Bertrand Russel

Sayı 88 – Eylül – Ekim 2019

20.
yüzyıl düşünce dünyasının en ünlü filozoflarından biri olarak karşımıza çıkan
Bertrand Russell (1872-1970), gerek eserlerinin sayısı, gerek ele alıp
incelediği konular (matematik felsefesi, bilgi teorisi, tarih felsefesi, ahlâk,
din, politika, sosyoloji, psikoloji, eğitim vb.) ve gerekse görüşlerine etki
ettiği filozofların çokluğu bakımından şüphesiz ki oldukça önemli bir yere
sahiptir. Bu yoğun etkileşimden dolayıdır ki, onun yaşadığı döneme “Russell
Çağı” adı bile verilmiştir.[1]  Olağanüstü bir yazar etkinliği ortaya
koymuştur. Yapıtları büyük bir okuyucu kitlesine ulaşmıştır. [2]

Russell
önceleri, evreni bir kâse jöle gibi görüyordu; hayatının bundan sonraki
döneminde ise evren, artık bir kova dolusu bilye gibiydi. Bütün, birbirinden
ayrı sonsuz parçalara dönüşüyordu. Buna göre yapılacak olan herhangi bir
bilimsel inceleme, sentezden çok, Yunancada çözümlemek anlamına gelen “analiz”
yöntemiyle incelenmeliydi. Bu yeni ve soyut evren anlayışında her bir bütün,
ancak kendisini oluşturan farklı parçaların birbiriyle olan ilişkisi analiz
edilerek anlaşılabilirdi. [3]

Analitik
felsefe, karmaşıkların bileşenlerinin analizi ile ilgilenir. Karmaşıklar
üzerine değişik kavrayışlara göre değişik analitik felsefe biçimleri üretildi.
Çünkü bir kavrayış üzerine, felsefi analiz altına alınacak olan şey, olgusallık
ya da onun oluşturduğu düşünülen olgular idi. Buna göre, analizin dünyanın en
son bileşenlerini ve onu oluşturan olguların en genel biçimlerini açığa
sereceği düşünüldü (Russell). Almaşık olarak, nesnel olgusallığı oluşturan ve
anlıktan bağımsız olan kavramların ve önermelerin bileşimini ortaya sereceği
savunuldu (Moore). Eğer, atomistik ya da indirgemeci analiz düşüncesi analitik
felsefecileri yakalayacak ağ ise, bu düşünce hiç kuşkusuz Moore ve Russell’ı
yakalayacaktır.[4]

20.
yüzyılın başlarında İngiltere’de boy gösteren Hegelci idealizme karşı çıkan,
İngiliz filozofu G. E. Moore, kavramsal analiz yöntemini ilk kez kullanmıştır.
Moore idealizmi (kurucu veya asli ilişkiler ve organik bütünler anlayışını)
reddederken, önceliği bireysel yargı ya da önermelere ve bu önermeleri
oluşturan kavramlara vermiştir. Analitik felsefeye Moore’dan sonra en ayırt
edici katkıyı, Bertrand Russell’ın sağladığı söylenebilir.[5]

Russell
Tanrı, ruh, ölümsüzlük, istem özgürlüğü gibi kaygıların etkisiyle felsefeye
heves etmiştir. Evreni, mantıklı olmasına mantıklı, ama evren için geçerliliği
tanıtlanmamış, kuramlarla açıklamaya girişir. Yöntem ve amaç bakımından,
Descartes ve Spinoza doğrultusundaki metafizikçilerden farkı yoktur. İşte bu
akılcı kımıldanışlar, 1890’da Cambridge’te, meslekten filozofların etkisiyle
Russell’ı “idealizm”e çekmiştir. İngiltere’de yaygın olan Hegel’ci bir idealizm
(Mc Taggart’ların, Bradley’lerin idealizmi), her şeyden önce “içkin
ilişkiler”den yanadır.[6]

İçkin
ilişkiler kuramına göre, hiç bir önerme tek başına doğru değildir. Her doğru,
bir birleşmede birbirine bağlıdır; doğru birdir. Bu sözü edilen “idealizm” bir
tekçilik, bir monizm olup, bütünüyle evreni idea’ca bir ilkeden, manevi bir
temelden üretip açıklamaya çalışan bir metafiziktir.

Russell,
kariyerinin daha ilk başlarında, “hemen her felsefi problemin, gerekli analize
tabi tutulduğu zaman ya hiçbir şekilde bir felsefi problem olmadığının ya da
gerçekte mantıksal bir problem olduğunun kolaylıkla görülebileceğini” ileri
sürmüştü. Analizi bu şekilde felsefenin esas yöntemi olarak öne sürerken, söz
konusu analizle daha ziyade mantıksal bir analizi kastetmekteydi.[7]

1900’de,
idealizmi reddedişinin üzerinden çok geçmeden, Russell yeni görüşünü
karakteristik bir doğrudanlık ve kesinlik ile (ve eklenebilir ki, abartılmış
olarak) duyurdu. “Tüm sağlam felsefenin
önermelerin bir analizi ile başlaması gerektiği belki de bir tanıtlama
gerektirmeyecek kadar açıkça doğrudur.”
Burada Russell’ın vurgusu analizin
bize birçok önermenin ilişkisel olduğunu göstereceği düşüncesi üzerinedir.
Russell’ın analiz üstüne başlangıçtaki (1905 öncesi) vurgusu önermelerin
analizi üzerine olmaktan çok, bir önermeyi oluşturabilecek düşüncelerin ya da
kavramların analizi üzerinedir.[8]

XVII.
yüzyılda Leibniz, bilgide deneyim ile ilgisi olmayan soyut formların yani
matematiğin tahlilini yaparak; mantık ile matematiği birleştirmek üzere
mantığa, matematik bir kesinlik vermeğe çalışmıştır. Leibniz’den çok sonra
Boole ve Morgan’ın, mantık ile matematiği birleştirme teşebbüsleri başarılı
sonuçlar vermiştir. İngiltere’de Bertrand Russell ve Whitehead, “Matematiğin
Prensipleri”ni (Principia Mathematica) yazdıkları zaman bu yeni mantığa en
geniş şeklini vermişlerdir.[9]

Mantık
ve matematik aynı prensiplerden, yani aklın soyut ve evrensel ilkelerinden
hareket ederler. Her ikisinde de esas, kavramlar arasında tutarlılıktır (coherence).
Bu tutarlılığın gerçekle kesin bir ilgisi yoktur. Matematik mantığın kesinliği (certitude),
yalnız kendi soyut alanı içindedir. Tabiat olayları bu kalıbın içine girebilir,
fakat onun kesinliğine sahip olduğu söylenemez. Viyana çevresi bunu bir felsefe
çığırı haline koymuştur. Felsefenin yolu ampirik bilgi ile içeriksiz ve
totolojik mantığı birleştirmekten ibarettir. Bu yeni çığır genel olarak ilim
felsefesi, positivizm, çözümleyici felsefe veya mantıkçı ampirizm (empirisme
logistique) adını almaktadır.[10]

Totoloji,
bir bileşik önermenin, kendini oluşturan önermelerin her değili için daima
doğru sonuç vermesi durumudur. Bu tür tanımlar, yeni bir bilgi vermez, şeyi,
kendi kaplamıyla tanımlar. Örneğin, ‘Ev evdir’, ‘adam gibi adam’, ‘totoloji
gibi totoloji’ vb.[11] Ne
özsel olarak ilkeldirler ne de teoremler, özsel olarak türetilmiş önermelerdir,
çünkü mantığın önermelerinin tümü eşit konumdadır, ed. boş totolojilerdir. Ne
mantık ne de matematik gerçek “a apriori” bilgi örnekleri oluşturur.[12]

“Matematik
mantık”la, bütün tabiat içindekileri ifade edebilecek, her türlü formu elde
etmek mümkündür. Ampirik bilgilerimize ancak bu soyut ve kesin düşünce yolu ile
şekil verebiliriz. Mantıkçılar veya ilim felsefecileri bir çatışmanın
kalmadığı, çünkü mantık ile varlık arasında eski çağda tasavvur edilmiş
bütünlük ve birliğin kesin surette çözüldüğü sanısındadırlar.[13]

Yani,
mantıkta iki bölüm vardır. Biri özneye ait ifadelerdir ki, bunda bir yüklem ya
da ilişki söz konusu olamaz. Örneğin, klasik mantığın kanıtı olan “tüm insanlar
ölümlüdür” önermesini ele alalım. “Sokrates de ölümlüdür” ifadesinde Sokrates
yerine Platon, Aristo ya da herhangi biri ikame edilecek olursa, bu söylenen
doğrudur. Şu halde tüm insanlar ölümlüyseler ve eğer (x) insan ise (x) de
ölümlüdür, denebilir. Burada kendisinden hareket ettiğimiz önermede, iki
genelleme vardır. Bildiğimiz tümdengelimle (dedüksiyon), hiçbir şey bizi
uğraştıran insanlar ve ölümlere bağlayamaz. Eğer herhangi bir (a) sınıfının her
üyesi bir (b) sınıfının üyelerinden ise ve (x) de (a) sınıfının bir üyesi
sayılıyorsa bu (x), (b) sınıfının da bir üyesi olmuş olur. Bu ifade de aynı
şeklin tüm tümdengelimlerini özetleyen ve kendisiyle Sokrates’in ölümlülüğü
tanıtlanan, saf mantık şekline sahip olunur.[14]

Mantığın
ikinci bölümü ise, mantıksal şekillerin çözümlenmesi ve sayımıyla uğraşır.
Sentetik yöntemin yerine, çözümleme yöntemini kullanmayı önerir. Bilim, evreni
bir bütün olarak değil, parça parça olarak ve onun kapsadığı ögeleri inceler.
Felsefe ise bilime oranla daha genel ve belirlenmiş olanı inceler. Felsefe
olabilenin bilimidir ve kullanacağı aracı da zekâdır. O, içine deneylerle
tanıtlanamayan, fakat deneylere de aykırı olmayan önermeleri alır ve “a priori”dir.[15]

Özet
olarak denilebilir ki, İngiliz pozitivizminin mirasına konmuş olan Russell,
mantık ve matematiğe tanrısal bir değer vermiştir. Daha çok zihinciliğe dayanan
bir gerçekçiliği savunduğu için, klasik gerçekçilikten ayrılmıştır. Russell, “Matematik yalnız gerçeği değil güzelliği de
kapsar, onun güzelliği, heykelinki gibi soğuk olmadığı gibi doğamızın zayıf
yanlarına da hitap etmez,”
der.[16]
Russell’a göre, felsefenin amacı, matematiğin yetkinliğine erişmektir ve onun
gibi “a priori” ve onun kadar doğru olan esaslara bağlanmaktır. Felsefesel
öntakılar (preposition) “a priori”dirler. Bunlar, yalnızca eşyayı değil,
onların tümel bağlantılarını da açıkça anlatırlar; belirlenmiş olgulara bağlı
kalmazlar; dünyadaki her şey değilse bile, bu öntakıların geçerliği
kaybolmayacaktır. Yani yukarıda kaydettiğimiz gibi, eğer her a=b ise ve a=x
ise, x=b olacaktır; a ne olursa olsun, bu doğrudur. Bu tasım (kıyas) ona göre,
hem “a priori” hem de tümeldir. O, böylece Yeni Pisagorculuğun yaptığı gibi,
tüm felsefeyi ve deneye dayanan kapsamları, bir matematik komprime hale
getirmiş olur.[17]

Somut
bir geometrici kafasına sahip Yunanlıların aksine, Pisagor geometriyi
matematiğe dayandırır.[18]
Ona göre akli ve değişmez bir kanunluluk düzeni gösteren sayılar her şeyin
ölçüsüdür.[19]
Pisagor’cuların şeyler ile matematik kanunlar arasında gördükleri münasebetler,
sonraki yüzyılların keşiflerine ve ilmi görüşe uygun değildir. Fakat onlar
tarafından ileri sürülen bu görüşte çok derin bir sezgi vardır, o da zihnin
bulduğu tümel nitelik münasebetleri ile tabiat kanunlarının ifade
edilebilmesidir ki, bu derin görüş sonradan felsefenin olduğu kadar ilmin
gelişmesine de hizmet etmiştir.[20]
Pisagorcular arche olarak sayıyı
benimsemekle ileri bir adım atmış oldular. Çünkü onlar maddenin aslının, su ve
hava gibi somut bir şey değil de, tam tersine, soyut bir şey olduğunu ileri
sürmüştür.[21]

Russell
“betimlemeler teorisinde”; “tek tek şeylerin betimlendiği önermelerin, analizi
için mantık teorisini kullanır”. Varlık ve özdeşlikle ilgili uzun zamandan
beri, çözülemeyen problemleri çözüme kavuşturabildiğini ve fazladan dolayımsız
olarak tecrübe edemediğimiz şeylerin, “betimlemeye dayalı” bilgisine erişmenin
bizim için nasıl mümkün olduğunu, açıklayabildiğini savunur.[22]

Russell
her ne kadar mantıksal-analitik araştırma yöntemini Frege’ye geri götürse de
onun felsefesi bundan çok daha fazlasını, özellikle de deneyimde sunulan
şeylerin, yani bizim “tanışıklık yoluyla” bildiğimiz şeylerin önceliğine
yapılan vurguyu ihtiva eder.[23]

Descartes’e
göre de felsefe evrensel ilimdir. Fakat bütün ilimleri içine almaz. Başka
ilimler konuları ve amaçları ile felsefe dışında kalırlar. Felsefe onlara görüş
ve metot vermesi, onların emin bir yönde yeniden kuruluş tarzlarını göstermesi
bakımından evrensel mahiyettedir.[24]

Bilginin
içindekileri inceleyenler Descartes’tan ayrılarak felsefenin konusunu
sınırladılar. Felsefenin konusu fizik olaylarla psikolojik olayları
birleştirmek değildir. Ancak bilginin içindekileri tahlil etmek, bilginin nasıl
kurulduğunu ve objelerle ilgisini incelemektir. Bu tarzda kurulan felsefe bilgi
nazariyesi (epistemoloji) adını aldı. Bu görüş Descartes’in çağdaşı John Locke
tarafından ifade edildi.[25]

Ortaçağda
Guillaume d’Occam, bilgiye giren bütün unsurları tahlil ederek onları kazımak suretiyle
ilk unsurlarına, yani ampirik duyu verilerine irca etti (Ockham’ın Usturası)..
Roger Bacon da bu tecrübeci görüşü savunuyordu. Yeni felsefede Locke, Berkeley,
Hume aynı fikri geliştirdiler. Hume’da, bilgi teorisi görüşü kuvvetlendi.[26]

Bilgi
nazariyesi, olgunluğuna, Immanuel Kant’ta (1724-1804) ulaştı. Kant, zihnin
kategorileri ile tecrübemizin verileri birleşmek üzere “a priori” terkibi
hükümlerin doğduğunu, mantığımızın bu suretle meydana geldiğini iddia etti.[27]

Russell
görgül bilgi için, aritmetik için yapmış olduğunu düşündüğü şeyi yapmayı, onu
güvenilir temeller üzerine dayandırmayı umuyordu. Kendilikleri zorunluluğun
ötesine çoğaltmamak adına, Ockham’ın Usturası’nı savundu.[28]
“Nerede olanaklı ise, çıkarsanan kendiliklerin yerine, mantıksal
yapılandırmaları geçirdi.”[29]

Lojistik,
varlığın kesin kanunlarını ifade etmemesi yönüyle, Aristo’dan beri gelen
ontolojik görüşten, a priori zihin yetilerinin birleşmesinden doğan terkibi
bilgi olmayışı yönüyle epistomolojik görüşten ayrılmış oluyor. Klasik mantıkta
içlem münasebetleri vardı. Ona göre, mantık varlığın bir ifade aleti, bir çeşit
aynası idi. Hâlbuki bu yeni çığıra göre İlk Felsefe mantıktır; çünkü kesinliği
yalnız orada buluyoruz. Fakat oradan varlığın kesin kanunlarını çıkarmak mümkün
değildir.[30]

Russell’ın
yaşadığı, birçoklarının da yaşamasına yol açtığı, idealist metafizikten
vazgeçip, bilimsel diyebileceğimiz felsefeye geçmesidir. Bu geçiş tekçiliğe,
çokçuluk (plüralizm) adına başkaldırır. Yalnız tekçiliğin değil, her türlü
metafiziğin inkârına varan bu devrimi, Russell “yeni felsefe”, “büyük kurtuluş”
diye adlandırır. Eski felsefede bir bozma, bir yanılma gözüyle bakılan
çözümleme (analysis) Russell’ın bundan böyle felsefeye tanıdığı en verimli
çalışma yolu olarak belirir.[31]

Moore ve
Russell, nesnenin bilgisinin, bilenin bilgisinden bağımsızlığı üzerinde
direttiler.[32]
Bir karşılık düşme doğruluk kuramını savundular. İlişkilerin içselliği
öğretisini reddettiler. İlişkilerin olgusallığını ve nesnelliğini doğruladılar.
Coşkulu bir çoğulcu, Platonist realizmi kucakladılar. Hegelci idealizmin
karakteristiği olan sentezin yerine, analizi savundular.[33]

Nesnel
gerçeği gerçek saymama anlamındaki Ortaçağ gerçekçiliğinin tohumları Antikçağda,
Yunanlılar tarafından atılmıştır. Elea öğretisi, Platon ve Aristoteles, bu
anlamdaki gerçekçiliğin kurucusudurlar. Bu anlayışa göre gerçek, bireysel olan
değil, tümel olandır. Tümellerse ancak bireysellerde varolabilirler.

Russell’ın
analiz anlayışı, Weierstrass, Dedekind ve Cantor gibi 19. yüzyıl matematikçilerinin
çalışmasında kökleşmişti. “Matematiğin Temelleri” üzerine çalışması ilerlerken,
analiz anlayışı giderek artan bir biçimde mantıksal bir karakter kazandı.
Modern mantığı veya yeni mantık teorisini felsefi analizin imkânlarını
geliştirmek için kullandı.[34]

Descartes
ve Leibniz ile başlayan, Locke ve Hume ile seyreden modern Avrupa felsefesine;
analitik, çözündürücü itkiyi, Tractatus ile Wittgenstein getirdi.[35]
Ansal bir görüngünün, yani bir düşünceyi düşünmenin, eğer doğru ise durum olan
ile özdeş olan bir içerik taşımasının, ama eğer durum olan kendi içeriğinden
ayrı ise; eğer yanlış ise, yine de bir içerik taşımasının nasıl olanaklı
olduğunun metafiziksel bir açıklamasını verdi.[36]

Bir
mantıksal önermede, ögesel önermeler doğruluk-fonksiyonel operatörler
tarafından öyle bir yolda birleştirilir ki, taşıdıkları doğruluk-değeri ne
olursa olsun doğrudurlar.[37]

Parmenides’in
(M.Ö.540-450) öğrencisi Elea’lı Zenon (M.Ö.490-430) hareketin imkânsızlığını,
dolaylı yoldan kanıtlamak için Parmenides’in geliştirdiği çelişki ilkesinin
ilkel bir formunu kullanmıştı. Zenon Paradoksları’nda ilk defa mantıksal
kanıtlama biçimini, ispat yöntemi olarak kullanıldı. Böylece akıl, bir
kanıtlama aracı oldu.[38]

Birlikle
çokluk, hareketle sükûn, değişme ile sebat, görünüşle asıl varlık arasında
çatışma halindeki felsefeler önünde sofistler şüpheci bir diyalektik
kullandılar. Yanlış olup geçerli çıkarımlara çok benzeyen çıkarımlar yaparak ve
bunları halk arasında sergileyip geçimlerini sağlayan Sofistler; kuşkuculuğu,
göreliliği ve değişmeyi savunmuşlardır. Doğrunun bir ve değişmez olduğu görüşü
yerine, insan doğrunun ölçütü oldu. Sofistler, muhtevasız biçimsel düşüncenin
gerçeğe ait, hiçbir şeyi ispat edemediğini söylerken, 24 yüzyıl önceden B. Russell’ın
habercileri idi.[39]

Sofistler
inkârcı görüşleri ile sonrakilerde şiddetli tepki uyandırmış iseler de, işin
doğrusu bilginin göreliği (relativite) fikrini getirdiler ve formel düşüncenin
babaları oldular. Fakat görecilikleri insanlar açısından âleme baktıkları için
sübjektif bir görecilik idi. Sokrates ise nesnelliği, değişmezliği, gerçekliği
ve tekliği savunarak evrensel bilginin varlığını kabul etmiştir. Sokrates
olumsuzlama, hiciv ve doğurtma (maotik) basamaklarından oluşan kendine has bir
diyalog yöntemi kullanmıştır. Fakat asıl diyalektik Platon’la gelişmeye
başladı. Sokrates’in ahlak kavramlarında kullandığı metodu genişleten Platon, idealist
bir metafiziğe ulaştı. Sofistlerin göreceli doğruluk anlatımına karşı çıkan
Aristo mantığının en önemli yönü, belli şeyler kabul edildiğinde, başka
şeylerin onlardan zorunlulukla çıktığı bir konuşma olarak tanımlanan tasım
öğretisidir. Tasım mantığı, Aristo’nun, tümeller arasındaki bağıntıları
kullanarak, geliştirdiği bağıntılar mantığıdır. Aristo, eserlerinde mantık
sözcüğü yerine, analitik sözcüğünü kullanmıştır.[40]

Aristo,
akıl yürütmeleri sistematik bir şekilde ilk kez sınıflandıran kişidir. İki
doğru, iki yanlış, dört tasımdan bahsetmektedir. Doğru tasım biçimlerini
tanıtlama ve diyalektik oluşturmaktadır. Yanlış tasımlar ise, eristik ve paralogistiktir. Eristik tasım; akıl yürütmenin
dayandığı öncüllerin hatırı sayılır fikirler (endoxa) gibi göründüğü, ama
aslında öyle olmadığı tartışmacı bir tümdengelimdir. Paralogistik tasımda ise;
akıl yürütme geometri gibi belirli bilimlere özgü, öncüllere dayalıdır. Ancak
bu öncüller ne doğru, ne ilk, ne de hatırı sayılır fikirlerdir. Aksine düpedüz
yanlıştırlar. Yanlış akıl yürütmeler de tıpkı doğru akıl yürütmeler gibi sonuç
önermesinin zorunlu olarak çıktığı geçerli tasım biçimleridir. Aristo bu
safsataları, dilden kaynaklanan ve dil-dışı sebeplere dayanan yanlışlar olarak
incelemiştir. Dile dayalı yanlışlar, eş seslilik, çift anlamlılık, birleştirme,
bölme, vurgu yanlışı ve anlatım biçimi yanlışıdır. Dil-dışı yanlışlar ise
ilineksel olanı özsel gibi kabul etme yanlışı, aşırı genelleme yanlışı,
alakasız sonuç çıkarma yanlışı, ispat edilecek olanı, delil yerine alma
yanlışı, evirme yanlışı, neden olarak alma yanlışı, birçok sorunun tek bir soru
gibi sorulma yanlışıdır. Bu yanlışlardan kimisi yanlış akıl yürütmelerken,
kimisi de aslında birer akıl yürütme olmayan yanlışlardır. Aristo’nun amacı
tartışmalarda başarı kazanmak değil, safsatalardan korunma yollarını ortaya
çıkarmaktır. Russell, önemsiz gördüğü biçimsel tasım kuramı dışında, Aristo
mantığını bütünüyle yanlış bulmaktadır.[41]

Russell,
idealist felsefeden yeni realizme, oradan da mantıksal atomculuğa yönelmiştir.
Sahip olduğu ilkeler ve savunduğu görüşleri noktasında Russell’ın felsefeyi,
bilimden bir alt basamağa yerleştirdiği ve felsefeyi bilimin ortaya koyduğu
verilerin yeniden ele alınması ve düşünsel boyutta değerlendirilmesi etkinliği
olarak belirlediğini görmekteyiz.

Russell
sık sık başkalarının felsefesinden kendince verimlendirdiği düşünceler
devşirmiştir. Russell’ın felsefe alanındaki gelişmesi, başka filozoflarla yaptığı
hesaplaşmalarla şekillenmiştir.[42]

Russell’a
göre mantık, felsefedeki en temel alandır ve bütün felsefe okulları,
metafizikten çok mantıkla sınıflandırılmalıdır. Kendi mantığına atomcu diyen
Russell, bundan dolayı kendi felsefesini, “gerçekçilik” yerine “mantıksal
atomculuk” olarak nitelemeyi tercih eder.

Russell
bize mantıksal atomların; “tikeller, nitelikler ve ilişkiler olduğunu”
söylüyor. Açıkça, mantıksal bir açıdan baktığımızda gerçekliğin belirli
niteliklere sahip ve birbirleriyle belirli ilişkiler içerisinde duran tikellere
indirgenmiş bir biçimde göründüğü olgusuna dayandırmaktadır.[43]
Russell’ın savunduğu mantık, Hegel’i az ya da çok takip eden insanların
monistik mantığına karşıt olmak suretiyle atomistiktir. Mantığının atomcu
olduğunu söylerken, birçok ayrık şey olduğu yönündeki sağduyusal inancı
paylaştığını ima eder. Dünyanın görünen çokluğunun sadece tek bir bölünmezg erçekliğin
safhalarından ve gerçek olmayan bölümlerinden meydana geldiğini kabul etmez.[44]
Zihinciliğe dayanan bir gerçekçiliği savunduğu için, klasik gerçekçilikten
ayrılmıştır. Onun zihinciliğe dayanan gerçekçi doktrini “ilişkicilik” adıyla
anılır. Tözsel yaklaşımların aksine, sosyal gerçekliğin tözlerden oluştuğunu ve
varlıkların ilk ve ilişkilerin onların akabinde geldiği fikrini reddeder.

Bir
deneyci olarak, Russell, sözcüklerin anlamlarının, sözcüklerin işaret ettikleri
şeylerle edimsel yüzleşme yoluyla öğrenilmesiyle meşgul oldu.[45]
Dünyayla ilgili en çok bel bağladığı doğrular bilim doğrularıdır. Russell’ın
yöntemi, ne çeşitten olursa olsun değindiği bütün sorunlarda kullandığı,
çözümlemedir. Russell’da çözümleme; kavram ve önermeleri anlamları, bildirme
güçleri ve mantıksal yapıları bakımından açık kılmak üzere daha başka
kavramlara ve önermelere başvurmaktır.[46]

Russell’da
motivasyon açıkça epistemolojiktir. Analiz daha yalın doğruluklarda ve
kavramlarda sonlanır ki, bunlar hakkında bilgi ileri sürmek daha az risklidir.[47]
Çünkü Russell’ın savunduğu şeyler, çoğulculuk ve özne-nesne ayrımıdır.
Dünyanın, bağımsız ve birbirine dışsal ilişkilerle bağlanmış atomlardan
oluştuğunu (belki de sonsuz sayıda) savunan çoğulculuk, ilk elde, bütün bu
felsefi eğilimin özünü simgelemektedir.[48]


[1] Profesör Dr Fikri GÜL, Pamukkale
Üniversitesi Öğretim Görevlisi Sistematik Felsefe Anabilim Dalı Başkanı, Bertrand Russell’ın Felsefe Anlayışı Üzerine
Bir İnceleme
,
dusundurensozler.blogspot.com/2008/07/bertrand-russellin-felsefe
anlayışı-16.html

[2] I.M. Bochenski, Çağdaş Avrupa Felsefesi, s. 62

[3] Paul Strathern, 90 Dakikada Bertrand Russell, s. 34-35

[4] Ed. Anat Biletzki, Anat Matar, Analitik Felsefenin Öyküsü Çev. Meriç
Mete, Analitik Felsefe: ne, nereden
nereye?
P.M.S. Hacker, s. 19

[5] Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi,  s. 562

[6] Nermi Uygur, Bertrand Russell’ın Felsefedeki Gelişmesi,
Felsefe Arkivi 0 (2014): 103-115, http://dergipark.org.tr/iufad/issue/1325/15614

[7] Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi, s. 612

[8] Ed. Anat Biletzki, Anat Matar, Analitik Felsefenin Öyküsü, Çev. Meriç
Mete, Analitik Felsefede Analiz:
Peter Hylton s. 55

[9] Hilmi Ziya Ülken, Felsefeye Giriş I, s. 41

[10] Hilmi Ziya Ülken, Felsefeye Giriş I, s. 41

[11] Wikipedia,
Totoloji kavramı https://tr.wikipedia.org/wiki/Totoloji

[12] Ed. Anat Biletzki, Anat Matar, Analitik Felsefenin Öyküsü Çev. Meriç
Mete, Analitik Felsefe: ne, nereden
nereye?
P.M.S. Hacker, s. 32

[13] Hilmi Ziya Ülken, Felsefeye Giriş I, s. 42

[14] Cemil Sena, Filozoflar Ansiklopedisi, 4. Cilt, s. 93

[15] Cemil Sena, Filozoflar Ansiklopedisi, 4. Cilt, s. 93

[16] Cemil Sena, Filozoflar Ansiklopedisi, 4. Cilt, s. 94

[17] Cemil Sena, Filozoflar Ansiklopedisi, 4. Cilt, s. 94

[18] Prof. Dr. Fikri Akdeniz, Çukurova
Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi, İstatistik Pisagor turkoloji.eu.edu.tr/GENEL/fikri_akdeniz-pisagorculuk_felsefesi.pdf

[19]
Hilmi Ziya Ülken, Felsefeye Giriş I, s.
59

[20] Hilmi Ziya Ülken, Felsefeye Giriş I, s. 59

[21] Prof. Dr. Fikri Akdeniz, Pisagor

[22] Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi, s. 562

[23] Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi, s. 562

[24]
Hilmi Ziya Ülken, Felsefeye Giriş I,
s. 39

[25] Hilmi Ziya Ülken, Felsefeye Giriş I, s. 39

[26] Hilmi Ziya Ülken, Felsefeye Giriş I, s. 39

[27] Hilmi Ziya Ülken, Felsefeye Giriş I, s. 39

[28] Ed.: Anat Biletzki, Anat Matar, Analitik Felsefenin Öyküsü Çev. Meriç
Mete / Analitik Felsefe: ne, nereden
nereye?
P.M.S. Hacker, s. 30

[29] Ed.: Anat Biletzki, Anat Matar, Analitik Felsefenin Öyküsü Çev. Meriç
Mete / Analitik Felsefe: ne, nereden
nereye?
P.M.S. Hacker, s. 30

[30] Hilmi Ziya Ülken, Felsefeye Giriş I, s. 41

[31] Nermi Uygur, Bertrand Russell’ın Felsefedeki Gelişmesi,
Felsefe Arkivi 0 (2014): 103-115, http://dergipark.org.tr/iufad/issue/1325/15614

[32] Ed.: Anat
Biletzki, Anat Matar, Analitik Felsefenin
Öyküsü
Çev. Meriç Mete / Analitik
Felsefe: ne, nereden nereye?
P.M.S. Hacker, s. 29

[33] Ed.: Anat Biletzki, Anat Matar, Analitik Felsefenin Öyküsü Çev. Meriç
Mete / Analitik Felsefe: ne, nereden
nereye?
P.M.S. Hacker, s. 29

[34] Ed.: Anat
Biletzki, Anat Matar, Analitik Felsefenin
Öyküsü
Çev. Meriç Mete / Analitik Felsefe:
ne, nereden nereye?
P.M.S. Hacker, s. 32

[35] Ed.: Anat Biletzki, Anat Matar, Analitik Felsefenin Öyküsü Çev. Meriç
Mete / Analitik Felsefe: ne, nereden
nereye?
P.M.S. Hacker, s. 31

[36] Ed.: Anat
Biletzki, Anat Matar, Analitik Felsefenin
Öyküsü
Çev. Meriç Mete / Analitik
Felsefe: ne, nereden nereye?
P.M.S. Hacker, s. 31

[37] Ed.: Anat
Biletzki, Anat Matar, Analitik Felsefenin
Öyküsü
Çev. Meriç Mete / Analitik
Felsefe: ne, nereden nereye?
P.M.S. Hacker, s. 32

[38] Hilmi Ziya Ülken, Genel Felsefe Dersleri, s. 2

[39] Hilmi Ziya Ülken, Genel Felsefe Dersleri, s. 2

[40] Hilmi Ziya Ülken, Genel Felsefe Dersleri, s. 3

[41] Ezgi Demir Oralgül, Hacettepe
Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Elemanı, Aristoteles Mantığı Ne Hakkındadır? FLSF(Felsefe ve Sosyal Bilimler
Dergisi), http://flsfdergisi.com/2018/Bahar,spring, sayı/issue 25, s/pp 71-89
ISSN 2618-5784

[42] Nermi Uygur, Bertrand Russell’ın Felsefedeki Gelişmesi,
Felsefe Arkivi 0 (2014): 103-115, http://dergipark.org.tr/iufad/issue/1325/15614

[43] Bertrand Russell, Mantıksal Atomculuk Felsefesi, s. 8

[44] Bertrand Russell, Mantıksal Atomculuk Felsefesi, s. 42

[45] Bertrand Russell, Mantıksal Atomculuk Felsefesi, s. 19

[46] Nermi Uygur, Bertrand Russell’ın Doğruluk Anlayışı, Felsefe Arkivi 0 (2014): 3-35,
http://dergipark.org.tr/iufad/issue/1327/15632

[47] Ed. Anat Mater, Anat Matar, Analitik Felsefenin Öyküsü, Çev. Meriç
Mete, Giderme olmaksızın analiz, s. 184

[48] I.M. Bochenski, Çağdaş Avrupa Felsefesi, s. 65