Bir Film: Agora

22 Ekim 2016
Sayı 01 - Haziran 2010

Öncelikle Anadolu Aydınlanma Vakfı’nın aylık bir bülten çıkaracağını duyunca çok heyecanlandığımı söylemek isterim. Eminim ki birbirinden güzel konuların ele alınacağı bu gazete de, Vakfın diğer yayınları gibi yine bizlere çok şey katacak. Hem kendim hem de herkes adına A.A.V.’na bu güzel süprizinden ötürü teşekkür ediyorum.

Bültenimizin bu ilk sayısında ben de sizlere, bu sene izlediğim filmler içerisinde beni en çok etkileyen iki filmden biri olan Agora‘dan bahsetmek istedim. Aslında en ince ayrıntıların bile dikkate alındığı bu filmi, yine en güzel filmin kendisi anlatıyor.

Filmi izlerken, önce İskenderiye Kütüphanesi’nin görkemine kapılarak, o dönemin aydın kişiliğini simgeleyen güzeller güzeli Hypatia’nın öğrencisi olmak için koltuklarınızdan kalkıyorsunuz. Sonra kendinizi, o dönemin tarihi, sosyal ve dini koşullarının  en iyi şekilde canlandırıldığı Agora’da buluyorsunuz. Filmde dönemin koşullarının çok iyi sahnelenmiş olması, bizim her kişiliğe ayrı ayrı bürünüp, “kimin neyi, hangi niyetle” yaptığını anlamamıza yardımcı oluyor. 

Ben de filmdeki karakterlerle bütünleşip, olaylara: “Bunun yaptığı doğruydu, Bu yanlış yaptı,” diye bakmak yerine,  “Kim neyi, hangi niyetle ve niye yaptı?” diye bakmayı tercih ettim. Bu bakış açısıyla değerlendirdiğim filmin kısa bir özetini sizlerle de paylaşmak istedim. 

Filmde en çok dikkatimi çeken şey dört tür anlayışın hüküm sürmesi. Birincisi öyle ya da böyle, tanrılara ya da tek bir tanrıya duyulan inanç ve iman. İkincisi Ammonouies’in halka hitaben dediği gibi: “Söylediklerimi insan gibi mi anlıyorsunuz, yoksa koyun gibi kafanızı mı sallıyorsunuz?” sözüne muhatap olanlar (ki İskenderiye kütüphanesi yıkıldıktan sonra içinde koyunlar ve hayvanlar geziyordu artık). Bir diğeri, herhangi bir menfaat ya da çıkar uğruna, “inanırmış gibi” görünenler, ve Hypatia’nın tek başına temsil ettiği, “Ben felsefeye inanırım” diye belirttiği, akla iman.

Ne ilginçtir ki Cyrill’in, Yahudilerin kurduğu tuzakla ölen Hıristiyanlar için yaptığı konuşmada kullandığı cümlelerden biri: “Onlar (Yahudiler), Güneş’in oğlunu karşılarında görseler de, herhangi biri zannederler,” demesiydi. İsa için, Baba’nın değil, Güneş’in oğlu tabirini kullanıyor. Bu arada Hypatia, Baba’nın ya da Güneş’in ilmiyle, kimsenin ilgilenmediği kadar çok ilgileniyor. Bütün vaktini evrenin sırlarını çözmek için ayırıyor. Yani bilmek istiyor. Ama sevmek değil.

Hypatia’nın akla olan inancı tam. Ama bir zamanlar kendi söylediklerini hem kendi hem de başkaları sorgulayıp yanlış olduğunu göstermesine rağmen, Hypatia yine de kendinden daha yüksek ve  yanılmayan bir bilincin ve aklın olabileceğini kabul edemiyor. “Ben Tanrımı sorgularım, sen sorgulayamazsın,” derken, sorguladığı tanrısı hep kendi aklı oluyor. Yoksa evren, güneş ve dünya bir düzen içerisinde, onu sorgulamıyor zaten. Varolan düzeni doğru bir şekilde açıklayamadığı için, kendini sorguluyor. Bu Tanrı’yı sorgulamakla aynı şey değil. Aslında Tanrı’yı kendi aklı olarak görüyor ve onu sorguluyor.

Hypatia, Orestes’le olan bir konuşmasında: “Babam bile bir kadını sevdi. Ben Baküs’ten (köpeği) başka kimseyi sevmedim,” diyor. Köpek de aslında “akıl” gibi bir bekçidir. Köpek nasıl sahibine sadık bir bekçiyse, akıl da vücudun bekçisidir; köpeğe olan sevgisi yine bence akla olan sevgisini simgeliyor.

Hypatia, filmin en başında, “Cisimler yere doğrusal düşer” diyerek yere bıraktığı mendili, daha sonra “âdet kanını” sürerek, Orestes’e veriyor. Ve diyor ki: “Sen bende uyum bulduğunu söylüyorsun. Sana başka yerlere bakmanı öneririm. Çünkü ben bunda çok az bir uyum ve güzellik olduğunu düşünüyorum.”

Yani, birgün her cisim gibi yere düşecek olan bir bedenin, başka bir bedenle uyumu gerçek bir uyum değildir. Âdet kanı gibi kirli bir kanın aktığı bir yere bakma. Ben uyumun güzelliğini, tensel olanda değil, soyut olan anlayış ve erdemlerin uyumunda görüyorum, demek istiyor.

Daha önce de Orestes’i müziğe yönlendirmesi, onun maddi değil soyut olandaki uyumu yakalaması, seslerden yani anlayış ve erdemlerden zevk alması içindi diye düşünüyorum.

Filmde mucize çok güzel anlatılmış. Gerçek mucize, elinde imkânlar olmadığı halde, ihtiyacı olanlara yardım etmek istediğin zaman gerçekleşir… Bu bana Atatürk’ü hatırlattı. Çünkü Türkiye de, imkansızlıkların içinden doğan bir mucizedir. O da (tıpkı peygamberler gibi), hiç kendini düşünmeden, bir ulusu düşünerek bu mucizeyi gerçekleştirmişti.

Aslında filmde öyle çok ayrıntı var ki, herbirine değinmek, bu yazıyı filmin kısa bir özeti olmaktan çıkarır diye düşünüyorum. Ama bir şey daha var ki, söylemeden geçemeyeceğim. Arada bir yukardan, uzaydan bir çekim yapılmış. Dünyaya yukardan bakmak… Çok hoştu. Önemli gibi görünen pek çok olay olurken, o görüntüler insanların ufaklığını, meselelerin evrenin büyüklüğü yanındaki küçüklüğünü gözler önüne seriyordu. Tıpkı Baraka filmi gibi. O filmde de insanlar yukardan ve hızlı çekimle görüntülendiklerinde, ufacık karıncalar gibiydiler, ama hepsinin derdi ve meselesi dünyalar kadar büyük…