Bir Kahraman Miti, Bir Kahramanın Miti…

25 Ekim 2016
Sayı 06 - Kasım 2010

Mitler en yalın ve net ifadesiyle arketipal öykülerdir. Arketip demek insanın beşeri teferruatına değil, ama özüne ait olan demektir. Arketip demek insanın bir insan olarak şuurunun olmazsa olmaz adımları demektir. Arketip demek mekanı meçhul, mahali gönül olanın sarayına giden yol demektir. Pek tabii ki bu saray, onu kral kabul eden mümin için saraydır. Binaenaleyh, o saraydaki kralın krallığının takdiri de halktan değil, Hak’tandır. Nerededir Hak? Atmosferin içinde mi, dışında mı? Kiminledir Hak? Cesurla mı, güçlüyle mi? 

Hak varlığın biricik gerçekliği olsa da, daima haklıyla beraber, onun feraset ve idrakindedir. Haklı ise bazen güçlüdür, bazen aciz, bazen cesurdur, bazen korkak. Bir korkağın haklı olabileceğine asla inanmayanlarla doludur dünya. Buna inanmayanlar hiç korkmadılar mı yalnızlıktan? 

Güç bir arketiptir ve yansımaları, imgeleri çoktur tarihte. Acziyet bir arketiptir ve birçok filozofun, hatta birçok peygamberin elleriyle yazdıkları eserlerinde okunur kendi çaresizlikleri, örneğin cehalet karşısında. Ve tabii ki cesaret bir arketiptir, korku bir arketip ve yalnızlık, buz gibi yalnızlık bir arketiptir… 

Bir inanır için adına din denilen mitsel öyküler, inanırın kendini öznel bağlamda içinde bulacağı hikayeler değildir. İnanır, bir inanır olarak o öykü ile kendi öznelliği arasında ancak tarihsel ya da soya dayalı bir bağ kurabilecektir. Veya kurulmuş böyle bir bağa inanacaktır. Oysa Musa’nın soyundan geliyor olmanın Musevilik olmaması gibi, İsa’nın soyundan gelene İsevi, Muhammed’in soyundan gelene de Muhammedi denemez. İsevilik, Musevilik ve daha nicesi şuura ait kavramlardır ve bu kavramların aydınlattığı bilinç mertebeleriyle ilgilidir. Ayrıca bu nitelikler sırf kendilerine özenildiği için gökten inzal olmuş peygamber kıyağı torpiller, kayırmalar değildir. 

Bu isimlerle beraber anılmak isteyenler, şüphesiz onları hak etmelidir. Duvarcı ustası Süleyman’ı hak etmelidir. Bir Monk’un turunculara bürünüp odalarda yanlız başına kalması yetmez. Buda’yı hak etmesi için Buda’yı anlaması gerekmektedir. Budistçilik oynamak kolaydır. Tek bir karıncayı dahi incitmeden, hayatının sonuna kadar ot yiyerek yaşamak kolaydır. Zor olan Buda’yı anlamaktır. Zor olan Pazar ayinlerinde diz çöküp dua etmek değil, İsa’nın çarmıhını taşımaktır. Zor olan Yahudi’nin tuttuğu bir günlük oruç değil, Musa gibi çölde kırk yıl kendini aramaktır. 

Konuya gelelim… 

Bizler gururla Anadolu’nun, tasavvufun çocukları olduğumuzu söylüyoruz. Peki bunu hak ettik mi? O anlayışın davet ettiği insani hassasiyeti taşıyor muyuz? Benden öncekilerin taşımış olması bana ne sağlar? Yunus olamadıktan sonra Yunus’un Allah sevgisinden ne umabilirim? Bugün tüm dünyaya Mustafa Kemal’in çocuğu olduğumu ilan etsem, ama O’nun kim olduğunu hakkıyla bilmesem, izini sürmüş olur muyum? 

Türkiye belki de dünyada cehaletinin bir benzerine rastlanmayacak türden bir gafletin içindedir. Bugün Türkiye, Kur’an-ı Kerim’i, Tevrat’ı, İncil’i, Mesnevi’yi, felsefi metinleri, Kapital’i, Nutuk’u ve daha nicesini anlamak için okumayan ama bütün fikriyatı kulaktan dolma üç beş haber olan köşe yazarlarına, aklı kendi dışından beslenen sözde entelektüellere, felsefeden bihaber din adamlarına hayran olunan bir ülkedir. İçinde bulunduğumuz tarihsel, kültürel ve siyasi netice tüm açıklığıyla gösteriyor ki, bunun nedeni umursamazlığımızdır. 

Mustafa Kemal mitsel bir önderdir ve tüm dünyanın gözü önünde adına Türkiye dediği bir mit yaratmıştır. Bugün “Türkiye nedir?” denilse, belirli bir coğrafya içinde Türklerin yaşadığı ülke olduğu söylenecektir şüphesiz. Oysa Türkiye bir eserdir ve müessiri Mustafa Kemal’dir. Onun karakteriyle şekillenmiş ve Muhammedi bir rahmetle her inanç ve kültürü bağrına basmıştır. 

Bunu Büyük Nutuk’ta kendisini diktatörlükle suçlayan dönemin Erzurum Milletvekili Salih Efendi’ye hitaben şu sözleriyle dile getirmiştir: “Efendiler, açık konuşacağım, beni bağışlayınız. Her birinizin olağanüstü yetki ile seçilmesine ve bu Meclisin memleket alınyazısını elinde tutacak bir nitelik kazanmasına çalışan benim! Bunu başarmak için en yakın arkadaşlarımla fikir mücadelelerinde bulundum. Bütün hayatımı, mevcudiyetimi, bütün şeref ve haysiyetimi tehlikelere attım. Binaenaleyh bu benim eserimdir. Ben, eserimi alçaltmakla değil, yüceltmekle görevliyim.” (M.K.Atatürk, Büyük Nutuk Cilt II / s.875) 

Büyük Nutkunda Mustafa Kemal, yarattığı Türkiye’sini halka beyan etmiş ve bu idealin yaşamasını rica etmiştir. Nutukta ortaya koyulan ideal yaşam biçimi istiklaldir, cumhuriyettir, hakimiyettir, irfaniyettir ve bunu halkın kendi varlığını koruması için halka emanet etmiştir. Lakin bıraktığı sorumluluk ağırdır. Bu ideali yok sayabiliriz, onu görmezden gelebiliriz, hiç olmamış gibi yaşayabilir, hiç duymamış gibi ölebiliriz ama bilinmelidir ki bir milletin tininin veya bizim daha yatkın olduğumuz ifadesi ile maneviyatının doğası insanların isteklerine göre şekillenmez. Madem ki şuur cumhuriyet fikrine yükselmiş ve yine halkın istek ve iradesi ile kabul görmüştür, öyle ise artık geri dönülemez. Şimdi cumhuriyeti, şimdi bağımsızlığı, şimdi Atatürk’ü hak etme zamanıdır. Nutuktan bir alıntıyla bitirmek isterim: 

… Tanin gazetesi başyazarının ifadesine göre: “… Hilâfeti, elimizden gitmesine hiçbir imkân kalmayacak şekilde korumakla görevliymişiz… Onu kaldırmak için girişilen gizli tertipler başarısızlığa uğratılmalıymış…

Efendiler, bu yazıların anlamı ve bu düşüncelerin nasıl bir maksada dayandığı bugün kolaylıkla anlaşılmaktadır. Yarın, daha açık olarak anlaşılacaktır. Gelecek nesillerin, Türkiye’de Cumhuriyetin ilân edildiği gün, ona en insafsızca saldırıların başında, “cumhuriyetçiyim” diyenlerin yer aldığını görerek asla şaşıracaklarını sanmayınız! Aksine, Türkiye’nin aydın ve cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların gerçek düşüncelerini tahlil ve tespitte hiç de kararsızlığa düşmeyeceklerdir.

Onlar, kolaylıkla anlayacaklardır ki, başında çürümüş bir hanedanın, halife ünvanı ile, başının üstünden zerre kadar uzaklaşmasına imkân kalmayacak surette korunmasını mecburi kılan bir devlet şeklinde, Cumhuriyet idaresi ilân edilse bile, onu yaşatmak kabil değildir.” (M. K. Atatürk, Büyük Nutuk Cilt II / s. 1107)