Ben Nerede?

Sayı 60 - Temmuz 2015

Bütün yapıp etmelerimiz ‘Ben’ üzerinden hayat bulur; şöyle de diyebiliriz: Tasarım yaptığımızda, etkinlik gösterdiğimizde, eylem gerçekleştirdiğimizde ve bunları değerlendirip dile getirdiğimizde merkezde hep “Ben” vardır.

– Ben düşündüm, Ben yaptım, Ben söyledim, Ben planladım… (Yetilerimiz ve bunların dışlaşması)

– Ben mutluyum, Ben yalnızım, Ben hüzünlüyüm, Ben… (Duygulanımlarımız)

– Benim evim var, Benim bilgim var, Benim şöhretim var, Benim… var. (Sahiplenmelerimiz)

– Ben yazarım, Ben uzmanım, Ben aşçıyım, Ben… (Kendimizi gerçekleştirme biçimlerimiz)

– Ben Türk’üm, Ben Hristiyan’ım, Ben… (Aidiyetlerimiz)

Peş peşe bu kadar çok “Ben” sözcüğünü sıralamak okuyanı sıkar biliyorum, ama şunu da biliyorum ki ‘Ben’ (ego, nefs) kendisi başlı başına bir dert; gerilim kaynağı, gerçekliği olmayan sanal bir varlık. Sanal; çünkü özünde etki-tepki yoluyla oluşur, belleğe aittir, geçici arzu ve isteklerin güdümünde çalışır. Görüldüğü gibi burada söz konusu olan “Ben” kültürel yoldan tarihsel olanaklar içinde oluşan, bize giydirilen ya da bizlerin bilinçdışı yollarla benimsediğimiz alışkanlıklar, düşünme kalıpları, değerlerimiz, tepki biçimleri ve beklentilerimiz…

Varlığımız iki ayak üzerinde yürür; Olmak ve Yapmak. Yaptıklarımızla “oluşuruz”, olmuşluğumuzla yaparız. “Ben” her zaman ve her durumda gizemli bir güç, sonsuz biçim ve enerji olarak merkezde bulunur. “Ben”i ne kadar kategorize etsek ve bunlar ne denli birbiriyle ilgisizmiş gibi gözükse de hepsinde de o merkezde yanan bir ateş, bize dışardan gelen her şeyi içine alıp eriten ve bunlara biçim verip dışarı salan töz olarak işlev görür. Başka bir söylemle “Ben” kavramı kendini yukarıda saydığımız biçimler altında gerçekleştirir. Bu kategorik ayrımlaştırmanın sayısı azaltılabilir ya da çoğaltılabilir, bence bu çok önemli değil, önemli olan tözsel olan her şey gibi “Ben”in de kendini belirli biçimler altında gerçekleştiriyor olmasıdır.

Bilgilerimizi de sınıflandırırız, bu sınıflandırmayı istediğimiz kadar derinleştirelim, ama her durumda şu iki öğe hep değişmeksizin kalır; bilen ve bilinen. Bilen insan, bilinen ise nesnedir. İnsan yüzyıllarca nesnelerin peşinde koşmuş, onu bilip anlamaya çalışmıştır. Fakat bilmeye çok hevesli bu meraklı varlık kendini merak etmeyi uzunca bir süre akıl edememiştir. Bunu söylerken çok dikkatli olmak gerektiğine inanıyorum. Çünkü böylesi bir konunun tam olarak bilince çıkarılıp düşüncenin bir konusu haline gelmesi hakkında sene olarak bir tarih verilemez, ancak tarihsel süreç içinde ele alındığını söylemek mümkün. Dikkat edilirse varlık bu zamana kadar üç yoldan ele alınmıştır: bilgelik, peygamberlik ve felsefe. Bilgelik yolu Uzak Doğu’da ortaya çıkmıştır (Tao, Buda ); Peygamberlik (Din)  Orta Doğu’da; Felsefe ise Batı’da (Antik Yunan). Bilgelik yolu aydınlanmayı deneyimleyip bunun yolunu göstermiştir. Aracı meditasyondur. Peygamberlik-din, bireyin vicdani yeterliliği ve sorumluluğu olduğunu ortaya koyar; bunun yanında toplumsal vicdanın canlı kalmasını hedefler. Aracı ibadettir. Felsefe ise varlığın bütünlüğünü ve aklın işleyişini kavrayıp anlamlandırmayı hedefler. Kesinleşmiş sonuçlar vermek yerine hep sorgulamada durur. Yöntemli düşünmeyle çalışır. Toplumsal sorumluluk üstlenemez, eğer bunu yaparsa ideolojiye dönüşür.

Bir “Ben” bilincine sahip olmamız bizi evrende ayrıksı kılan en temel niteliğimiz. Fakat “Ben” demekle neyi kastediyoruz? Tapındığımız, hiç toz kondurmadığımız, herkesin dikkat etmesini istediğimiz, kendimizi gerçekleştirdiğimiz her durumda var olduğunu duyumsadığımız bu gizemli varlık nerede? Anılarımızda mı, umutlarımızda mı, deneyimlerimizde mi, bilgilerimizde mi, aidiyetlerimizde mi? İçine ne koyarsak koyalım bir türlü dolmayan bu sonsuz evren hem bizim bireyselliğimizde var olacak, hem de bireyselliğimize aşkın olacak; “Ben” kavramının gizemi buradan kaynaklanıyor olsa gerek. Ben Türk’üm, Ben aptalım, Ben zekiyim, Ben… Ben… Hangi niteliği yüklersek yükleyelim asla tüketemiyoruz, daha doğrusu dolduramıyoruz, olmuş ve olabilecek her şeyi “Ben”in altına alabiliyoruz. Bu süreci tersine de işletebiliriz: Kendimizde var olan tüm nitelikleri soyutlasak “Ben” bilinci yine yerinde duruyor olduğu sonucuna ulaşabiliriz.

Basit bir tanımlama ile düşüncemi sürdürmeye devam etmek istiyorum. Burada söylemiş olduklarımın doğru olduğu iddiasında değilim, bu sadece bir sesli düşünme (ya da yazılı), içten gelen bir anlama çabasının dışavurumu. Ödünç tutkularla ve kışkırtılan heveslerle sürüklenmek yerine, hiçbir hedef gözetmeden, kendini birilerine kabul ettirmek ya da birilerinin takdirini kazanmak kaygısı taşımadan düşünsel çaba insana büyük zevk veriyor. “Ben” için kısa bir tanım yapmak gerekirse şöyle denebileceğini düşünüyorum: Biz istesek bile bizden uzaklaşmayan, bize rağmen bizden işleyen yeti, varlığımızda devinen enerji. Olumsuzlama yöntemi (la ilahe) ile yürürsek kavranabilen sonsuz nokta.

Descartes’in her şeyden kuşku duyarak yol alması sonucunda vardığı ve artık kuşku duyamadığı yer.

Bilincimize konu olan ne varsa o “Ben” –biz– değildir; çünkü bizim dışımızda, karşımızdadır. Duygularımız, karakterimiz, bilgimiz gibi en içsel özelliklerimiz bile “Ben” değildirler, ama onun içerikleridirler. İki açıdan böyledir: Birincisi bunları bilincimize konu edip üzerine düşünebiliriz. İkinci olarak bunlar deneyimlerimizle ve çabalarımızla oluşur ve yine zaman içinde irademiz ve çabamızla değişebilirler, ama “Ben” var olmaya devam eder. Kendi adıma bir düşünsel denemeye giriştiğimde bunu daha rahat görebildim. “Bildiklerim ben miyim?” diye kendime sordum, hayır değilim. İki artı ikinin dört ettiğini biliyorum, kromozomlar ve bunlar üzerinde genlerin olduğunu biliyorum, elektriğin kendi çevresinde manyetik bir alan yarattığını biliyorum… Peki, ben bilmiyor olsaydım bu gerçekler var değil miydi? Ayrıca bunlardan haberim olmadığı dönemlerde “ben yok muydum?” Newton kütle çekim yasasını keşfetmezden önce bu yasa doğada işlerliğini sürdürmüyor muydu? Bitkilerin fotosentez yaptığını biliriz. Bilsek de bilmesek de onlar kendi doğalarını gerçekleştirmeye devam etmiyorlar mı?

Bu yöntemi “Bilgi” diye isimlendirdiğimiz tüm bilişlerimize uygulayabiliriz. “İlim maluma tabiidir.” Tasavvuf söyleminde bir söz vardır: “İlim Allah’ aittir”, yani varlığın bütünlüğüne, burada bir şeye dikkat çekmek gayreti de var, bir uyarı: Bilginle övünme, bildiklerinle ona-buna üstünlük taslama. Onu egonun –nefsinin- tatmini için bir araç haline getirme. Dahası bilmemizi gerçekleştiren tüm bedensel organları da biz üretmedik: Beş duyu organımız, beynimiz, düşünsel yetkinliğimizi biz var etmedik, bunlar bize verildi; ister doğa verdi, isterse Allah verdi diyelim, inanç biçimimize göre böyle güçlerden söz edebiliriz, ama sonuç değişmez. Bilincimizde var olan, belleğimizde depoladığımız tüm bilgi ve anılar geçmiştir, sonuçlardır ve sadece birer malzemedir, buna toplu olarak zihin dersek şu hakikati vurgulamış oluruz; “Ben” zihin değildir.

Genellikle “Ben”imizi beden imgesi üzerinden kurarız. Bedensel bir varlığımız var elbette, onu korumak, güzel göstermek, beğendirmek, iyi beslemek kaygımız hiç bitmez. Basit bir gözlemle bedenimiz dediğimiz maddi-duyusal varlığımızın ortaya çıkmasında ve işleyişinde de hiçbir yetkimizin olmadığını görürüz. Boyumu posumu ben belirlemedim, elimi ayağımı ben yapmadım, iç organlarımın işleyişine hiç müdahalede bulunamam. Vücudumu irademle kullansam da kullandığım araçları ben var etmedim. İnsan ister istemez sevgili İsmail Emre’nin belirttiği gibi “Neyim var benim bunun içinde?” diyesi geliyor. Sonuç: “Ben” zihin değil, ama “Ben” beden de değil.

Spinoza’nın dikkate değer bir önermesi var: “Her belirleme bir olumsuzlamadır.” Özellikle Hegel bunu çok önemser, ama aynı zamanda şunu dile getirir: “Her olumsuzlama bir belirlemedir.” Ben bu ikinci önermeyi daha kapsayıcı ve hakiki buluyorum, çünkü birincisi bir durağanlığı, ikincisi ise durağansızlığı anlatır. Olumsuzlama; ortadan kaldırma, yok sayma yoludur. Hazır bulduğumuzu yok saydığımızda, başka bir söylemle onu kapsayıp daha ötesine gittiğimizde ne olur, neyi buluruz arayışıdır. Bir şeyin özüne ulaşmak için onun ne olduğuna değil, ne olmadığına bakarak varılır. İşte daha ötesine gidemediğimiz bir noktaya vardığımızda o şeyin özünü, onun mutlaklığını bulmuş oluruz.

Bitki ve hayvanları örneklerse tüm olumsuzlamaları yaptığımızda şu noktaya varırız: Bitkiler için sadece beslenip büyümelerine; hayvanlar için ise içgüdülerinin olduğuna. Eğer hayvanlar üzerinden yürürsek, tüm hayvanları kendilerine özgü biçimlerinden ve niteliklerinden soyutladığımızda hepsinde de “içgüdü” sonsal noktasını buluruz. Aynı yöntemi “Ben” için de işletebiliriz. “Ben”in ne olduğunu, ancak ne olmadığını belirleyerek ortaya çıkarabiliriz. Olumsuzlama ya da ne olmadığını söylemek onun niteliklerini kesinlikle inkâr etmek anlamına gelmez.

Yalnızca belirli bir niteliğe indirgenemeyeceği anlamına gelir. Ben güzelim, ben yazarım, ben zenginim, ben önemliyim vb. diyebiliriz, ne kadar çok nitelik sayarsak sayalım “Ben” tüm niteliklerin ortak paydası olarak kalır, ya da tüm niteliklere aşkın olarak ya da tüm edimlerin devindirici itkisi olarak ya da tüm varoluş biçimlerinin ruhu olarak; her durumda bunları fark eden olarak. Nitelikler arasında ayrım koyan, ilişkilendiren, yönlendiren, enerjisini istediği yöne akıtan, istediği noktaya yoğunlaştıran bitimsiz yaşam enerjisi yani “Farkında Akıl”; işte “Ben” bu. O bir gökyüzüdür, bulutlar gelip geçer ama gökyüzü olarak kalır. O gece karalığı gibidir, sonsuzca yıldızları barındırır (nitelikler). O seyahat eden bir yolcudur, yol boyunca gelip geçen manzaralara tanık olur, görüntüleri kıyaslar, ama hep fark eden yolcu olarak kalır. Bütün bunları söylemenin anlamı ne? Kendimizi geçici olan şeylere bağlayıp kalmanın anlamsızlığını tartışmak için. Herhangi bir özelliğimizi veya yetimizi abartıp kendimizi bununla sınırlamanın bir hapishaneye kilitlenmek olduğuna dikkat çekmek için.

Bildiklerimiz, sahip olduklarımız, aidiyetlerimiz vb. değiliz. Yaratıcı yetilerle donanımlı ve farkındalığı olan bir sonsuzluğuz, her birimiz öyleyiz. Ama diğer yandan da ayrı ayrı birer bireyiz. Her birimiz kendimize özgüyüz, biriciğiz. Yetilerimizle aynı, edimlerimizle farklıyız. Yetilerimizi harekete geçirme çabamız ve farkındalığımızı derinlemesine kullanma cesaretimiz bizi özgün ve özgür kılar. İnsan, genel söylemiyle bir farkındalık varlığı, somut hali ile bir irade ve ahlâk varlığıdır. Yetileri kullanma kararlılığı irademiz, bunu gerçekleştirme biçimimiz ise ahlâkımızı oluşturur. Ahlâk kavramı günlük yaşamdaki başkasına zarar vermeme, toplumla uyumlu kalma olarak anlaşılmamalı, bu törel yaşama uygunluktur. İnsan olmamızı sağlayan donanımlarla hak ilkesine bağlı olarak yaratımlar olarak görülmeli.

Farkındalık yetisi ve hakka bağlı edimler özgürlük yaratır, sevgi doğurur. Aynı yetiler arzuların ve dışsal uyaranların güdümünde de akıp gidebilir. Birincisi sevinç ve ferahlık; ikincisi ise sıkıntı ve gerilim doğurur. Her birimiz kişisel deneyim ve gözlemlerimizle bu gerçekliğe tanık olma gücüne sahibiz. Her evvelin bir ahiri vardır, sonuçlar uygulanmaz sadece gerçekleşirler, ama yöntem uygulanır. Yöntemlerimizi biz seçeriz sonuçlar ona göre gerçekleşir, yöntemlerimizi kullanma kararı ve iradesi sadece bize aittir. Eylemlerimizin niteliğini içimizde uyandırdığı duygulardan anlayabiliriz, olandan yürümek bizi oldurana götürür.

Yazının içeriği ile uyup uymadığına bakmaksızın sevgili İsmail Emre’den bir doğuş:

“İki yok arası sanki bir varlık

Arkası gaiptir önü karanlık

Hesapla kitapla anlaşılmıyor

Bildiremez amma biliyor âşık.”