işbirliği ve imece sisteminin uygulanmasıyla birçok sorun kolayca aşılır olmuştur. Köylünün bulmakta ve ulaşmakta zorlanacağı birçok fırsat bu vasıta ile ayağına gitmiştir. Köy çocuklarına yeni kapılar açılmıştır. Diğer yandan düşünsel, sanatsal ve edebiyat alanlarında ortaya konan faaliyetlerle köylerde yeni bir iklim oluşmuş ve yeni bir “köylü aydın” tipine hayat vermiştir.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında köylü nüfusun çok fazla olduğu bir dönemde böyle bir model başarılı olmuştur denilebilir. Günümüzde aynı modelin tıpatıp uygulaması tartışılabilir. Ancak içerik ve yöntem olarak güncellenerek yeni bir model üretilebilir. Bu çerçevede boşalan köylerin atıl ve verimsiz kalması yerine yeniden canlandırılacak üretime ve zenginleşmeye dönük köy modellemeleri de geliştirilebilir. Aynı zamanda, sanat ve kültür ortamının geliştirilmesiyle iletişimin ve ulaşım imkânlarının da artmasıyla köyler yeniden sosyo-kültürel merkezlere de dönüştürülebilir. Kentten köye göç başlatılabilir. Kuru ideolojik veya siyasi tartışmalar yerine güncel bir model üretiminin dayanak noktası yapılıp yapılamayacağı zemininde, Köy Enstitüleri’nin yeniden değerlendirilmesinin faydalı olacağı sonucuna varılabilir.