Bilgi ve Emek

25 Ekim 2016
Sayı 07 - Aralık 2010

Bilgi düşüncenin gıdasıdır, anlayış düşüncenin bahçesi, düşünce ise bu bahçenin çiçekleri. Hz. Mevlana’nın şu sözü zamana aşkın bir hakikatin ifadesi: “Ey insan! Sen bir düşünce varlığısın; gerisi et ile kemik.” 

Yaşamımıza birebir etki eden şeyler doğal olarak bizi daha çok uyarır ve dikkatimizi kendine çeker. Acıkırsınız, bunu hemen duyumsarsınız ve onu giderecek çareler ararsınız. Evsiz kalır ev arar, kimsesiz kalır insan ararsınız. Fakat kendinizden mahrumsanız, kendinize uzaksanız ne olacak? Dahası, modern yaşam, insanı her gün kendinden daha da uzaklaştırma yönünde kışkırtıp dururken, kendimizden ayrı kalıp gurbet ellerde hüsran içinde yaşamaya iterken… 

Yaptığınız tüm etkinlikler doğal gereksinimlerin uyaranlarını karşılamaksa, bunu hayvan ve bitki tüm canlılar yapıyor. Yani bu düzeyde sadece doğal bir varlığız demektir: “Nefs hayvanı”. Bu aşamaya kurgul felsefede “duyusal bilinç” aşaması deniyor; “Tinsel Hayvanlar Ülkesi” (Hegel). “Olsun,  ne var bunda?” deyip yan gelip yatabiliriz. Orada kalabilsek sorun yok ama şu düşünme enerjisi sürekli sağa sola yönelip arayışlara girmese, bir türlü yerinde durmayan yaramaz çocuk gibi her şeyi kurcalamasa sorun yok. 

Yan gelip yatar ya da içimizdeki şu Âdem’e secde etmeyen şeytana uyup yaşayabiliriz. Öte yandan, bu şeytanı, şeyi tan etmekten alıkoyup içimizdeki bütünlüğü açığa çıkarma, donanımlarımız, yetilerimiz yoluyla kendi kendimizi “emin beldeye” de taşıyabiliriz. 

Duyusal ve dürtüsel tüm gereksinimler karşılandığında doyum bulursunuz, tatmin değil. Doyum bulmak bedensel ve doğasal gereksinimlerin karşılanması ile geçici olarak duyumsadığımız hazdır. Sınırlıdır, kendini tekrarlama biçimindedir ve mekaniktir. Aynı zamanda da aslî varlığımızın bizi zorladığı; ne olduğumuz, anlamımız nedir gibi içimizden kabaran uyarıları örtmeye de yarar. Bu içsel zorlama ayrımsız her insanda vardır. Ve insan bundan dolayı sürekli bir gerilim altında bulunur; kuşku, korku, öfke, sabırsızlık gibi duyumsamalar bu gerilimin gerçekleşme biçimleridir. 

En temel, varoluşsal kutuplarımız bunlar; verilidirler, yani bize rağmen bizim içimizde etkindirler. Bu kutupsallık, felsefede diyalektik denilen yasalılığın içimizdeki karşılığıdır. (Kadim Bilgelikte Cedel dedikleri hakikat). 

Bu yazı insanın hem meşakkatli hem zevkli derdinin tarih boyunca nasıl seyir ettiğini gözler önüne seriyor. Yazılar ikna etme, kendini kabul ettirme kaygısı taşımadan yazıldığında çok daha sevimli oluyorlar. Zihinsel bilgi üzerinden ilişki kuran insanlar, fikir alış-verişi yapanlar bu iddialaşmadan kolay kolay kurtulamazlar. Çünkü bildikleri ile kendilerini özdeşleştirip bunu bir kişilik sorunu haline getirirler. Ama emekle, tefekkürle, deneyimle erişilen gerçeklikler kendilerini kabul ettirmek için bir iddiada bulunmaya gereksinim duymazlar. Onlar deneyimlerine dayanarak kendilerinden emindirler (emin belde). İnsanlara akıl vermek, didaktik davranmak yerine, “Ben bir yol izledim ve bunları deneyimledim, bunlara şahit oldum. Dene sen de göreceksin, hem de kendine özgü yollardan, kendi özgünlüğünü ortaya koyacaksın” gibi bir tutumla. 

Engin gönüller, şefkatli anlayışlar, paylaşımcı-umut verici emekler hep olagelmiştir. Bu emekler ve onları paylaşıma sunanlar oldukça, insan minnet duymaktan, hayata güvenmekten uzak kalır mı hiç?