Bir 7. Yüzyıl Ütopyası

Ütopya - 2018

Medine Vesikası Örneği Üzerinden  21. Yüzyılda Çoğulculuğa (Ortak Yaşama) Dair Düşünceler 

“Hukuka, toplumun sosyal ihtiyaçlarının ahlâk ve adalet ölçülerine göre karşılandığı bir toplumsal yaşama düzeni olarak bakılabilir. Bu düzen, bir takım reel ve ideal değerler üzerine kurulur. Toplumun içinde bulunduğu şartlar reel değer ölçülerinin, etik ve adalet ise ideal değerlerin kaynağıdır. Bu bağlamda “hukuk devleti”, bir hukuku olan devlet olmayıp, tam tersine, ideal değer yargılarına göre belirlenmiş olan adalet ilkesini herkese eşit uygulamayı hedefleyen devlettir. Adalet, hukukun nihaî hedefidir.”[1]

Yedinci
yüzyılda Medine Vesikası’nın oluştuğu şartları incelerken ağırlıkla hukuk
okumalarına yönelmem gerekti. Ortak yaşam ve farklılıkların bir arada yaşaması
dediğiniz anda tüm insanları kapsayan hukukî düzenlemelerin zorunluluğu ortaya
çıkıyor. Aynı soruyu bugüne ve geleceğe yönlendirdiğinizde yedinci yüzyıldan
farklı sorular yok ortada. Üstelik de o zaman sadece bir bölgeyi (Medine)
kapsayan bir barış çabası, bir ütopya, bugünün şartlarında tüm teknolojik
gelişmelerin sonucunda bölgesel kalamayacak bir kapsamda olmak zorunda.

Öncelikle
7. yüzyıl koşullarından başlarsak, Hz. Muhammed’in, Mekke’de yaşadığı
olumsuzlukların sonucu Medine’ye sığındıktan hemen sonra, muhacirlerle (hicret
edenler ile) Medineli Ensar’ı (muhacirleri kabul edenleri) ikişerli kardeş
yapması çok önemlidir: “Kanınız kanımız,
dostluğunuz dostluğumuzdur.”
Hatta bu “kardeşleşme” çağrısı sırasında
kendisi de Hz. Ali’nin elini tutacaktır. Medine’de yaşayan topluluklar arasında
birçok anlaşmazlıkların hüküm sürdüğü dönemde, Mekke ve Medineli Müslümanların
yardımlaşma ve dayanışması, aralarındaki sulh ve huzur Mekke’de yaşayan diğer
toplulukların dikkatini çeker.[2]

Hicretin
ilk zamanlarında Hz. Peygamber nüfus sayımı yaptırır. Araştırmacılara göre
Medine’de 1500 Müslüman, 4000 Arap ve 4000 Arap müşrik, 50 Hristiyan, 4000
Yahudi vardır. Medine, hicretten sonra genel olarak Evs ve Hazreç kavimleri,
Yahudilerden de 3 güçlü kavimden ve müşrik/putperestlerden, azınlık olarak
da Hristiyan bir topluluktan oluşuyordu. Aralarında anlaşmazlıklar ve savaşlar
eksik olmuyordu. Bu 2 büyük Arap kavminin Yahudilere karşı üstünlük kurma
ve kendi aralarındaki anlaşmazlıklara çözüm bulabilme ümidiyle Hz. Peygamber
ile hareket ettikleri anlaşılmaktadır. Vesika toplam 27 kavm ve aşiretin imzasıyla
oluşmuştur.

Vesika
47 maddeden ibarettir; maddelerin 1-23 arası Müslümanlarla, 24-47 arası ise
Medine’de yerleşik olan Yahudi kavimleri ve azınlıklarla ilgilidir. Sayı
itibariyle az da olsa Hristiyan unsurundan da bahsedilmesi farklı din mensuplarının
katılımı açısından önemlidir. Vesikada geçen maddeler ile ilgili genel hususlar
şöyledir:

Bu
sözleşmenin zimmete dair maddelerinde, gayrimüslimlerin can, namus ve mal
güvenliklerine yönelik tehlikeler karşısında Müslümanlar garantördür.
Gayrimüslimler ise Müslümanların tâbî olduğu hukukî hükümlere tâbîdirler. 

Herkese
dinleri ne olursa olsun eşit hukukî hükümler uygulanır. Çünkü bu tür hükümler
insan (kul) hakları kapsamında değerlendirilir.

Medine
vesikasına göre Hz. Peygamber ihtilafların çözümünde hakem kabul edilmektedir.
Burada hâkim ile hakem arasındaki fark önemlidir; kendileri hakkında neye göre
hüküm verilmesini istediklerini sorduktan sonra Peygamber’in, zina eden iki
Yahudi hakkında Tevrat’taki kısas yasasına göre hüküm vermesi[3], hakem olarak hüküm vermenin
tipik örneğidir.[4] Aynı şekilde Hristiyanlara
da Kutsal Kitap’a göre, paganlara atalarının törelerine göre hüküm vermesi ve
tüm bu farklı hükümlerden hareketle ortak bir antlaşmanın yazılması, ortak bir
anayasada mutabık kalınması Medine Vesikası’nın temelini oluşturur.

Paralel
olarak, devletin hâkimiyet anlayışı yerine katılım esasına göre yönetilmesinin
de bir örneğidir.[5]

Vesikada
tüm sosyal topluluklar arasında eşitlik prensibi vardır.

Ayrıca
önceden suç ve cezalar tüm kavmi sorumluluk altına sokmasına karşılık bu
antlaşmada suç ve ceza ferdîdir. 

Irk,
kültür ve din ayrımı gözetmez, hukukun üstünlüğü benimsenmiştir. 

Sosyal
yardımlaşma esası getirilmiştir. 

Herkese
inanç hürriyeti verilmiştir. 

İnsan
haklarının ve sosyal adaletin üstünlüğünü gözetirken, vesikaya dâhil olan tüm
toplulukların isimleri teker teker yazılmış ve bunların dinî ve etnik
kimlikleri kabul edilmiştir.

Örneğin,
Atina şehir devletinde siyasi katılım şehir halkının çok azına dayandığı halde,
Medine’deki şûrâ (danışma meclisi) anlayışıyla toplumun tüm kesimlerini içine
alan bir uygulama getirilmiştir. Vesikanın ortaya koyduğu uygulama gerek
İskender gerekse Roma İmparatorluğu’ndaki, devleti toplumdan bağımsız, ayrı bir
güç olarak gören anlayıştan farklıdır.[6]

O
zamana dek adı Yesrib olan şehrin bu anayasa ile birlikte adının Medine-i
Münevvere (Aydınlanma Şehri) olarak adlandırılması, şehrin yönetiminin hukuka
yaslandırılması, Medine vesikasının önemini imler. “Vesika, zamanının şartlarıyla dönemsel, ancak ilkeleriyle evrensel ve
zaman üstü özelliklere sahiptir.”
[7]

İlk
anayasa olarak kabul edilmesi, kapsamının genişliğine de atfedilmektedir;
topluluklar arası ilişkiler ve buna bağlı olan ekonomik, ticari, siyasi, sosyal
ve dinî konular, çok hukukluluk, savaş hukuku, sosyal yardımlaşma, eşitlik,
adalet, can ve mal güvenliği, inanç özgürlüğü, sözleşmeye bağlı kalma esasları,
devletin yetki ve görevleri, vatandaşlık ve devletin savunulması. Bir yandan
Medine vatandaşlığı ile Mekke müşrikleri ve müttefiklerinin ortak düşman kabul
edilmesi, Medineliliğin bağlayıcı esas olduğunu ortaya koyar. Vesikada
Medine’nin sınırları çizilir. Belde “dârü’l-eman” olarak geçer. Buradaki
dârü’l-eman ifadesi yukarıda da bahsedilen kapsamda, insan haklarının güvence
altında olduğu belde anlamına gelir.[8]

Bugün
durduğumuz küreselleşme noktasında dârü’l-eman, sadece Medine ile sınırlandırıldığı
kapsamı aşmalı, insan haklarının güvence altında olduğu belde artık tüm dünyayı
içine alacak bir beldeye erişmelidir. Hz. Muhammed’in Medine döneminde
indirilen en güzel ayetlerden biri şöyledir: İnsanlar tek bir
ümmet idi, kimi iman kimi küfre düşmek suretiyle ihtilafa düştüler”
[9] “Onlar tefrikaya düştüler, birbirlerine karşı gruplaştılar, ayrıştılar. Ama
ayrılıktan uyuşmaya, çokluktan birliğe, düşmanlıktan sevgiye davet edildiler.”
[10]

Avrupa’da
uzun yıllar süren çatışmalardan sonra demokratik ve çok partili sistem, ifade
ve örgütlenme özgürlüğü, devletin tâbî olduğu hukukun üstünlüğü ilkesi ile
kuvvetler ayrılığı prensipleri, 1215’te imzalanan Magna Carta’da görülür. Ancak
çok önemli bir eksiklikle; bu anlaşmada insanın din ve inanç özgürlüğüne yer
verilmemiştir.

Farklı
inanç, ırk ve topluluklara ait insanların kendi yaşamlarına müdahale ve dayatma
olmadan, aynı hukuk altında barış ve dayanışmayla yaşama ütopyası, temel olarak
çeşitliliğin zenginliği için farklılıkların kabulünü talep eder. 

Osmanlı
İmparatorluğu’nun hukuku altında yaşam da Medine Vesikası’na benzer prensipler
üzerine kurulmuştu; kendi hakikatini yaşarken bir üst hukuka bağlı kalmak, iç
ve dış güvenliğin sağlanmasında işbirliği yapmak gibi.[11]
Buradaki önemli ayrım; gerek Atina şehir devleti, gerek Roma, gerek Osmanlı
imparatorlukları benzer yaklaşımları kendi yönetim sistemlerinde uygulamışlarsa
da, yönetimleri altında olanlara hükmettikleri için karşılıklı rıza ve eşit
şartlar altında bir uzlaşmadan söz edemeyiz.

Kant: İnsan türü için en
büyük sorun evrensel adalet yaptırımını uygulayacak bir yurttaşlar topluluğuna
ulaşmaktır.”
İşte bu gayeye yönelik bir değişim
yaratabilmek için günümüzde de bir dizi anlaşma imzalanmıştır:

·
Birleşmiş Milletler Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi (10.11.1948)

·
Medeni ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve Ekonomik, Sosyal, Kültürel
Haklar Uluslararası Sözleşmesi (16.11.1966)

·
Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi (7.11.2000) (Sadece Avrupa halklarıyla sınırlıdır)

UNESCO
ve ILO Ayrımcılık yasağı ve etik ilkelere dair çeşitli sözleşmeler.

Birleşmiş
Milletler topluluğunun düzenlediği Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi, 2. Dünya
Savaşı sonrası toplumların bir arada yaşayabilmesinin hukuki ve etik değerler yollarla sağlanması ve tüm toplumların katılımı
ve fiilen uygulanması talebinin projesidir. Her ne kadar bu bildirgeyi
imzalayan her devlet için BM belgesindeki istemleri yerine getirme zorunluluğu
varsa da, BM’in bu maddelerin yerine getirilmesini denetleyecek gücü olmadığı
için, aksi uygulamaları kınamaktan öte bir yaptırım gücüyle donatılmış
değildir. Bu açıdan da Vesikanın değeri daha da önem kazanıyor; bir süreliğine
olsa da tüm imzalayanlar tarafından sadakatle uygulanmış ve yaptırımları olan
bir antlaşma, bir yerde ideal reel ile buluşmuştur.

BM
bildirgesinde kaleme alınan bazı haklara gereken önemi verebilmek amacıyla yeni
düzenlemeler yapılmış ve BM Beyannamesinden sonra 1966’da yazılıp, uygulamaya
geçmesi 10 yıl süren iki sözleşme;

1)
Medeni ve Siyasal Haklar ve

2)
Ekonomik, Sosyal, Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmeleri, bazı genel
maddelerde belirtilen hakların kapsamının genişletilmesi ve detaylandırılması
amacıyla hazırlanmıştır. İlk sözleşmede temel olarak medeni ve siyasal
haklardan oluşan yükümlülüklerin ihlallerini takip etmek üzere İnsan Hakları
İzleme Komitesi’nin faaliyete geçirilmesi, ikinci sözleşmede ise, halkların
kendi kaderlerini tayin hakkı, adil ve uygun bir işte çalışma, sendika, sosyal
güvenlik, ailenin korunması, sağlık ve yaşam standardı, ücretsiz temel eğitim,
kültürel yaşamını sürdürebilme (bilimsel ve sanatsal ürünlerin özgürce
oluşabilmesi, oluşan maddi manevi çıkarların korunması) için gereken haklar
belirlenmiştir. Ancak medeni ve siyasal haklar büyük ölçüde devletlerin ortak
değerleri olarak kabul edilmekte olup, ekonomik, sosyal ve kültürel haklar ise
devletlerin taahhüt vermekten kaçındıkları, yerine getirilmesi masraflı haklar
olarak görüldüğü için bu konuda da uygulamalar son derece yetersiz kalmaktadır.[12]

Evrensel
İnsan Hakları Beyannamesi’nden çok daha önce Atatürk, “Bugün bütün dünya ulusları aşağı yukarı akraba olmuşlardır ve olmakla
meşguldürler. Bu nedenle insan mensup olduğu milletin varlığını ve saadetini
düşündüğü kadar, bütün dünya milletlerinin huzur ve refahını düşünmeli ve…
buna katkıda bulunmak için elinden geldiği kadar çalışmalıdır. Dünyada ve dünya
milletleri arasında barış, dayanışma ve iyi geçim olmazsa, bir millet kendi
kendisi için ne yaparsa yapsın, huzurdan mahrumdur. İnsanlığın hepsini bir
vücut ve bir milleti bunun bir uzvu kabul etmek gerekir”
[13]
demişti.

İnsanlığı
talep etmemiz gerekiyor. Her bir bireyin özgür ve onurlu bir yaşam beklentisi,
hukuksal düzen aracılığıyla güvence altına alınmış olmalıdır. Bugüne kadar olan
tecrübemiz, bunun için sürekli bir çaba ve emek gerektirdiğidir, sürekli içinde
bulunduğumuz cehalet, bağnazlık, kaba güç zamanlarına karşı durabilmek,
münevver bir dünyada yaşayabilmek için.

Metin
Bobaroğlu’nun sözleriyle: “Dünya
devleti oluşmalıdır ki, o zaman bir dünya milleti oluşabilsin. Hümanitas, yani insan, evrensel hukuk altında özgür ve eşit olabilir.”

Bugüne
geldiğimizde artık insan topluluklarının ortak yaşam ütopyasına yapay zekâ
dediğimiz bir başka öge daha eklenecek gibi görünüyor.

Yapay
zekâ, teknolojilerinin ilerleme sürecinde öncelikle insan bedeninin uzun yaşama
sahip olabilmesi amacıyla biyonik eklemeler ve sonrasında da insan zekâsının ve
hafızasının tamamen yapay bir bedene aktarılması olarak düşünülebilir. İnsanın
düşünceden ibaret bir varlık olduğu anlayışı üzerinden yola çıkarsak gelecekte
bir zaman diliminde bu biyolojik bedenden ve onun ihtiyaçlarıyla, kullanım
detaylarıyla ilgilenme zorunluluğunu taşımamak, anlama yönelik bir hayat
sürdürme talebini destekleyecektir denilebilir.

Bugünlerde, yapay zekâ konusundaki teknik tartışmaların
merkezinde hukuki ve etik değerler var.
Yapay zekâya teslim edilmesi beklenen çeşitli iş alanlarında (örneğin sürücüsüz
araçlar gibi) sorunlar çıktığı zaman uygulanması gerekli hukuksal düzenlemeler
üzerinde çalışılmakta. Cyborg hakları üzerine öneriler (BM İnsan Hakları
Beyannamesi’ne ek olarak insanların dijital teknolojiler ve internet konularında
genişletilmiş haklarının korunması) yayınlandı.[14]
Teknik ve hukuksal düzenlemeler dışında, yapay zekânın tüm insanlığı temsil
edebilmesi için, insana dair tüm çeşitliliğinin kapsanması için çalışılmakta.[15]
Microsoft’un düzenlediği son konferansta yapay zekâ alanındaki sorumluluklarımız,
değerler sistemi, adil olmak ve şeffaflık konuları tartışmaya açıldı.

Teknoloji,
insanın hem yaratıcı hem de yok edici taraflarını güçlendirerek ortaya çıkartıyor.
Uranyumun en etkin enerji üretimi kaynağı olduğu kadar, insanlığın gördüğü en
etkin kitlesel imha silahı olması örneği gibi, robot ve yapay zekâ alanındaki
tüm sorular da Çağlar Ersoy’un belirttiği gibi, aslında teknoloji kullanımının
amacına yönelik, yani “daha da temel olarak insanın bilim ile ilişkisinden
kaynaklanıyor”.

Yapay
zekânın da hayata dâhil olmak üzere olduğu bu yeni çağda, evrensel hukuk altında,
yapay zekâ çalışmalarının doğru bir rotada ilerlemesinin yolu özgürlük,
hoşgörü, bilgiye ve farklılığa saygı gibi değerlerin toplum tarafından
benimsenmesi ve yaygınlaştırılması için çalışmaktan geçiyor. İnsanlık olarak
biz bu değerleri istisnasız şekilde uygular ve yüceltirsek, yapay zekânın da bu
değerleri takip etmesini umabiliriz. Robotların bir anlamda ebeveynleri ve
yaratıcıları olarak, onların hayata katılımı üzerinden insanlığın değerlerini,
aslında onları insanlığın kendi aynası olarak göreceğiz.[16]

Yapay
zekâ bir anlamda insanın yarattığı Âdem, yeryüzünde yarattığı halife olacaktır.[17] Daha şimdiden sorumluluk
almayı, inisiyatif kullanmayı, irade kullanarak eylemlerini seçmeyi, hatta
hayal kurmayı[18] bile öğreniyor. 

İnsanlık
tarihi boyunca, Medine Vesikası ile başlayarak 20. yüzyılda Birleşmiş Milletler
İnsan Hakları Beyannamesi ile süregelen bir ortak yaşam ütopyası, nihayetinde,
güzel Hz. Muhammed’in de dediği gibi “bir güzel ahlâka” bağlanıyor. 

Ahlâkın
güvence altına alınması ise hukukla mümkün kılınmakta.[19]
İşte ancak bundan sonrasında barıştan söz edebiliriz, ancak o zaman özgürlük
ideasını gerçek kılabiliriz.

Bunları
yapamadığımız sürece de her dönemde “Savaş, hoşunuza
gitmediği halde size farz kılındı”
[20] ayeti
hükmü tekrarlanmaktadır.

Bu yazıyı
bir duayla bitirmeyi isterim, İsmail Emre’nin güzel sözleriyle: “Az kaldı. Dünya ve insanlık için çok güzel sulh ve sükûn devresi geliyor.
Bütün dünya bu mesut devreye doğru gidiyor. Hangi milletten ilâhî şefkat zuhûr
eder ise, diğer milletleri kardeş gibi görürse, o millet büyür. İnsanlara
‘tevhîd’ gözlüğü ile bakarsak, hepsinin Âdem ile Havvâ’nın çocukları olduklarını,
yani kardeş olduklarını görürüz. Onları parça parça eden ve birbirlerine düşman
yapan şey, milliyet ve din farklarıdır. Yakın bir tarihte insanlar ve dinler
birleşeceklerdir.”
[21]

Tüm kalbimle, Âmin.


Dipnotlar:

[1] Aral, Vecdi, Hukuk ve Hukuk Bilimi Üzerine,
İstanbul, 1971, s.9-11, 24-25.

[2] Güneş, Ahmet, Medine Vesikasının İslam Hukuku Açısından Kaynak Değeri.

[3] Kitab-ı Mukaddes, Tesniye 19:21

[4] Yıldırım, Mustafa, İslam ve Medeni Yargılama
Hukukunda Tahkim, İzmir2002,
73-75.

[5] Güneş, Ahmet, Medine Vesikasının İslam Hukuku Açısından Kaynak Değeri, Ekev Akademi Dergisi, s. 217.

[6] Kelebek, Mustafa, CÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sivas 2000; Hamidullah, Muhammed, İslam Anayasa Hukuku, s. 95.

[7] Bulaç, Ali, Medine Vesikası, Yeni Zemin, 39.

[8] Özkan, Mustafa, Medine Vesikası Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi İslam Tarihi ve
Sanatları Anabilim Dalı.

[9] Kur’an-ı Kerim, Bakara Suresi 2/213. Hasan Basri Çantay meali.

[10] Kur’an-ı Kerim, Bakara Suresi 2/213. İbn’ül Arabî, Tevilat.

[11] Bobaroğlu, Metin, Anadolu Aydınlanma Vakfı
konuşmaları.

[12] Peerzade, Rabia İlay Akbulut, Ekonomik,
Sosyal ve Kültürel Hakların İkincilleştirilmesinin Bir Nedeni Olarak “Aşamalı
Sağlama” Kavramı
; Alston,
Philip / Quinn, Gerard (1987) ‘The Nature
and Scope of State Parties’ Obligations under the International Covenant on
Economic, Social and Cultural Rights’
Human Rights Quarterly, V: 9, s. 159-16.

[13] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma
Merkezi, 1937, Romanya Dışişleri
Bakanı Antonescu ile görüşmesinden
, Ankara, C. II, s. 324-327.

[14] Balkan, Aral, https://cyborgrights.eu

[15] Gebru, Timnit, MIT
Technology Review
March/April 2018 Vol 121 no.2 s. 30.

[16] Ersoy, Çağlar, Robotlar
Yapay Zekâ ve Hukuk
, Oniki Levha Yayıncılık, 2017, 190-192.

[17] Bobaroğlu, Metin,
Anadolu Aydınlanma Vakfı konuşmaları.

[18] Goodfellow, Ian,
MIT Technology Review, The GAN
Father, March/April 2018 Vol. 121 No.2 s. 49 

[19] Bobaroğlu,
Metin, Anadolu Aydınlanma Vakfı konuşmaları.

[20] Bakara 217,
Diyanet İşleri Meali.

[21] İsmail Emre Sohbetleri, Nisan 1952, www.ismailemre.net