Bir Edebi Eseri Sinemaya Uyarlamak ya da Bir Metin Diriltmesi

Sayı 28 - Eylül 2012

“Sinema mit üretir,” diyor Joseph Campbell, öte yandan “Sinema da mitle üretilir,” diyorum; çünkü sinema, bir sanat sürecinin sonucu (son ucu) değil ama bir anlamlandırma sürecinin sanatsal ifadesi olarak karşımıza çıkar. Öyleyse, onu basmakalıp bir biçimde “çok denklemli bir işlem” olarak ele almak yerine, içinde birçok işlemin yeni bağlamlar kazanıp çok dilli bir yaratım sürecine kendilerini ortadan kaldırarak katıldıkları bir uzam olarak incelemek gerekir. 

“Mit nedir?” diye araştırdığımızda birçok tanımla karşılaşsak da, disiplinlerarası bir düzlemde ele aldığımızda, “mit” bir bağlam yaratma aracı olarak karşımıza çıkıyor. Bağlam yaratma ya da dil olgusu “mit”tir. Habermas, Öteki mittir,” diyor ve iletişimin “ötekine kurulan bir bağ” olduğunun altını çiziyor. Öyleyse, Aristoteles’in “aklın aletleri” adını verdiği organonlar gibi mitleri de “bilinçdışının aletleri” olarak ele alabiliriz. Bu durumda, “Sinema bilinçdışına bağ kuran bilinçli bir eylemdir,” dersek pek de yanılmış olmayız.

Sinemanın geçmişinden günümüze gelişimini, tarihçesini burada uzun uzadıya anlatacak değilim, ancak onu kısaca şöyle tanımlamak tüm bu tarihin özetini verebilir düşüncesindeyim: Sinema, deneyimlenmiş olanın görünür kılınması, başka bir deyişle ideal izleyicinin kurulma metodudur. Bu bağlamda, Metin Bobaroğlu’nun

“Mabed-İnsan” başlıklı yazıları yeniden okunabilir. 

Sinemada da her ekol kendinden önceki yapılara refleksiyon yaparak bildik, deneyimlenmiş, işitilmiş edebi eserleri yeniden yorumlayarak beyazperdeye aktarır; tıpkı felsefe tarihinde olduğu gibi.

Yukarıda “işitmek terimini özellikle kullandım, çünkü herhangi bir metni okuduğumuzda, herhangi bir sanat eserine baktığımızda ya da onu doğrudan dinlediğimizde, ansal süreçlerde gerçekleşen olgu “kendinden kendine bir işitme edimi”dir öncelikle. Bu durumda edebi eserler (sanatın hangi dalına ait olursa olsun) bilgisini içsel deneyime (onu dışta algılasak bile) veya onun enformasyon kanalında önce kendinden kendine sessiz bir işitsel tanıklığına borçludur.

Bu durumda sinemayı “sessizlik içinde işitsel olanın görünür kılınması” olarak tanımlıyorum.

Bu bağlamda bugün Türk sinemasının geldiği noktayı ele alacak olursak, onu gören ama sağır bir insana benzetiyorum. İşitmekten yoksun olduğu için salt görmeye odaklanmış ve salt bu yüzden gördüğü şeyin imgesini sürekli ıskalayan… Çünkü sinemanın dirimli tini bu imgedir. Beyazperde ise bu imgenin özüdür. 

Maalesef, Türk sineması genel anlamda mitsel bağlar kurmaktan uzak, salt psişik hezeyan ya da sosyal olguların bir edebi metin olarak aktarılmasına dayalıdır. Oysa, sinema edebi bir aktarım değil, “edebi bir kurulum”dur.

Tam bu noktada, edebi eserlerin uyarlanması meselesine değinmek istiyorum; çünkü buraya kadar aktardığım sinema, kendinde kavram olarak bir uyarlama olgusudur. Lakin bu uyarlamanın bir paradigması vardır. Edebi bir eserin filmini çekerken orijinal metne sadık kalmak o eserin sinemaya uyarlanması anlamına gelmez. Esinlenme ya da bir yapıbozumu tekniği ile eserin bir başka yorumu da gerçekleşebilir. Bu süreçte dolaysızca eser sahibinin bu sürece katkısı yoktur. 

Sonuçta ortaya yazarın dahi açığa çıkaramadığı bir imge doluluğu çıkabilir. Klasik anlamda yazınsal metin, sinemada ete kemiğe bürünür. Ama burada bir bozunum vardır. Bu bozunumun birincil nedeni, aktarımın motamot değil de kendisine mitsel bağların eşlik etmesiyle mayalanmasıdır, çünkü Jung’un da belirttiği gibi “Mit değişir ve değiştirir”. Edebi eserde mit gömülüdür. Sinemada imge açığa çıkar.

Ünlü yönetmen Theo Angelopoulos, bir söyleşisinde, “Benim senaryolarımı edebiyat eseri olarak görebilirsiniz,” diyor. İlgilenenler bilir (bilmeyenler de internette araştırabilirler), bilinen tekniklerin dışında öyküselleştirerek yazıyordu Angelopoulos. Bu öyküselleştirme aslında oyunun ruhu, dili, mitosu, ritüeli anlamına geliyor. Gerisi yönetmenin (felsefe taşının) bu öyküselleştirmeyi oyuncuya (ruh) aktarmasına kalıyor, tıpkı bir simyacı gibi. Bu bağlamda, teknik açıdan senaryo yazarlığı bir yazarlık değildir ama öyküselleştirmedir.

Senaryo, birçok farklı parametrenin birlikte düşünülmesi ile stratejik bir plan oluşturacak şekilde, “imgenin verili malzemelerle yeniden kurgulanması” demektir.