Beşiktaş Topluluğu (Beşiktaş Cemiyet-i İlmiyesi)

3 Eylül 2016
Sayı 33 - Şubat 2013

XVIII. yüzyıl sonu ile XIX. yüzyıl Osmanlı Devleti’nde öğrenim hayatına dikkatle bakıldığında göze çarpan yapı, temelde medreseler ve Enderun tarafından yürütülen örgün eğitim ve bu eğitimle yetinmeyenlerin devam ettikleri çeşitli yerlerden oluşmaktadır. Devletin öğrenim kurumları dışında faaliyet gösteren yerlere örnek olarak camiler, tekkeler, zaviyeler, konaklar ve yalılar verilebilir.

Viyana bozgunu sonrası Osmanlı Devleti’nde ortaya çıkan süreç, Avrupa ile olan ilişkilerin boyutunu değiştirme yönünde ilerliyordu. XIX. yüzyıl modernleşme çabalarına hazırlık dönemi olarak nitelendirebileceğimiz XVIII. yüzyılda Avrupa ile temaslar gittikçe sıklaşırken, Osmanlı aydın ve yönetici elitlerinin de Avrupa algılaması değişiyordu. Bu dönemde Avrupa’nın bilgisi, bilimi, siyasi düzeni, kültürü ve ulaşmış olduğu üstünlük seviyesinin nedenleri üzerinde düşünülmeye başlandı. Avrupa’dan uzmanlar getirilmesi, Avrupa’ya öğrenci gönderilmesi, Avrupa tarzında okulların açılması başlıca tavır değişiklikleridir.

Devletin Avrupa ile kurumsal olarak yürüttüğü temaslar, zamanla toplumsal biçimler almaya da başladı. Avrupa dillerini öğrenen, oradaki gelişmeleri takip ederek Osmanlı Devleti’ne aktarmak isteyen yeni bir aydın tipi ortaya çıkıyordu. Bu aydın tipinin ilk örneklerine Beşiktaş Topluluğu üyelerinde rastlamaktayız. Bu topluluk bir bilim derneği olmaktan çok, Rönesans döneminde, Avrupa’da Platon’un Akademi Bahçesi’nde yaptığı toplantıları örnek alarak oluşturulan sohbet gruplarına benzer.

Beşiktaş Cemiyet-i İlmiyesi Osmanlı bilgi sisteminin dönüşümüne katkı sağlayan önemli bir birlikteliği ifade eder. Ayrıca cemiyetleşme etkinliklerinin artmaya başladığı bir dönemde, cemiyet ile sohbet topluluğu arasında bir yerde duran, fakat daha çok sohbet topluluğu nitelemesini hak eden bir yapıya sahip olması ile de önemlidir.

Beşiktaş Topluluğu’nun düzenlediği toplantılar ile ulaşmak istediği amaç; halk arasındaki nifakın eğitim düzeyinin yükseltilmesi ile aşılacağına olan inançlarından dolayı, isteyen herkese eğitim vererek ülkedeki eğitilmiş insan sayısını arttırmak ve böylece ülkede yaygın bulunan eğitimsizlik ve cehaletten kaynaklanan sorunlara çare bulmaktı.

Topluluğun günlük harcamalarını gerçekleştirebilmek amacı ile üyeler belirli miktarlarda aidat veriyorlardı. Ahmet Cevdet Paşa bu durumu , “cemiyetin masrafları arifane usulde tesviye olunup” diyerek belirtir. Hatta üyelerden bazıları, görevle ya da başka bir nedenle taşraya çıkmış olsalar bile, bulundukları yerden kendilerine düşen payı gönderiyorlardı. Böylesi bir tavır sergilemeleri, onların bu işe ne kadar önem verdiklerini ve eğitim-öğretim ile yeni nesiller yetiştirilmesine olan inançlarını göstermektedir.

Topluluğun Üyeleri:

İsmail Ferruh Efendi:

1797 yılında Londra’ya elçi olarak gider. 1800 yılında Londra elçiliğinden döndükten sonra politik konularla uğraşmayıp hayatının sonuna kadar bilim ve edebiyat çalışmaları ile ilgilenmiştir.  Avrupa’yı gören bir Osmanlı bürokrat-aydını olan İsmail Ferruh Efendi, aynı zamanda Ulema’ya mensuptu ve dinî ilimler ile de içli dışlı idi. Önümüze koymuş olduğu aydın tipi, devlet kademelerinde görev alan, bu arada Doğulu anlamda ilim ve tefekkür ile, Batılı anlamda ise bilim ve düşünce ile meşgul olmaya çalışan bir bürokrat-aydındır. Modernleşme sürecinde ortaya çıkan, devletin geleceğinin nasıl yönlendirileceği kaygısını taşıyan tipik bir erken modernleşme aydını olduğunu söylememiz mümkündür. Topluluğun toplanma mekânı İsmail Ferruh Bey’in yalısıdır.                 

Şanizade (Tarakçızade) Mehmet Ataullah Efendi:

Medrese eğitimini tamamladıktan sonra, Numan Naim Efendi’den Süleymaniye Tıbbiyesi’nde tıp dersleri aldı. Tıp derslerinden sonra Mühendishane’ye devam ederek mühendislik öğrendi. Arapça, Farsça, İtalyanca, Fransızca, Rumca ve Ermenice bilir. Eyüp ve Edirne Kadılığı’ndan sonra Padişah’a takdim ettiği dört eseri sayesinde kendisini tanıtmış ve Vakanüvislik görevine yükselmiştir.

Askerlik, tıp, astronomi (hey’et), anatomi (teşrih), şiir ve nesir (inşa), resim ve müzik alanlarında bilgi sahibi idi. Tambur çalar, saat yapardı. Önemle üzerinde durulması gereken eseri Tıp Sözlüğü’dür.

Şanizade Mehmet Ataullah Efendi, Osmanlı Devleti’nin en başta çözülmesi gereken problemlerinden birisinin kaliteli, dürüst, okuma-yazma bilen ve çalışkan insan eksikliği olduğunu ve bu eksikliğin giderilmesinin öncelikli bir gereksinim olduğunu öne sürmektedir. Nitekim Tarih’inde okur-yazarlığın önemi üzerinde durmuştur. Ancak bu biçimde geçmişi bilen, vasıflı elemanlar yetişeceğini düşünmektedir.

İlber Ortaylı, Ataullah Efendi’nin kendisinin de ulema ailesinden gelmesine ve medrese eğitimi almış olmasına rağmen, medreselilerden “yobaz taifesi, yobaz güruhu” diye söz ettiğini belirtir. İhsanoğlu ve Mardin, Şanizade’nin ansiklopedistliğinde hemfikirdirler.

Vakanüvislikten azledildi. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra, devletin Bektaşilere yönelen husumeti nedeniyle o da Bektaşilik ile suçlanarak İstanbul’dan Tire’ye sürgün edildi. Mehmet Cemalettin, suçsuz yere sürgün edilmesinin yarattığı üzüntüden dolayı öldüğünü söyler.

Kethüdazade Mehmet Arif Efendi:

Halep Mollası ve Bursa Kadısı olarak görev yaptı. Teklif edilen İstanbul Kadılığı görevini kabul etmedi.

Kethüdazade, düz yazıya yeteneği olmasına rağmen yazmamıştır. Daha ziyade anlatmayı ve sohbeti seven bir kişiliği olduğu anlaşılmaktadır. Geçimini hizmetçisi Seyit Ağa’nın kayıkçılık ve balıkçılıktan elde ettiği gelir ile sağlardı. Paraya çok değer vermezdi. Gerek II. Mahmut’un gerekse Abdülmecit’in kendisine gönderdiği atıyyeleri kendi ihtiyaçlarına harcamak yerine etrafındaki fakirlere dağıtırdı.

Döneminde Bektaşi Babaları ile ileri derecede dostluk kurmuş bir kişi olmanın yanında gayr-i Müslimler ile de yakın arkadaşlığı vardı. Beyoğlu’nda Protestan kilisesine gidip org dinler; İngilizlerin düzenlediği balolara katılırdı.

Kethüdazade, dinsel ve hukuksal bilimlerin yanında, matematik, astronomi, felsefe, tasavvuf ve edebiyat bilimlerinde de geniş bilgisi olan, özgür düşünceli “âlim ve fazıl” bir kişiydi. Serbest düşünceli, açık görüşlü ve yenilikçi bir kişiliği olması nedeniyle bazı çekemezlerce dehrilik ve inançsızlıkla suçlanmıştı.

Kethüdazade’nin genel çerçevesi Gazali tarafından çizilen düşünüş biçiminin dışına çıkarak, İbn-i Rüşt’ün görüşlerine daha yakın bir yere geldiği de gözden kaçmamalıdır. Avrupa’nın zenginleşmesinde bilimi pratiğe uygulamanın önemini kavrayan ilk Osmanlı aydınlarındandır. Bu düşüncesi ile Osmanlı’da bir yandan bilginin teknolojiye dönüştürülmesini önerirken, diğer yandan da yeni icatlarda bulunanların desteklenmesini tavsiye eder.

Kethüdazade, haftada iki gün Beşiktaş Topluluğu’nun toplantılarına katılır, felsefe ve edebiyata dair sohbetlerde bulunurdu. Ona tarihçi, matematikçi, şair ya da astronom diyemeyiz. O, bunların hepsi olmak ya da hiçbiri olmamak durumundadır. Ancak onun geleneksel ansiklopedizme yatkınlığı olduğunu düşünebiliriz.

O, isteyen herkesi eğitme kaygısı olan bir bürokrat-aydındı. Eğitime verilen önem böylelikle askerî alandan sivil unsurlara doğru yönelmeye başladı. Beşiktaş Topluluğu’nun en önemli işlevlerinden birinin bu olduğunu söyleyebiliriz. 

                                                                                                                                                   ***

Topluluğun diğer üyeleri Melek Paşazade Abdülkadir Bey, daha çok topluluğun idari işlerini organize eder ve gerekli takipleri yapardı. Süleyman Fehim Efendi ise Farsça derslerini okutmaktaydı.

Lütfi Efendi, topluluk üyelerinin toplantılarına yabancıları dâhil etmediklerini belirtir. O zamanlarda halkın Avrupa ile ilgili bilgisi bulunmamaktaydı. Topluluk üyelerinin aralarında yaptıkları sohbetlerde Avrupa ile ilgili tartışmaları gizli tutmaları onları dinsizlikle ve mezhepsizlikle suçlamalarına sebep olmuştu. Bu nedenle topluluk üyeleri bir gün içinde yalılarından alınarak Üsküdar’a geçirilmişler ve bir daha İstanbul’a ayak basmamak üzere çeşitli yerlere sürgüne gönderilmişlerdi.

Hatemi, Beşiktaş Topluluğu’nun bilimsel ve düşünsel kapasitesinin medreselilerden yüksek olduğu düşüncesindedir. Ona göre medreseliler bu nedenle topluluk üyelerini çekemeyerek kıskanmışlar ve bu yüzden de Yeniçeri Ocağı’nın kapatılmasını fırsat bilerek topluluğun dağıtılmasını sağlamışlardır.

Kaynak:

Ahmet Karaçavuş, A.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih (Yakınçağ Tarihi) Ana Bilim Dalı, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, Ankara.