Bir Dostluk Öyküsü: Schiller ve Goethe

Sayı 86 - Mayıs - Haziran 2019

Alman edebiyatının Aydınlanma çağına damgasını vuran bu iki dehasının
Schiller ve Goethe’nin dostluğu, beraberlikleriyle pekiştirdikleri sanatçı
yönlerini daha da ileri taşımıştır. Bu iki evrensel bilgenin toplumun ahlâk ve
estetik değerlerine katkıları oldukça derindir. Hatta denilebilir ki bu ikili, Kant’tan
sonra katı Alman disiplini ve görev ahlâkının yerleşmesinde de oldukça etkili
olmuşlardır. Daha sonra bu disiplin ve görev anlayışı Nietzsche tarafından çok
eleştirilecektir.   

Schiller ve Goethe’nin Alman gençliği üzerinde çok etkili
olduğu bir gerçektir. Goethe, gençlik yıllarında yazdığı “Genç Werther’in
Acıları” adlı romanıyla gençlerde melankolik bir eğilim yaratmış, bunun sonucu
olarak da Werther’e öykünen pek çok genç intihar etmiştir. Schiller ise gençlik
yıllarında yazdığı tiyatro eseri “Haydutlar” nedeniyle çok popüler olmuş, buradaki
Karl karakterine özenen pek çok genç de haydut olma yolunu seçmiştir. Giuseppe
Verdi’nin aynı isimli operası bu eser üzerinedir.

Goethe’nin fikir dünyasını derinden etkileyen Herder,
Almanya’da o dönem çok moda olan “Sturm und Drang” (değişim fırtınası/tutkusu )
coşumcu akımının da öncüsü olmuştur. Herder’in kendi yaşamını sorguladığı ve
her şeyden sıkılıp Fransa gezisine çıktığında yazmış olduğu “1769 Yılındaki Seyahatimin Günlüğü” daha
sonra bu akımın temel eseri olmuştur. Aynı zamanda 18. yüzyılın en önemli edebi
eserleri arasında yer alır. Her ne kadar Herder’in bu günlüğü çok sonra, 1846
yılında yayınlanacaksa da, 1771’de karşılaştığı Goethe ile paylaşmasıyla
birlikte Herder-Goethe ikilisi bu akımın öncüleri olurlar. Zamanın ruhunu (zeitgeist)
değiştirmek suretiyle yaşam, ahlâk, bilim ve felsefe alanında yeni görüşler,
canlı kavramlar ortaya atarlar.

Rüdiger Safranski, Schiller
biyografisinde bu dönem hakkında şunları yazar: (2)

“…
Sturm und Drang dönemi için
belirleyici düşünce şudur: Herder, “önemli olan; taştan bilince, doğanın
tarihinden insanların tarihine kadar organik gelişmenin hareket ettirici temel gücünü
kavramaktır,” der. Bu hareket ettirici temel güç bilinmekten çok yaratıcı
canlılık olarak hissedilir ve ancak hissedilip yaşandıktan sonra da
anlaşılabilir. Canlı olan her şeyde kavranamaz spontane (kendiliğinden) olan
bir şey vardır. Bu özgürlük, ‘bir şeyden bağımsız olmak’ anlamına gelen bir
özgürlük değildir; tersine, özgürce yaratabilmek demektir. Anlama yetisi/akıl,
yaratmayı bir zorunluluk olarak yorumlar. Anlama yetisinin/aklın böyle
yargılaması gerekir; çünkü o, canlı olanı yalnızca nedensellik kavramıyla
kavrayabilir ve o halde kavrayamaz. Neden? Çünkü yaratıcı gidiş bir nedenin
etkisi değildir; tersine, bilinmez bir keyfiyet içerir. Nedensel gidişler
öngörülebilir, yaratıcı olanlar öngörülemez.”

Genç Schiller, bu akımın etkisinde olduğundan kendisi gibi
düşünür ve şair olan Goethe’ye derin bir hayranlık duymaktadır. Bu nedenle
onunla tanışmayı ve yakın olmayı hayal eder. 1787 yılında Weimar Dükü’nün
kendisine önerdiği hukuk danışmanlığı görevini kabul etmesinin en önemli
nedenlerinden biri de Goethe’ye yakın olmaktır. Goethe o sıralar İtalya
gezisindedir. Schiller, Herder ile yakınlaşır ve dostluk kurar. 1788’de Goethe geziden
döndüğünde Herder’in de katıldığı bir aile toplantısında karşılaşırlar. Goethe
ona yakınlık göstermez. Schiller için bu ilk hüsrandır, ama son olmayacaktır. Daha
sonraki karşılaşmalarında da aynı şey yaşanır. 5 ay sonra Schiller evlendiğinde
eşini çocukluğundan beri tanıyan ve onun kişiliğine çok değer veren Goethe,
onları kutlamaya gelir, ama tavrı değişmemiştir. Bundan sonra 3 yıl daha uzak
duracaklardır.

Goethe, enerjisini gereksiz yere harcamayan bir adamdır. 1793
sonuna kadar savaş görmüş, Fransızlarla savaş sırasında Dük Carl August’a eşlik
etmiştir. Fransız devrimi sırasında o, bilim ve sanatla uğraşmayı yeğler. Almanya’daki
devrim yanlısı eğilimlere ise itibar etmez. Fransız devrimine sıcak bakmadığını
yıllar sonra dostu Eckermann’a açıkça söylerken şunu da ekler: “Gerçek şu ki ben zorbalığa ve keyfi
yönetime karşıyım. Büyük devrimlerin suçunun da halkta değil, devleti
yönetenlerde olduğuna inanırım. Yönetenler haktanır ve dikkatli olursa zamanın
gerektirdiği devrimleri kendiliklerinden yapar ve halkın bunları zorla elde
edeceği ana dek direnmezlerse, devrim diye bir şey olmaz.”
(1) Bu
sözlerinden zorbalığa karşı ve haktanır olduğu anlaşıldığı gibi yöneticiliği
sırasında ortaya koyduğu tavır da bunu göstermiştir.

Schiller 1792 yılında Fransız Meclisi’ne bir mektup
göndererek kralın hayatının bağışlanmasını ister. Fransız Meclisi de ona
vatandaşlık onuru verir ama mektup ya gecikir ya da dikkate alınmaz ve bir yıl
sonra kral giyotine gönderilir. İlginçtir ki ona verilen Fransız vatandaşlığı
belgesi ancak 1798’de eline geçer ve belgeyi imzalayan iki kişi de bu arada
giyotine gitmiştir. Goethe bunu “ölüler
diyarından gelen mesaj”
diye adlandırır ve ekler: “Seni yalnız yaşarken sana ulaştığı için kutlayabilirim.”(3)

Fransa’da yaşanan kardeş kavgası ve kralın öldürülmesi Schiller’in
de dünya görüşünü etkilemiştir. Halk yığınlarına birtakım hakları vermeden önce
onları eğitmek gerektiği üzerine yazdığı mektuplar “İnsanın Estetik Eğitimi
Üzerine Mektuplar”, onun bu yeni görüşünü ortaya koyar. Politik özgürlüğü
kullanabilmek için insanın içte özgür olması gerektiğini söyler. Ona göre; “Yalnızca güzellik, insanın yolunu özgürlüğe
çevirir.” 
1789’da 30 Yıl Savaşları’nın
tarihini yazmaya başlar. Ona göre “Geçmişin
aynasında günümüzün yüz hatları görülebilir.”

Schiller 1789’da “Hollanda’nın Bağımsızlığına Kavuşmasının
Tarihi” adlı eseri ile Jena’da tarih profesörü olur. “Dünya Tarihi Nedir” ve “Ne Amaçla Okutulur”adlı ilk dersi o kadar çok ilgi çeker
ki öğrenciler amfiye sığmadığından daha büyük bir amfide ders tekrarlanır. Goethe
o sırada Kültür Bakanıdır ve o vesileyle kendisini ziyarete gider. Goethe’nin
tavrında hiçbir değişiklik olmadığını gören Schiller çabalarının boş, ilgisinin
karşılıksız olduğunu düşünerek iletişim talebinden vazgeçer.

1794 yazında Jena’da Doğa Bilimleri Kurumu’nun toplantısında
karşılaşıncaya dek bu durum sürer. Çıkışta başlayan sohbet Schiller’in evinde
devam eder. 6 yıllık bekleyişten sonra bu iki deha, birbirlerinden
ayrılamayacaklarını o gün anlarlar. Schiller’in yazdığı içten mektuba Goethe, “Bu hafta kutlayacağım doğum günüm için
bundan daha güzel bir hediye düşünemezdim,”
der ve şöyle ekler: “Jena’da buluştuğumuz gün, bir çağ
başlangıcıdır.”

Schiller, Goethe’yi şöyle anlatır: “Onun temaşa eden (seyreyleyen) bakışları şeylerin üzerinde öylesine
sakin ve öylesine saf durmaktadır. Goethe, parçadan bütüne gitmek yerine önce
zihinsel seyir ile bütünün birliğini (vahdet) kavrayıp sonra bu bütünün
parçalarını anlamaya çalışır.” (4)

Bu buluşmayı Goethe’nin anlatımıyla izleyelim: “Kurumun toplantılarında çokluk bulunurdum.
Bir kere Schiller’i orada gördüm. Tesadüf eseri birlikte çıktık; konuşmaya
başladık; verilen konferans, görünüşe göre, onda ilgi uyandırmıştı, fakat doğayı
böyle parçalayarak ele alışın, uzman olmayan heveslileri pek de memnun
etmeyeceğini, çok anlayışlı, çok akıllı, benim pek hoşuma gidecek bir şekilde
söyledi. Ben şöyle cevap verdim: “Bu yol, belki uzmanlara da korkunç gelir;
tabiatı kısım kısım, parça parça ele almayıp etkin ve canlı olarak, bütünden
parçaya doğru tesir edici olarak tasvir eden başka bir yol vardır sanırım. “O,
kendisini aydınlatmamı istiyor, ama şüphelerini gizlemiyordu. Benim iddia
ettiğim gibi böyle bir yolun tecrübeye dayanacağını bir türlü kabul etmiyordu.

Evin önüne vardık.
Konuşmamız beni içeri çekti. Orada ‘Bitkilerin Değişimi’ adlı eserimi canlı
canlı okumaya başladım; canlandırıcı bir iki kalem vuruşu ile sembol halinde
bir bitkiyi gözleri önünde yarattım. Bütün bunları büyük bir ilgi, şüphe
götürmez bir kavrayışla dinledi; fakat ben sona varınca, ‘bu tecrübe değil,
düşünce…’ dedi. Ben şaşırdım, biraz da canım sıkıldı, çünkü bu sözlerle, bizi
ayıran nokta üzerinde kuvvetle dokunulmuş oluyordu. İncelik ve Vakar’daki iddia
aklıma geldi, eski hiddetim başını kaldırmak istedi ama kendimi tuttum ve ‘Düşünce
olduklarını bilmediğim, hatta gözlerimle gördüğüm düşüncelerin bende olması, pekâlâ
işime gelir,’ diye cevap verdim… Uzun uzun savaştık, sonra sustuk. İkimizden
hiçbiri muzaffer çıkmadığı gibi, yenildim de demiyordu.

Her neyse, ilk adım
atılmıştı. Schiller’de büyük bir çekici kuvvet vardı, yaklaşanı kendine
bağlıyordu. Tasavvurlarına ilgi gösterdim. İşte böylece, özne ile nesne
arasında belki de hiçbir zaman tam olarak sona erdirilemeyecek, pek büyük bir
savaş sayesinde birleştik. Dostluğumuz arasız devam etti; ikimize de
başkalarına da hayırlı oldu.”
(1)

Weimar-Jena dönemi, zamanın gericileri için bir kâfirlik çağıdır.
Goethe’nin eski dostlarından Fritz Stolberg bile bir çevirisinin önsözünde
Goethe-Schiller ikilisinden vaftiz
edilmiş kâfirler
diye bahseder. Goethe ve Schiller, Zahme Xenieni dergisinde
yazarlık ve Die Horen dergisinde yöneticilik yapmaktadırlar. İki yazar yedi ay
birlikte çalışıp bu gerici akımlara karşı manzum yergiler yazarlar. İlk
yayınlandığında bomba etkisi yapan fakat çabuk sönümleyen bu yazın türünün
yararsız olduğuna karar vererek kalıcı eserlere yönelirler. Schiller’in
teşvikiyle Goethe, “Wilhelm Meister’in Çıraklık Yılları”nı 20 yıl aradan sonra
tamamlar. Schiller de onun teşvikiyle “Wallenstein”
adlı eserini tamamlar ve yazdığı bir mektupta eseri bitirdiğini duyurur. Şöyle
diyor Schiller, 2 Ocak 1795 tarihli mektupta: “Büyük bir enerji ile karar altına aldım ve siz geldiğinizde bir şey
bitirmiş olmak için son günlerde kendime bir görev verdim. Şimdi bu çalışmayı
bitirdim ve geldiğinizde size sunulabilir.”
(1)

Goethe ve Schiller Anıtı. Weimar, Almanya.

“Balad Yılı” diye anılan 1797 yılında Schiller ve Goethe en
tanınmış baladlarını yazıp yayımlarlar. 1804’de Fransız yazar Madame de Stael,
Goethe ve Schiller ile dostluk kurmuş ve “Almanya’ya Dair” adlı kitabında
Weimar anılarından bahsetmiştir.

Goethe, 1797 yılında yazdığı bir mektupta Schiller’e şöyle
der: “İnandığımız kanaatlere uyarak
çalışmak istiyorsak, mutlaka içinde yaşadığımız yüzyılı unutmaya mecburuz.
Çünkü prensipler üstünde bugün her tarafta gördüğümüz sonu gelmez zevzeklikler,
bundan evvel dünyada görülmemiş bir şeydir. Yeni felsefemizin getireceği
iyilikleri de henüz beklemek zorundayız.”
(1)

Mektubun devamında idealist ve materyalist düşünürler
arasındaki görüş farkını irdelerken kendi bütünsel bakışını şu sözlerle ortaya
koyar:

 “Filozoflar aralarında uzlaşarak
birbirlerinden ayırdıkları bu iki âlemi tekrar birleştirecekleri güne kadar bir
bütün olan varlığımızı en iyi şekilde kullanmaya çalışmak en doğrusudur.”

Goethe, 1798 tarihli mektubunda ise Schiller’e şöyle seslenir:
“Yaratılışlarımızın birbirine uygun
olması her ikimiz için de pek çok yarar sağlamış bulunuyor. Bu ilişkinin daima
sürmesini diliyorum. Ben sizin için bazı şeylerin temsilcisi görevini gördümse,
siz de beni dıştaki eşya ve bunlar arasındaki ilişkileri gereğinden fazla
araştırma eğiliminden kurtardınız; kendime dönmemi sağladınız; bana
insanlardaki iç varlığı gereği gibi seyreylemeyi öğrettiniz; bana ikinci bir
gençlik sağladınız ve nerede ise artık şairliği bırakmışken beni yeniden şair
yaptınız.”
(1)

Alman Romantik
hareketi önderlerinden Goethe ve Schiller’in, Hegel üstünde önemli etkileri
olmuştur. “Estetik” adlı eserinde ikisini şöyle betimler:

“Şiirde, her şey, insanın, onun daha derin ilgilerinin
ve onu harekete geçiren
güçlerin,
içerik ve düşünceyle dolu
olarak sunulmasına bağlıdır. Bundan dolayı da
dehâ, olgun, çok
değerli ve kendinde tam herhangi bir şeyi varlığa getirmeden önce
, tin ve yürek, hayat, deneyim ve düşünüm tarafından zengin ve derin bir biçimde
eğitilmek zorundadır. Goethe ve Schiller’in ilk üretimleri, dehşete düşürücü
olabilecek bir hamlığa, evet hatta bir kabalığa ve bir barbarlığa sahiptirler.

Diyebiliriz ki ülkemize ilk kez şiirsel eserler veren bu iki
dâhi, ulusal şairlerimiz, ancak
olgunluklarında,
bize
derin, tözsel, hakiki esinlenme ürünü ve
biçim bakımından da oldukça mükemmel şekilde kotarılmış eserler kazandırdılar.
Tıpkı Homeros’un ancak yaşlılık döneminde hiç ölmeyen şarkılar esinlendiği ve
ürettiği gibi.                

Sanatçı, hayatın
hakiki derinliklerini somut görünümler içerisinde açımlamazdan önce, pek çok
şeyi yapmış ve başından pek çok şey geçmiş olmalıdır. Bunun sonucu olarak,
deha, Goethe ve Schiller’in durumunda olduğu gibi, gençlik
çağında patlama yapar, ama yalnızca orta yaşta veya yaşlılıkta sanat eserinin
halis olgunluğunu mükemmelliğe ulaştırabilir
.”(6)

Goethe’nin Strassburg’daki öğrencilik yıllarında hocası olan
Herder, onun Doğuya ve İslam kültürüne olan bakışını da derinden etkilemiştir. Bunun
sonucunda Goethe “Doğu Batı Divanı”nı yazmıştır. Bu eserde Goethe, “Bir nesil ki taşıyor yücelere önderini!”
dediği Hz. Muhammed için yazdığı kasidede şöyle söyler:(4)

Ve böylece bütün kardeşlerini,

Evlatlarını, hazinelerini,

Neşe saçan kalbiyle

Götürür bekleyen
Yaradana…

Hegel,  “Estetik I”
adlı eserinde bu şiiri şöyle betimlemektedir:

“Yalnız bu serlevha
bile bize şunu göstermektedir: Kayalardan fışkıran bir pınar, kayalıklardan
aşağı, derinlere bırakır kendini, köpüren kaynaklar ve çaylarla birlikte ovaya
iner, kardeş kaynakları yanına alır, geçtiği ülkelere isim verir, bastığı
yerlerde şehirler inşa edilir; sonra tüm bu harikulade güzellikleri,
kardeşlerini, sevgililerini, çocuklarını beraberine alarak ve neşe saçarak
kollarını açmış kendilerini bekleyen Yaradanın sinesine eriştirir; böylece
güçlü bir ırmak sembolüyle verilen Muhammed’in cesurca ortaya çıkışı,
öğretisini hızla yayması, öğretisini hızlıca yayması, tüm halkları bir din
altında toplamaya çalışması başarıyla tasvir edilir.”
(6)

Schiller ise “Neşeye!” adlı şiirinde Goethe’nin bahsettiği
neşe saçan bir gönül sahibidir. Sevgi ile dopdolu ve emin olarak çağrıda
bulunur:

Kollarıma koşun, gelin milyonlar!

Bütün dünyayı öpmek istiyorum şu anda,

Kardeşler, yıldızların üzerinde, cihanda,

İyi biliyorum ki sevgili bir baba var… (5)

1805’te Schiller, akciğer iltihaplanması nedeniyle yaşamını
yitirdiğinde Goethe “Kendi varlığımın
yarısını yitirdim”
derken duyduğu derin üzüntüyü yansıtır. Ruh sağlığı
ancak bir yıl sonra düzelebilecektir.

Bu arada Schiller’in mezarı ile ilgili tartışmalar o kadar
yoğunlaşır ki 1826 yılında mezarı açılır ve cesedin onun olmadığı anlaşılır. Daha
sonra bulunan mezarı düşes Anna Amalia Kütüphanesi’nin bahçesine getirilir. Bu
sırada Goethe’nin kafatasını ödünç aldığı ve masasının üzerine koyarak  “Schiller’in Kafatasını İncelerken” adlı bir
şiir yazdığı söylenir. 1827 yılında Weimar mezarlığına gömülür. Goethe de
öldükten sonra aynı mezarlığa gömülecektir.

Bu iki büyük şairin anısına yapılan heykel, Weimar’da
bulunmaktadır. İkisi birlikte barışın sembolü olan defne dalını tutmaktadırlar.
Ne yazıktır ki Almanya ve Avrupa, ancak iki dünya savaşı geçirdikten ve
milyonlarca insanın kanı döküldükten sonra barışın önemini anlayacak ve Avrupa
Birliği adı altında birleşeceklerdir.

Avrupa Birliği’nin kendi özel marşı olarak Schiller’in tüm
insanları kardeşliğe çağıran “Neşeye!” adlı şiirini koroya söyleten Beethoven’in
9. Senfonisini seçmesi de ayrıca çok anlamlıdır.


Kaynakça:

  1. Salah Birsel, Goethe: Işık… Biraz Daha Işık 
  2. Doğan Göçmen, Friedrich Schiller, ‘İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine Mektuplar’ ve Ahlâklı Bir Uygarlık Arayışı  https://dogangocmen.wordpress.com/2016/08/31/friedrich-schiller-insanin-estetik-egitimi-uzerine-mektuplar-ve-ahlâkli-bir-uygarlik-arayisi/
  3. http://goethetc.blogspot.com/2010/02/goethe-and-schiller-and-french.html
  4. Goethe, Doğu Batı Divanı, çev. Senail Özkan         
  5. Burhanettin Batıman, Felsefe ve Şiir  
  6. Hegel, Estetik I