Bilimsel Estetik

Sayı 9 - Estetik Sorunu

Eski dönemlerden beri estetik üzerine pek çok düşünceler üretilmiştir. Soyut ve düşünsel bir “estetik değer” düşüncesi çok eski dönemlerden beri ileri sürüle gelmiştir. Ancak bu tür bir düşüncenin bilimsel temeli var olabilir mi? Özellikle pozitif bilim açısından bu konuya ne tür bir yaklaşım yapılabilir ve ne gibi ölçütler veya kriterler getirebilir? Benim özellikle ilgilendiğim ve kendimce inceleyeceğim konu bu ölçütler ve kriterler konusu olacaktır.

İnsan doğa içinde var olan ve bulunduğu zaman ve mekândan etkilenen kültürel bir varlıktır. Bulunduğu kültürün maddi objelerinden (nesnelerinden) etkilenir ve onlardan yararlanarak yeni nesneler üretir. Örneğin kuzey kutbuna yakın yaşayan İnuik (Eskimo) halkının kültüründe mors dişlerinden veya bulabildikleri nadir sert taşlardan küçük heykeller üretmek vardır. Yaptıkları kültürel sanat eserleri ise yine kendi çevrelerinde yaşayan kutup ayısı, mors, fok, kurt veya balina gibi hayvanların heykelleridir. Onların estetik duygusu bu tür yapıtlar oluşturmalarını gerekli kılar.

Şu halde “nesneleşmiş estetik” sanatı oluşturur. Sanat yapıtının estetik değeri ise onun güzelliğini ifade eder. Sanat yapıtı ne derece güzel ise o derece değerlidir. Ancak maddî değer tamamen yerel zamana ve mekâna bağlı olduğuna göre güzellik de izafi (rölatif) olmaktadır. Temelde estetik değeri olan bir sanat eseri belli bir zaman aralığında ve belli bir kültürde değer görmese dahi farklı bir zaman ve mekanda mutlaka değer görür. Örneğin İspanyol sömürgeciler Güney Amerika’ya gittiklerinde Maya ve İnka eserlerinin değerini hiç anlamamışlardır. Pek çok altın sanat eseri eritilmiş, kitaplar ve el yazmaları ise yakılmıştır. Oysa ki bugün geri kalan Maya ve İnka eserleri müzelere konmakta büyük değer görmektedir.

Güzellik her ne kadar zamana ve mekâna, bağımlı kültürel bir değer olsa da estetik denilen soyut kavramın dışa vurmuş, halinden başka bir şey değildir. İster doğal, isterse yapay olsun bir olguya güzel diyebilmemiz için mutlaka duyu organlarımızın filtresinden geçmesi gerekir. Bir resmi görmeden ona güzel diyemeyiz. Bir müziği duymadan ona güzel diyemeyiz. Şu halde estetik ile güzellik arasındaki temel fark estetiğin soyut (abstrakt) güzelliğin somut (concrete) olduğudur.

Ancak her somut nesne güzel değildir. Güzel olabilmesi için belli miktarda estetikten pay almış olması gerekir. Soyut olan ve sözle ifade edilemeyen bir “estetik kavramı” yerine şu soruyu sormak istiyorum. Estetiğe bilimsel olarak yaklaşılabilir mi? Şu noktada bilimin bir tarifini yapmak yerinde olur sanırım.

Bilim, deney ve gözlemlerin gerisinde yatan veya gizli olarak duran ortak özellikleri sistematik bir bütünlük içinde açıklamaya çalışan bir disiplindir. Her deney veya gözlem duyularımıza hitap etmek zorunda olduğuna göre sonuç itibariyle her bilimsel açıklama sübjektif bir yapı olup insan şuurunun ürünüdür. Bu açıdan insandan bağımsız nesnel (objektif) bir bilimden söz edilemez. Daha da ileri bir iddia ile insandan bağımsız nesnel bir dış dünyanın varlığından da söz edilemez. Eğer birçok kişi aynı dış dünyanın varlığı üzerine anlaşılıyorsa bunun nedeni yaratmış oldukları zihinsel modelin aynı olmasından dolayıdır. Bu zihinsel model ise insana, farkına bile varmaksızın, çevre ve toplum tarafından “ortak kültür” olarak işlenir, kabul ettirilir.

Ortak kültürün kabulleri varsayımları değer yargıları tercihleri ve tabuları olabileceği gibi güzellik ölçüleri ve estetik anlayışı da vardır. Şu halde bilimsel bir yaklaşım yapmak istersek kültürler aşırı veya farklı kültürlerde ortak olan özelliği bulup çıkarmamız gerekir. Zira bilim deney ve gözlemlerin gerisinde yatan ortak özelliklere yönelir ve farklı gibi görünen fenomenleri ortak kanunlar halinde birleştirir.

Bu noktada M.Ö. 540-480 yılları arasında yaşamış olan Efesli Herakleitos’un sözünü hatırlayalım. Herakleitos: “Bir şeyden bütün şeyler ve birçok şeyin kökeninde duran tek şey” derken işte kültürden bağımsız ortak öğe (fenomen) üzerine dikkati çekmek istemiştir. Burada İbn-i Arabî’nin “Vahdet-i Vücud” felsefesini hatırlatmak isterim. Esasında tek bir yaratıcı vardır ve tüm yaratıklar O’nun bir görüntüsünden başka bir şey değildir. Bilim ve bilimsel düşünce ise Tanrısal bir yaratık değil, insanın şuurundan doğan tutarlı ve mantıklı bir yapıdır. Şu halde üç farklı bölgeden söz edebilir.

  1. Bilinen ve algılanan nesneler bölgesi. Burada nesne ile en geniş anlamda duyularımıza hitap eden her şey kastedilmektedir. Örneğin bir müzik parçası maddî bir özellik taşımadığı halde, kulağımıza hitap ettiği için, bir nesnedir.
  2. Bilinebilir nesneler bölgesi. Bu bölgede henüz yanıtı bilinmeyen fakat bilinmesi kuramsal olarak mümkün olan veya ilerde bilineceği ümit edilen sorular vardır. Örneğin bugün doğa bilimlerince henüz açıklanamamış birçok gözlem vardır ki biz onlara ilerde tutarlı bir açıklama getirileceğini sanıyoruz ve bekliyoruz. Bilimin uğraşı alanı bu bölgedir.
  3. Bilinmesi mümkün olmayan nesneler bölgesi. Bu bölge diğer iki bölgenin temelini oluşturan (gerisinde duran) arka plan olarak düşünülebilir. İnsan egosu bu bölgeyi yok sayar veya varlığını kabul etmek istemez, zira asla bilinmesi mümkün olmayacak nesneler karşısında acizliğini kabul etmesi gerekir ki bu da insan egosu (benliği) için oldukça zordur.

Kültürel anlamda “batı” işte bu üçüncü bölgeyi görmek istemediğinden Nesnellik, Pozitiflikİndirgeyicilik ve Yerellik varsayımlarına sıkı sıkıya yapışmıştır. Geliştirmiş olduğu 20. yüzyıl sanatı da bu görüş ve inançların (varsayımların) ürünüdür. “Var ol, kendini belirt, ortaya koy, ifade et” türünden istençler sonunda varoluşçu bir sanat ortaya çıkmıştır. Bu yaklaşımı da yadırgamamak gerekir zira sanatçı kendi dönemini ve döneminin kültürünü yansıtır. Aksi takdirde marjinal kalır ve ön saflarda yer alamaz. Günümüzün sanatı, ağırlıklı olarak, tüketime dönük, kısa vadeli ve biraz da “üstünkörü” özellikler içermektedir. Artık eskiden olduğu gibi, bir ömür süren sanat eserleri yaratmak ne arzulanmakta ne de değer görmektedir. Ancak, ne derece yüzeysel görünse de, günümüz sanatında dahi estetik değerler belirtmektedirler.

Benim aradığım ise bu tür yüzeysel bir görüntünün ardında yatan ortak özelliğin ne olabileceğidir. Tek kelime ile ifade etmek gerekirse bu özelliğe Simetri demek yerinde olur sanırım. Eğer bir nesne veya olgu (fenomen), kendisine uygulanan bir veya birkaç dönüşüm sonucunda tekrar eski haline dönüşüyorsa o nesne veya fenomen simetriktir. Simetri ya açıktır, kolayca algılanabilir veya gizli, örtülüdür. Açık simetriye örnek kar kristalleridir. Genelde 6 uçlu olan kar kristallerinde 60 derecelik çevirme simetrisi vardır. Yani her 60 derecelik çevirmeden sonra kristal gene eski halinde gözükür. Kar kristallerinde herkesçe beğenilen estetik bir yapı olduğu kuşkusuzdur. Ayrıca insan tarafından değil, doğa tarafından açıklanamaz bir simetri içinde yaratılan ve süratle erimelerine rağmen her gördüğümüzde bizi hayran bırakan bu kar kristalleri simetri ile güzellik arasındaki bağı açıkça ortaya koymaktadırlar.

Doğada hem açık hem de gizli simetri vardır. Örneğin hem ses hem de ışık dalgalarla yayılır. Kendini her periyodun sonunda tekrarlayan dalgalar. Simetrik bir yapı içerirler. Bu simetrik yapıyı modüle ettiğimizde (kendi arzumuza göre şekillendirdiğimizde) ses dal dan söz ve müzik üretiyoruz. Ortaya çıkan sesler güzel veya çirkin olabilir, ancak her çıkan sesin geri planında gizli ve matematiksel bir simetri vardır. Akustiğin temelini kuran Pythagoras’a göre müzik, matematiğin bir parçası idi. Pythagoras bir telin uzunluğu ile sesin yüksekliği arasındaki ilişkiyi matematiksel olarak saptamıştı.

Platon (Eflatun) ve Konfiçyus müziğe ahlâkın parçası olarak baktılar. Eflatun’a göre göksel (ilahi) müzikte yankılanır, ritm ve melodi gök cisimlerinin devinimlerini taklit eder. Yani müzikteki ritim (kendini tekrarlayan tempo) melodinin altında duran simetrik yapı olup gök cisimlerinde de aynen görülmektedir. Gezegenler güneşin etrafında periyodik yörüngelerde dolanırlar. Örneğin dünyamız eliptik bir yörüngeye sahip olduğundan yörünge boyunca hızı değişkendir. Güneşe yakınken daha hızlı, uzakken daha yavaş hareket eder. Bunun nedeni ise “dairesel simetri” olup bilimdeki tanımı “açısal momentumun korunum kanunu” şeklindedir. Bize aşikâr olmayan, gizli simetri açısal momentum denilen bir fiziksel büyüklüğün sabit kalması yani her an kendini tekrarlamasıdır. Bunu en açık olarak buz pateni yapan dansçıların dönme hareketinde görürüz. Kollarını yana doğru açıp döndüklerinde yavaş, kapatarak döndüklerinde ise hızlı bir şekilde dönerler.

Dönme hareketindeki bu gizli simetriyi ilk görüp yaşamına uygulayan Mevlânâ Celâleddin Rumî’dir. Türkistan’ın Belh şehrinde doğup (1207-1273) Konya’ya göç etmiş olan Mevlânâ hem şiir söylüyor hem de dönerek dans ediyordu. Sema denilen bu dönüşte Mevlânâ ilahî simetriyi yansıtarak, tüm evrende en temel hareketin dönme hareketi olduğunu sezgisel olarak göstermiştir. Mevlânâ şiir, müzik ve dansı birleştirmekten öte insanlığa sevgiyi, barışı ve estetik güzellikleri öğretti. Peygamberimizin “Allah güzeldir, güzeli sever” inancı böylece Mevlânâ ile en yüksek düzeyine ulaşmıştır. Mevlevî dansındaki estetik güzellik seyircilere bir huşu ve huzur vermekle kalmamakta, evrende en önemli hareketin “bir merkez etrafında dönme hareketi” olduğu gerçeğini aktarmaktadır.

Nitekim, atomlarda da merkezde bir çekirdek ve etrafında dönen elektronlar vardır. Elektronların ve dolayısıyla her maddesel parçacığın hem dalga hem de parçacık özelliklerine sahip olması karşımıza yine gizli dalgasal simetriyi çıkarmaktadır. Işık ve ışığın her rengi ayrı bir dalga boyu ile titreşen dalgalardan ibarettir. Resim yapan ressam veya renkli camlarla güzel bir görüntü ortaya çıkaran vitray ustası farkına bile varmadan bu gizli simetriden yararlanmaktadır. Belki de gizli simetri bizde bulunan özel bir yetenektir ve estetik denilen soyut kavramın en temel öğesidir. Sanatçı asimetrik bir yapıt oluştursa bile arka planda simetrik temel, varlığını hep devam ettirmektedir. Resimde   “renk harmonisi var” dediğimizde, veya “bu müzik parçasında güzel bir harmoni var” dediğimizde, herhalde bu gizli simetriyi dile getiriyoruz. Harmoni dediğimiz uyum durumu aynı zamanda bir gizli denge içerir.

Örneğin, bir terazinin bir kefesine bir kilo meyve, diğer kefesine bir kiloluk bir demir koyduğumuzda, meyve ile demirin dengede durduğunu görürüz. Ancak ne meyve demire eşittir ne de demir meyveye. Sadece bir denge söz konusudur ve bu uyum, terazi ortadan kaldırılsa dahi, devam edecektir.

Her sanat eserinde gizli simetri (veya gizli uyum) üzerine kurulu bir yapı vardır. Bu yapı simetrik olmasa bile simetriden sezgisel olarak yararlanılmıştır. Yararlanma ne derece fazla ise sanat eseri o derece fazla estetikten payını almış sayılır. Şu halde sezgisel olarak oluşturulan sanat eseri ne derece sanatçının malı olarak görülebilir? Büyük sanat eserlerinde hep Tanrı aşkı ön plana çıkmıştır. İlahi aşk insana ayrı bir zevk, ayrı bir kuvvet ve yaratma gücü verir. Bir başka deyişle ilahi aşk arttığında benlik yok olup sanatçı bir emanetçi durumuna geçer. Tanrıdan alıp sanatına yansıtır. Örneğin, Mevlevilerin sema dansında bir avuç göğe doğru açılmışken diğer avuç yere dönüktür. Bu hareketle Mevlevi “Ben Allah’tan alıp kullara aktaran bir emanetçiyim” mesajını vermektedir.

İşte bu yüzdendir ki eski sanat eserlerinin pek çoğunda imza yoktur. Özellikle Ebru sanatı ile ilgilenenler resmin nasıl çıkacağını tam olarak bilemediklerinden imza bile etmezler. Onlar “cüzi irade” ile resmi başlatmışlardır ancak son karar gene “külli irade”ye aittir. Büyük ressamlar da resme başlarken bir genel fikir sahibidirler ancak sonra çıkan eserde “külli irade”nin payı çoktur. Külli irade, bence, demin sözünü ettiğim “bilinmesi mümkün olmayanların bölgesi”nden kaynaklanan bir kuvvettir.

Müzikte özellikle doğaçlama denilen tür müzikte ayin olgu belirir. Mesela Taksim denilen türde bir makamdan başlar ve epey gezindikten sonra bir makamda sona erer. Aradaki doğaçlamada sanatçı her seferinde farklı bir müzikal gezintiye çıkar. İşte bu gezintide külli irade’nin payı büyüktür. Her makam ayrı bir simetri içerir, ayrı bir duygu yansıtır. Bu simetri üzerine kurulan müzik simetriden bağımsız değil onunla yoğrulup tam bir bütünlük arz eder. Türk müziğinde Makam ve Melodi girift bir şekilde birbirinin içine geçmiş durumdadır; oysa ki batı müziğinde ritim ile melodiyi ayırt etmek çok kolaydır. Batı müziği indirgeyici Doğu müziği bütünsel (globaldir). Ayrıca batı müziğindeki Oktav sistemi sesleri sekiz notaya ayırarak tam ve yarım seslerle müziği sınırlandırmıştır. Doğu müziğinde ise ayrıca çeyrek sesler vardır. Doğu müziğinde simetri daha gizli batı müziğinde ise daha belirgindir. Klasik batı müziğinin bu kadar fazla hayranının bulunması belki de simetrinin daha kolay algılanıp güzelliğine varılmasından ötürü olabilir. Doğu kültürlerinde müzik hem daha uhrevi hem de daha girifttir. Anlaşılması kolay değildir.

Örneğin 32 zamanlı ve 21 vuruşlu olan Muhammes, klasik Türk müziğinin büyük usullerinden biridir. Bu usulün iki mertebesi vardır. Daha çok 32/4’lük olan ikinci mertebesi kullanılmıştır. Bu usulle peşrev, kâr, beste, tevşih, na’t ve ilahiler bestelenmiştir.

Gizli simetrinin bulunduğu bir diğer sanat dalı şiir’dir. Gerek aruz vezninde gerekse hece vezninde kendini tekrarlayan bir yapı vardır. Bu tür bir simetrik altyapı hem şiire güzellik katar hem de müzikal bir hava getirir. Sözün hem anlam itibariyla hem de melodik olarak yüceleştiği tek sanat dalıdır, şiir.

Örneğin divan şairi Enderunlu Vasıf;

O gün endam bir al şale bürünsün yürüsün
Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün

Derken hem vezin, hem kafiye, hem de anlam olarak derin bir simetri ve estetik ortaya koymuştur. Birinci satırdaki “gül endam bir al şale” bürünürken gizlice “gülün kırmızı yaprağı” hatırlatılmakta, ikinci satırda şairin gönlü de aynen şal gibi yerlerde sürünmekte fakat durağan değil, yürüyen gül endamın peşinden gitmektedir. Ayrıca her iki satırın sonundaki ses uyumu kafiyeden öteye iki uzun sözcüğe yayılmaktadır. Arka planda duran gizli aruz vezni ise:

Failatün, failatün, failatün, feilün”dir.

Günümüzde her türlü simetriden kaçınılmakta ve asimetrik sanat moda haline gelmiş durumdadır. Modern şiirde ne vezin ne de kafiye bulunmaktadır. Benzer şekilde resimde “non-figüratif” (şekilsiz) akım tercih edilmektedir. Heykelde bile soyut heykel türleri anlamlı heykellerin yerini almaktadır. Ancak yine de hepsinde gizli bir simetri bulunduğu kanısındayım. Estetik olan ve güzel eser olarak değerlendirdiklerimiz de zaten bu türden gizli simetri taşıyanlardır.

Biraz da Türkçe’nin estetiğinden söz etmek istiyorum. Bir sözün bir-iki harfini değiştirip kafiyeli bir deyim üretmek hem anlam zenginliği yaratır hem de kulağa hoş gelir. Bu tür ifadeler Türkçe’de çoktur ve “tekrar simetrisi” içeren, kulağa hoş gelen, estetik deyimlerdir. Örnekler:

Açık-saçık, çoluk-çocuk, kırık-çıkık, tek-tük, sere-serpe, karış-kuruş, yorgun-argın, akça-pakça, takır-tukur, peş-peşe, ard-arda… vs.

Bir de zıt anlamlı sözcükleri tekrarlayarak “zıtların simetrisi” denebilecek deyimlerle anlam zenginliği üretilir. Örnekler: “Dosta-düşmana, er-geç, giren-çıkan, olur-olmaz, irili-ufaklı, gide-gele, aşağı-yukarı, bata-çıka, eninde-sonunda, inişli-çıkışlı…vs.

Bu tür “zıtların birleşiminden oluşan simetri dile hem zenginlik verir hem de anlam-derinliği (veya genişliği) oluşturur. “Bu iş er-geç olacak” dediğimizde, zamanı belirlemeden bir kesinlik ve kararlılık ortaya koyuyoruz. İfadede “er-geç” ile “mutlaka” arasında gizli bir anlam ortaklığını ima ediyoruz, ama belirgin olarak söylemiyoruz. Arif olan anlasın diye.

Türkçe yansımalı sözcüklerde de zengin bir dağarcığa sahiptir. Yansımalı sözcükler doğadaki sesleri taklit eden, “doğaya simetrik” sözcüklerdir. Örnekler:

Çatlak, patlak, fışkıran, öğüren,… gibi tek sözcükler veya mırıl-mırıl, şakır-şakır, gürül-gürül, gümbür-gümbür… şeklinde tekrarlı terimlerdir.

Görülüyor ki Türkçe simetri zengini oldukça estetik bir dildir. Bu simetri doğadan kaynaklanan bir öz yapı olup Türkçe’nin çok eski ve aynı zamanda çok doğal bir dil olduğunun işaretidir. Yansımalı sözcüklerin fazla oluşu o dili kullanan, veya geliştirmiş olan, toplumun doğa ile iç içe yaşamış ve doğal sesleri sözcük haline getirmiş olduğu sonucunu doğurur. Doğayı anlamaya ve bir miktar da taklit etmeye çalışan “pozitif bilimler”, aynen Türkçe gibi, doğadan etkilenen ve doğadaki simetrileri bulup çıkarmaya çalışan disiplinlerdir. Şu halde Türkçe’ye bilimsel ve estetik bir dil denilebilir.

Temel modern fiziğin esas amacı doğadaki gizli veya açık simetrileri ortaya çıkarmaktır. Modern bilimlerden Görelilik kuramında uzay ve zaman simetriktirler. Zaman aynen uzay gibi kabul edilmekte ve dördüncü boyut olmaktadır. Matematiksel olarak simetrilerle “Gurup Kuramları” ilgilenir. Örneğin, 4 boyutlu uzayın gurubu “Poincare” gurubudur. Elementer parçacıklar kuramı çeşitli simetriler içerir. Doğa kuvvetleri arasındaki simetrilere “Gauge simetrileri” adı verilir. Parçacık fiziğinin temel simetrisini “Lie Gurubu”nda görürüz. Bu ad Norveçli matematikçi Sophus Lie’den kaynaklanıyor. 1970 yılında ileri sürülen süper simetri ise 10 boyutlu (6 boyut gizli) “süperstring” (süper sicim kuramı) ve bu kuramın alt guruplarını oluşturan “supergravity” (süper çekim kuramı), “elektroweak theory” (elektro magnetik ve zayıf etkileşimleri birlikte açıklayan kuram) kuramlarını içermektedir.

Bilim adamları simetrik olarak belirmeyen ve birçok olgunun geri planında duran gizli simetriyi araştırmışlar ve bu arayışın sonucunda yeni bulgulara ulaşmışlardır. Her bir simetri birlikte bir korunum yasası getirir. Örneğin elektrik yükünün korunumu yasası gauge simetrisinin sonucudur. Enerji korunumu kanunu doğa yasalarını zaman içinde sabit kalışlarından ileri gelir. Bilimde de, en az sanat kadar, bir estetik arayışı vardır. Bilim adamı bu estetikten pay almayı başardığı sürece başarılı olur. Evrendeki korunum yasaları gizli bir simetri ve dolayısıyla ayrı bir estetik içerirler.

Evrende her yapı değilse de korunum yasaları “varlıklarını sürdürdüklerinden biz varız ve doğadaki estetiği sezebiliyoruz. Şu halde özet olarak diyebiliriz ki: Estetiğin kriteri doğadaki gizli veya açık simetriler ve bu simetrilerin sezgisiyle yaratılan güzel eserlerdir.