Azimut

Sayı 78 - Ocak-Şubat 2018

“[Fransa’da hazırlanan bir haritanın üzerinde] Rasyonel ve kanıtlanabilir bilimsel metodun yeni ve değişmez sembolü olan bir üçgen bulunmaktaydı. [Bu üçgen], geometri ve matematiğin değişmez yasalarının, geniş, dağınık ve kaos içinde olan dünya üzerindeki zaferini fiziksel olarak ortaya koymaktaydı. Babilliler ve Yunanlılar daireye tapmaktaydılar, Çinliler ise kareyi kutsadılar; Fransızlar [ise] dünyayı fethedenin [daire veya kare değil] üçgen olduğunu gösterdiler.”[2] Bu yazıda bu cümle yorumlanmaya çalışılacaktır.

Nedense Batı düşüncesinin gelişiminde üçgenleştirme denilen kavram üzerinde pek durulmamaktadır. Halbuki, ulus devletlerin oluşumu sürecinde üçgenleştirme yönteminin büyük katkısı olmuştur. “[18. Yüzyılın sonlarında, Fransız kraliyet ailesi ile çok yakın ilişkileri olan ve Fransa’nın tam haritasını çıkarmak ile görevlendirilen Cassini ailesi] tarafından ilk defa hala modern harita yapımında kullanılan üçgenleştirme ve yerölçüm prensipleri geliştirilmiştir. … [Bu aile tarafından hazırlanan haritalar], Fransa kavramını modern, ulus devlete dayanan bir cumhuriyet, sembol veya tasarısı [blueprint] olarak tanımlanmasına büyük katkısı olmuştur. … [Cassini’lerin Fransa haritası çalışması] Cumhuriyetin elinde, ulusu ‘görmelerini’ ve ulusal bilincin ilk kategorik görünümlerinden birisi olarak ortaya koymalarına yardımcı olmuştur. [Diğer bir değişle, haritalanmış Fransa,] Monark’a değil de insanları ve toprağı bir araya getiren ve kişisel olmayan bir ulusal topluluk tasarımı olan Fransa diye adlandırılan bir bölgenin varlığının görülmesini sağlamıştır. Politik retorik bu durumda bir ulusal fiziksel toprağı ile devletin egemenliği bir ve aynı şeydir. Bu düşünce de Avrupa’ya ve sonunda bütün dünyaya ihraç edilebilecektir.”[3], [4]

Haritaların hazırlanmasında sadece enlemlerin bilinmesi yeterli olmamaktadır, aynı zamanda boylamların da ölçülebilmesi gerekmektedir. “Cassini Fransa haritasının dehası dünyanın ve onun insan yapımı bölümlenmesinin ölçümlenmesinde değil, yıldızların gözlemlenmesinde yatmaktadır.” … “Astronomlar ve coğrafyacılar, boylamın uzunluğun ve ona karşılık gelen zaman farklarının ölçülmesinde olduğunu anladılar. Problem, bu farkların nasıl kayıt altına alınabileceği konusunda idi. Cassini, Jüpiter’in uydularının hareketi gibi bir [göksel – uzay – cennetle ilgili] hareketin aynı anda iki [farklı] yerde kaydedilmesi durumunda, bunun sonuçlarının boylam derecelerinin belirlenmesinin temellerini atabileceğini [düşündü]. Astronomik seviyede bu hesaplar dünyanın çevresinin hesaplanmasına kullanılabilirdi, coğrafî seviyede ise, Colbert gibi devlet adamlarına bütün ülkeyi detaylı bir şekilde haritalandırmak için gerekli bilgiyi sağlayabilirdi.” …

“[Cassini haritalarında] temel hat (base line) belirlendiği ve ölçüldüğü zaman, üçgenleştirme süreci başlardı. Temel hattaki iki nokta arasındaki uzaklığı sağladıkları zaman, araştırmacılar üçgen için üçüncü bir noktayı seçebilirlerdi. Bu nokta da seçildikten sonra, bu noktaya olan açı ölçülürdü. Daha sonra trigonometrik tablolar vasıtasıyla, araştırmacılar [arazi üzerinde pratik çalışma yapma ihtiyacı duymadan ve masaüstünde] her üç açıyı ve iki yeni kenar uzunluğunu hesaplayabilirlerdi. Bu hesaplamalardan sonra, ikinci üçgene geçilirdi. Böylece tüm arazi birbirine bitişik üçgenleştirme ağı yoluyla ortaya konabilirdi.”

“[Cassini III’ün haritasının üzerinde] rasyonel ve kanıtlanabilir bilimsel metodun yeni ve değişmez sembolü olan bir üçgen bulunmaktaydı. [Bu üçgen], geometri ve matematiğin değişmez yasalarının, geniş ve dağınık bir kaos içindeki dünya üzerindeki zaferini fiziksel olarak ortaya koymaktaydı. Babilliler ve Yunanlılar daireye tapmaktaydılar, Çinliler ise kareyi kutsadılar; Fransızlar [ise] dünyayı fethedenin [daire veya kare değil] üçgen olduğunu gösterdiler.”

“[Fransız Devriminden sonra] ulus [kavramı], yeni bir kavram olan toprak (territory) ile imparatorluğun yerini aldı. Burada devlet egemenliği meşru bir şekilde sınırlandırılmış bir toprak parçası üzerinde tamamen, düz ve eşit bir şekilde faal durumdaydı. Bu durum devletlerin merkezleri tarafından belirlendiği, sınırların geçirgen ve belirsiz olduğu ve hakimiyetin belli belirsiz bir şekilde dönüştüğü imparatorluklar ile doğrudan bir tezat içindeydi.”[5]

Muhtemelen, rasyonel düşüncenin nasıl çalıştığını, üçgenleştirme kavramı kadar hiçbir şey iyi anlatamaz. Felsefenin (veyahut insan düşüncesinin gelişimi) takip edildiğinde şu soru tekrar tekrar karşımıza çıkmaktadır. Gerçek dünyadaki tüm verileri bilmemiz mümkün bulunmamaktadır. Öyleyse gerçek hayat hakkında nasıl rasyonel olabiliriz? Bir konuda bir hükme vardığımızda, dışarıda bıraktığımız bilgiler nedeniyle yanlış karar verme olasılığımız bulunmakta mıdır? Eğer böyle bir olasılık varsa, bu durum bizim hayatımızı nasıl etkiler? Nicholas Taleb’in kavramlarıyla konuşursak, siyah kuğuları yok saymak, karar alma kalitemizi nasıl etkiler?

Cassini haritası üzerindeki üçgen ile sembolize edilen ve kendisini tekrar tekrar pozitif düşüncede ortaya koyan varsayım şudur: Bakın biz masa başında oturarak bazı oranları/bilgileri (yani trigonometri tablolarını) hazırlıyoruz. Sonra gerçek dünyadan bize küçük bir set bilgi verin, bu bilgiden kaos içindeki dünyanın ne olduğunu, oralara her defasında gitmeye ve gözlem yapmaya ihtiyaç duymadan bilgi çıkartabiliriz. Bu arada Tanrı mı dediniz? Biz işte o işi yapıyoruz. Biz bu işi sadece haritacılıkta yapmıyoruz. Pozitif bilim dediğimiz şey, mekâna, zaman ve enerji (güç) kavramlarını da ekleyerek üçgenleştirme yapmaktan ibarettir. Biz bu konuda çok iyiyiz. Ama daire ve kare zihinler bunu anlayamıyorlar. O yüzden biz üçgenler üstünüz.

İroniktir ki, pozitif düşüncenin kendisini tam karşısında konumlandırdığı skolastik düşünce de aynı şekilde çalışmaktadır. Ancak, trigonometrik tablolar yerine kutsal kitapları kullanmaktadır. ‘Kutsal kitapta şu şekilde bir ifade olduğuna göre, demek ki hakikat budur’ diye bir epistemolojiye dayanmaktadır. Ancak, kutsal kitaplar üzerinde tarihî ve lengüistik çalışmalar yapanlar, tercüme ve anlam konusunda ciddi sıkıntılar olabileceği konusunda uyarılar yapmaktadırlar. Bu durum (bilerek) pek de ciddiye alınmamaktadır.

Pozitif düşünce sistemi şimdiye kadar çok iyi çalıştı. Şunu kabul edelim ki, bu sistem sayesinde hepimiz daha iyi ve daha uzun yaşıyoruz. Ama bir sorun var, o da şu: Bu düşünce sistemi belli koşullar altında iyi çalışıyor, ama bu koşulların dışına çıkıldığında sistem sorun çıkartmaya başlıyor. Bu da bu kadar muhteşem sonuçları olan bir sürecin belli bir noktadan sonra kendi hapishanemiz olduğu anlamına gelmektedir.

Evrenin şimdiki durumuna bakarak ileride ne olacağı hakkında fikir yürütmek Determinist (belirlemeci) bir bakıştır. Evren ve genel olarak doğa, kaosu ve kozmosu içinde barındıran döngüsel ve dönüşümlü, belirsizlik içeren bir yapıdır. Günümüzde bilinen evren bilinmeyen evrenin sadece küçük bir kısmıdır...”[6]

Günümüze kadar geliştirilmiş olan doğa bilimi olan fizik biliminde hep trigonometrik lineer (çizgisel) fonksiyonlar kullanılmıştır. Fakat, bu fonksiyonlarda karmaşık değişim olmadığından, bu fonksiyonlarla doğanın karmaşık yapısı asla açıklanamamıştır. Görüyoruz ki kendi üzerine dönüşüm içeren Fraktal yapılar sadece statik, durağan resimler olarak karşımıza çıkmıyorlar, aynı zamanda doğada hareket halinde olan canlı yapıların da davranışlarını açıklıyorlar. Çizgisel bir gelişme göstermeyen sistemlerde, çok yakın başlangıç şartları dahi çok farklı sonuçlar verebilirler. İşte Karmaşa kuramında “Kelebek etkisi” denen olay budur. Eğer gelişim ve etkileşim çizgisel olmayıp karmaşık ise bir kelebeğin kanat çırpısı kadar ufak bir fark dahi çok büyük farklara yol açabilir. …

Elbette ki burada verdiğim basit örnekler bizim evrenimizde bulunan her türlü yapıyı açıklamaya yetmezler. Ancak bu basit örnekler sayesinde, doğada sürekli Acayip Çekici merkezlerin oluştuğunu ve böylece kendine benzeyen (fakat birebir kopyası olmayan) yapıların oluştuğunu kavrayabilmekteyiz. Bu benzerlik her boyutta görülmektedir. Hem düzen hem de düzensizlik acayip çekici merkezler sayesinde olur. Zaten düzensizlik, bizim farkında olmadığımız bir gizli düzenin dışa vurmuş görüntüsüdür.

“Acayip” sözü dilimizde tuhaf bazı çağrışımlara neden olduğu için yerine “gizli” sözünü kullanmayı tercih ederim. “Gizli çekici”, yani gözlerden gizlenmiş bir boyutun olduğu kanısındayım. Sistemler ister cansız ister canlı olsun, farklılaşarak varlıklarını sürdürürler. Çünkü farklılığı oluşturan etki dıştan geldiği kadar içten de geliyor. Örneğin, canlılarda beslenme şartları, su durumu, dış düşmanların sayısı, yani genel olarak çevre şartları her sistemde ufak da olsa farklı oluşumlara yol açıyor. Ancak, canlı sistemin bölünerek çoğalma yeteneği ile kendi yapısında bulunan non-lineer (doğrusal olmayan) özellik yeni türlerin ortaya çıkmalarını sağlayan içyapıdır. Burada önemli olan değişikliği oluşturacak olan kritik bir değere ulaşılıp ulaşılmadığıdır.[7]

“İnsan topluluklarında da benzer durumlar oluşur. Birbirlerine komşu fakat ayrı durumda olan toplumlar bir savaş durumunda birbirlerine karışırlar ve Kaos (karmaşa) belirir. Ancak savaş sona erip barış oluştuğunda yeni bir düzen kurulur ve sosyal denge sağlanmış olur. Demek ki, bir Fizik kavramı olan Termodinamik Denge ile bir Sosyoloji kavramı olan Sosyal Denge arasında önemli benzerlikler vardır. Sosyal karmaşa durumunda toplumun Entropi’si artmakta, sosyal dengeye ulaşıldığında ise sabit kalmaktadır… İnsanlar da dış tehlikeler arttığında, dağınık durumdan toplu halde yaşam tarzına geçerek iş bölümünü arttırmışlar, enerji kaybını minimuma indirmişlerdir. Düzenin yerel olarak artması Entropi’nin yerel olarak azaldığına ve ardından sabit kaldığına işarettir.”[8]

Haluk Hoca, entropiye bütünün içindeki birim açısından bakmaktadır. Entropiye şu şekilde de yaklaşılabilinir: Sistemin bir yerinde olan bir değişiklik, bütünü geri döndürülemez bir şekilde etkilemektedir. Diğer bir değişle, (ve de örnek olarak) sistemin bir bölümünü ısıttığımızda, sıfırıncı saniyede bu parça ile sistemin diğer kısmı birbirinden izole halde olacağı için, bu ikisi birbirini etkilemez. Ama sisteme zamanı da eklediğimiz zaman entropi yasası çalışmaya başlar. Dolayısıyla, sistemin bir parçasında meydana gelen değişiklik bütünü etkiler.

Bu noktayı daha iyi anlatabilmek için Metin Bobaroğlu’na başvuracağız. Kendisi mürşidlerin oturdukları postun ne olduğunu anlatmıştı. Mürşidler, gerçekten kuzu postu üzerinde otururlarmış. Bu kişi kuzuyu önce bakar sever sonra da kendi elleriyle kurban edermiş. Oturdukları post da kurban edilen kuzunun gene kendi elleriyle yüzdüğü postu olurmuş. O yüzden her mürşid postunu kendisi yaparmış, bir kişi  bir başkasının postuna oturamazmış.

Bu süreç üzerinde çok düşündüm, evren öyle bir düzenlenmiş ki, kendi yaptığımız haksızlıkların kölesi oluyoruz. Bu haksızlıklar bizi şekillendiriyor. Yakın bir tanıdığımın babası vefat etmişti, mevlidine gittim. Hoca okumaları yaptıktan sonra konuşmaya başladı. Bize uzun uzun Allah’ın insana kötülük yaptırabileceğini veya günah işletebileceğini anlatmıştı. Allah bunu bilerek yaparmış. Bu cümle aslında çok derin bir cümle.

Hayatın amacı nedir? Tek bir cevabı var, bilinci yükseltmek. Kadim bilgelik devamlı hareketten bahseder. Anadolu bilgeliğindeki “huuu” sesini düşünün, anladığım kadarıyla ilâhî harekete işaret etmektedir. Hareket için sistemin dengesiz veya düzensiz olması gerekmektedir. Anladığım kadarıyla, mürşid kendi hareketini kendisi başlatabilen kişiye denir. O post da “daha yüksek bir iyilik için nasıl kurban verebilir”i biliyorum demek. O kurban bir hareket başlatır ve bu hareketin telafisi gerekmektedir, o da hizmetle olur. Dolayısıyla o post hizmetle mühürlenmiş bir kaderi de temsil eder. İnsan neden haksızlık gibi olumsuz bir şey yaptığında öğrenebilir? Veyahut daha genel bir şekilde soralım, neden olumsuz veya insanı daha aşağı seviyelere çeken şeyler bilincin yükselmesi için gereklidir? “Vico’ya göre biz ancak kendi neden olduğumuz ve kendi yaptığımız şeyi doğru ve temelli olarak bilebiliriz.”[9] Dolayısıyla, bilincin yükseltilmesi için drama kahramanı olmak gerekiyor.

Bir benzetme daha yapmak istiyorum. Platon “Akademi”yi kurdu, Aristo ise “Lise”yi kurdu. Önce liseye gideriz, üçgen zihinlerin babası Aristo’nun tezgahından geçeriz, sonra daire zihne yani Platon’un akademisine geçeriz. Daire zihin, ne demektir? Daireyi, merkezi tanımlar. Daire, bir merkezden eşit uzaklıkta olan noktalara verilen isimdir. Yukarıdaki alıntıda da belirtildiği gibi, egemenlik üçgenin her yerine eşit yayılmıştır, ancak şizoiddir. Dairede ise egemenlik merkezdedir, bütündür, ayrımları aşmıştır.

Empatik gelişme ile kendini düşünme el ele gelişmiş olup, insanlık macerasına eşlik eden ve gittikçe karmaşıklaşan enerji tüketen sosyal yapılara da eşlik etmiştir.”[10]Empati kelimesi, Almanca bir kelime olan ‘Einfühlung’ kelimesinden gelmiş olup, … Alman estetikçiler tarafından kullanılmıştır. … [Ein: Bir, Fühlung: Hissetmek, Einfühlung: Bir olmuş hissetmek – yazar] Daha pasif olan sempatiden farklı olarak, empati aktif dahil olmayı içermektedir – [diğer bir değişle] gözlemcinin bir başkasının  deneyiminin bir parçası olma / bu deneyimin hissiyatını paylaşma istekliliği[11]

Okullar, Internet ile büyümüş ve bilgiyi istiflemek yerine paylaşmaya açık sosyal ağlarda etkişimde bulunmaya ve öğrenmeye yatkın yeni bir jenerasyona yetişmek için çaba gösterdikçe, rekabetçi bir çekişmeden paylaşımcı öğrenme deneyimine çevirmek üzere tasarlanmış yeni eğitim modelleri ortaya çıkmaktadır. … Empatik söylemler, … genç insanları karmaşıklığın kademeleri üzerine düşünmeye daha yatkın hale getirmekte ve tek basit bir formülün veya cevabın olmadığı, yalnızca paylaşılan anlamların ve ortak anlayışlar için devamlı araştırma içinde olunan belirsiz gerçeklikler içinde yaşamaya zorlamaktadır.”[12]

Farklılaşma süreciyle gelen ve uyanmakta olan kendini düşünme – bireysellik (selfhood) hissi, empatinin gelişmesi ve genişlemesi için büyük önem taşımaktadır. Bir benlik (self) ne kadar bireyselleşmiş ve gelişmiş ise, kendi benzersiz ve ölümlü varlığı ile varlıksal yalnızlık gibi varolmak ve estetik hale gelmek (flourish) konusundaki çabalarında karşısına çıkan zorluklar konusunda o derece gelişmiş bir anlayışa sahip olur. Başkalarındaki benzer varoluşşal anlayışlar [kaygılar] ile empati kurmamızı mümkün kılan da işte kendimizdeki bu anlayıştır[13]  … [Aynı şey toplum için de geçerlidir] … Karakterize eden bu süreci biz uygarlaşma [civilization] olarak adlandırıyoruz.” … “Yolculuğumuz, evreni yöneten enerji yasalarının, gittikçe daha fazla enerji tüketen sosyal düzenlemeler çerçevesinde kendi izole olmuşluğumuzu aşmak için başkalarının yoldaşlığını aramamıza yol açan insanî eğilimlerimize karşı geldiği bu yol kesişiminde başlamıştır. İnsanlık tarihinin temelinde yatan diyalektik, büyüyen empati ile artan entropi arasındaki devamlı geri bildirim döngüsüdür.” … “Toplumlar, insan varlığını devam ettirmek için çevrede mevcut olan enerjiyi dönüştürmek üzere organize olmuşlardır ve bu şekilde de varlıklarını sürdürürler. Nobel ödülü sahibi Frederick Soodly tarafından yapılan bir gözleme göre, termodinamik, ‘nihai olarak, politik sistemlerin yükseliş ve düşüşlerini, ulusların özgürlük veya bağımlılıklarını, ticaret ve sanayinin akışını, zenginlik ve fakirliğin kaynağını ve ırkımızın genel fiziksel refahını kontrol eder.’”[14]

Daha fazla enerji tüketen ve karmaşık uygarlıklar, daha fazla diğer tekil ve benzersiz bireylere maruz kalma ve iletişim kurma olanaklarını artırır. Bu maruz kalmaların çeşitliliği ve zenginliği arttıkça, bir bireyin başkalarıyla olan çatışmalarında, kendi yönleriyle (facets) yüzleşme ve empatik farkındalık oluşturma olasılığı artar. … [Bu] devam dengelen empatik geri dönüşüm gittikçe karmaşıklaşan toplumların sosyal tutkalı haline gelir. … Ancak burada bir çelişki bulunmaktadır. Bunun için ödediğimiz fiyat [fiziksel] çevrede neden olduğumuz entropidir. … Eğer insan tabiatı özünde [klasik iktisatçıların belirttiği gibi] kendisini düşünen, faydacı ve zevk peşinde ise, o zaman bu empati / entropi paradoksunu çözmek mümkün bulunmamaktadır.”[15] Ancak, “Bizler hem işbirlikçi hem de rekabetçi hayvanlarız.”[16]

Saf aklın bedenden ayrılmış dünyasında, sadece her birey tarafından bağımsız olarak keşfedilmesi gereken a priori gerçekler bulunmaktadır. … [Newton’a dayanarak] olguların kategorize edilmiş, sterilize nedensellik ilişkisi içinde izole bir şekilde ölçümlenebileleceği düşünülmektedir. … Ancak, düşüncesinin gelişiminin bizzat kendisi, diğerleri ile ilişkide bulunmayı gerektirir. Gerçekte kim olduğumuzu, diğerleri ile ilişkilerimiz çerçevesinde anlarız.”[17]Sonuç olarak, eğer gerçek [hakikat de diyebiliriz] deneyim ise ve deneyim de her zaman diğeri ile ilişki ise, o zaman daha fazla ilişki, gerçeğin daha derin katmanlarına nüfuz etmemizi ve varolmanın anlamına daha yakın olmamızı sağlar.”[18]

“Çok uzun zaman, kişisel fırsatçılık ve materyal başarı üzerine kurulu Amerikan rüyası, dünyanın büyük bir kısmının ilham ve rehberlik için dikkatini verdiği altın standarttı. [Buna karşın Avrupa rüyası ise] kişisel insiyatifi ve ekonomik fırsatları önemsemekle birlikte, bütün toplumun hayat standardının yükseltilmesine de eşit şekilde ağırlık vermektedir. [Bu rüya] bir kişinin tam bir izolasyon içinde kendini zenginleştiremeyeceğini, ancak, paylaşılan sosyal bir ortamda diğerleri ile derin ilişkiler içinde bunu başarabileceğini ortaya koymaktadır.”[19]

Tüm bunları günümüz dünyasını anlamlandırmak için kullanmamız gerekirse, ilk başta çok da ilgisiz duran bir noktadan başlamamız gerekmektedir: Bütün dünyada imalat sanayinde kâr oranları düşmektedir. Küresel anlamda, üretilen katma değerin gittikçe daha büyük bir kısmı, pazarlama, finans ve ar-ge faaliyetlerinden gelmektedir. Bu durum, henüz açık bir şekilde ortaya koymasak da Marks’ın tabiriyle, sınai kapital – finans kapital arasındaki çatışmayı arttırmaktadır. Bu durumun, bir grup sınai kapitalist ile gene bir grup finans kapitalist arasındaki itiş kakıştan daha fazla ve daha ciddi sonuçları olmaktadır. Bu çatışmanın artan derecesi, etkisi sanayileşmenin getirdiği toplumsal dönüşüm ile karşılaştırılabilecek sonuçlar üretmektedir. Ancak, gelişmeleri anlayabilmek için, üçgen zihinlerin düşünce sistemi ve bunun ürettiği kavram setinden çok daha farklı düşünce sistemi ve kavram seti üretmek gerekecektir.     Bunun için Metin Bobaroğlu’nun bir toplantıda bahsettiği konunun önem arz ettiğini düşünüyorum. Kendisi bir toplantıda şunu demişti: “Din ile bilimin birbirine yaklaştığı zamanlar, insan düşüncesinin gelişiminde hızlanmanın yaşandığı dönemlerdir.”   Anadolu Aydınlanma Vakfı’nın çalışmalarının temelinde bir sabit nokta bulunmaktadır. Kadim bilgelik, insan var olduğundan beri onu etkilemiştir ve bugün kültür, uygarlık veyahut din bu bilgeliğin değişik görünüşleridir.

Dünya sanayi çağından bilgi çağına doğru hareket etmektedir. Bilgi çağı ile sanayi çağı arasındaki fark nedir? Üç temel fark bulunmaktadır. Birincisi ‘değer yaratan ana öğe’ ile ilgilidir. Marks, bu konuda etkileyici güzellikte bir tespitte bulunmuştur: “Şimdi, para-kapitalistin, borç süresince elden çıkarttığı ve üretken kapitaliste – borç alana devrettiği kullanım – değeri nedir? Bu, paranın, sermaye haline gelebilme, sermaye işlevlerini yerine getirebilme ve bu süreç sırasında kendi ilk değer büyüklüğünü koruyabilmesinin yanısıra belirli bir artı-değer, ortalama kâr – yaratma gücü nedeniyle sahip olduğu kullanım- değeridir. Diğer metalar söz konusu olduğunda, bu kullanım değeri tamamıyla tüketilir. Bunların özü ve onunla birlikte değerleri ortadan kalkar. Buna karşılık, meta sermayenin, kullanım değerinin tüketilmesiyle değerini ve kullanım değerini hala korumasının yanısıra bir de bunu artırması gibi kendine has bir özelliği vardır. Para kapitalistin, sanayi kapitalistine borç verilen sermayeyi onun emrine verdiği dönem boyunca elden çıkarmış olduğu paranın sermaye olarak – ve bu ortalama kâr üretme yetisi – bu kullanım değeridir.”[20]Sermaye, sermaye oluşunu, kendisini genişletme yoluyla ortaya koyar.”[21] Sanayi çağı, kullanıldıkça tükenen değerler üzerine kuruludur. Bu nedenle matematiksel iktisat, azalan, en iyi ihtimalle sabit kalan getiriler üzerine dayanmaktadır. Bilgi çağı ise, sermaye ve bilgi gibi kullanıldıkça ve hareket kazandıkça kıymetlenen değerler üzerine kurulacaktır.

İkinci fark ise ölçek ekonomileri ile ilgilidir. Bilgi çağında, artan getiriler nedeniyle, ölçek ekonomileri büyüme eğilimdedir. Sanayi ekonomisinde daha büyük demek, daha büyük gözle görülebilir fabrikalar demek iken, bilgi çağında görülen / görülecek olan ilk bakışta o kadar rahat fark edilmeyen, ancak daha büyük organik yapılar olacaktır. Kümelenme gibi (nispeten) yeni kavramlar da bilgi ekonomisine geçişin göstergeleridir. Diğer taraftan, üçüncü, dördüncü vs. sanayi devrimi kavramları dar kapsamda işe yarayan kavramlar olabilir, ancak, eğer ‘yeni dünya düzeni kurulur, Türkiye de yerini alır’ diyorsak, gelişmeleri dar kapsamlı değerlendirme lüksümüz bulunmamaktadır. Üçüncü fark ise, bilgi çağında ilişkileri veyahut içinde bulunduğu ağı daha güçlü olan, güçlü olmayanlara göre daha fazla rekabet gücü kazanacaktır. Bu durum, devletler için de geçerli olacaktır. Ağın güçlendirilmesi için ise empati ve bunun getirdiği karşılıklı güven önem kazanacaktır. Dolayısıyla, ‘artan getiriler ekonomilerinin’ hüküm sürdüğü zamanlarda, rekabetçi ölçek ekonomilerini yakalayabilmek için empati ve güvene dayanan ilişkiler önem taşıyacaktır / taşımaktadır.

Diğer taraftan, Avrupa Birliği, her ne kadar Almanya’nın jeopolitik obsesyonlarını önleme amacıyla kurulmuş olsa da bu tip yapılanmaların, ulus devletler ile karşılaştırıldığında bilgi çağında daha etkin olduğunu ortaya koyulmuştur. Avrupa Birliği’nin ayak izlerinde Asya Birliği yürümeye başlamıştır. Diğer taraftan, sanayi çağının çocuğu olan kapitalizm, artık gitgide içinde bulunduğu formun içinde sıkışmaya başlamıştır. Marks’ın sermaye konusundaki tespitleri üzerinden gidersek, sermayenin hareket alanı gün gittikçe daralmaktadır, zira gene Marks’ın bahsettiği mekanizmaların ürettiği çelişkiler sayesinde, imalat sanayinde kâr oranları düşmektedir. Bu da sermayenin yatırım yapabileceği alanları azaltmaktadır. Sermaye, gene en iyi bildiği şeyi yaparak, kendisini dönüştürerek bir çıkış yolu bulmak durumundadır.

Jeopolitik şans, neredeyse 500 yıldan fazla bir zamandır deniz devletlerinin lehine işliyordu. Bu durum, sanayi devrimini başlatan en önemli unsurlardan birisidir. Şimdi ise, jeopolitik şans, kara devletlerinden yana esmeye başlayacaktır, bu da benzer şekilde, bilgi çağının sanayi çağına üstün gelebilmesi için önem taşımaktadır. Bilgi çağı ile jeopolitik şansın artık kara devletleri için de çalışmaya başlayacağı bir gelecek arasında nasıl bir bağlantı olduğu sorusu sorulabilir. Bu soruya, büyük veri (big data), yapay zekâ ve ölçek ekonomileri beraberliği ile gayet somut bir örnek verebiliriz.

Big data nedir? Big data, istatistik biliminin ortadan kalkması, yerine veri madenciliği kavramının gelmesidir. Bilindiği üzere, istatistikte en sık kullanılan yöntemlerden birisi, genel nüfus (popülasyon) olarak tanımlanan hedef grubun tamamının genelde incelenememesi nedeniyle, onun yerine bu grubu temsilen bir grup oluşturulmakta (örnekleme) ve bu örnek grup üzerinde yapılan incelemelerin sonuçlarının genel hedef grubu açıkladığı varsayılmaktadır. Bilgi işlem ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler, daha önceleri hayali bile kurulamayan pek çok alandaki verinin düşük maliyetlerle bir araya getirilmesini sağlamakta, örnekleme yerine doğrudan popülasyonun kendisi kullanılabilmekte, bu verilerin ileri düzeyde tekniklerle işlenmesi ile, daha önce fark edilemeyen düzenliliklerin veya uyarıların tespit edilmesi sağlanmaktadır. Bu veri işleme tekniği aşamasında yapay zekanın kullanılması ve bu yapay zekanın kendini devamlı olarak geliştirme olanağına sahip olması, insanlığın şimdiye kadar hiç hayal bile etmediği bir takım sosyal mekanizmaların bulunması ve hayata geçmesine neden olabilir.

Bunun merkezî idareye verebileceği gücü bir düşünün. Büyük veri ve yapay zekanın çalıştığı siyasi bir ortamda âdem-i merkeziyetçilik olsa ne olur, olmasa ne olur? Yeni dönemde ulus devlet ve denge politikalarının altyapısını oluşturduğu bölünmüş / hegemonyacı yapıların, kendi ekonomileri için rekabetçi bir ortam hazırlamalarının daha zor olduğu görülmektedir. Empati ve güven tesis etme yoluyla, diğer toplumlarla organik ağlar kurabilen toplumlar daha rekabetçi olabileceklerdir. Bu konuda kara devletleri daha şanslı olacaklardır, zira gerekli altyapının kurulması durumunda, bu toplumların etkileşim derecesi, deniz devletlerine göre daha fazla olacaktır.

Tüm bu gelecek senaryolarının omurgası Asya’nın doğusu ile batısını birbirine bağlayacak Demir İpekyolu’dur. Amerika’yı Birleşik Devletler yapan şey, önce Mississippi Nehri, sonra da 19. yüzyılda kıtanın doğusuyla batısını birbirine bağlayan demiryolu ağıdır. 19. Yüzyılda Kuzey Amerika kıtası için yaşanan şey, 21. yüzyılda daha büyük ölçekte Asya kıtası için yaşanacaktır. 19. yüzyılda gerçekleştirilen bir hayal, herhalde 21. yüzyılda haydi haydi gerçekleşir.

Son ve en önemli soruyu cevaplamadım. Yazının başında üçgen, daire ve karelerden bahsettik. Peki, kare nerede? O da daire mertebesinden sonra dünya tininin bir sonraki mertebesi olacaktır. Varlık, toprak, su, ateş ve havadan oluşur. Ancak, mevcut aşamasında (Hegel’ce: moment) insan düşüncesi henüz bu duruma göre minaresini dikmeye hazır değildir.

Sonuç olarak, bir merkez yani amaç olmadan, yani minareyi dikmeden, insanlar ve toplumlar hayat yolculuğunda yollarını kaybederler. Amacın belirlenmesi için ise, insanı kendi Kudüs’üne bağlayan dinin iyi çalışılması gerekmektedir. Anadolu insanı olarak çok şanslıyız, zira binlerce yıllık bir kültürel birikimin üzerindeyiz. Bu birikim bizlere, İslâmiyet’in jeopolitik ve siyasi olmayan, gerçek yorumunu yapabilmek için güçlü bir altyapı vermektedir.

[1] Adıgeçen Ekonomi Bakanlığı’nda Dış Ticaret Uzmanı olarak çalışmaktadır. Bu yazıda belirtilenler, yazarın kendi görüşleri olup, adıgeçen Kurumu hiçbir şekilde bağlamamaktadır. Aynı şekilde, yazıda çok yoğun bir şekilde atıfta bulunulmasına rağmen, yazılanlar hiçbir şekilde Anadolu Aydınlanma Vakfı’nı bağlamaz, yazarın kendi düşünceleridir. Yazarın Anadolu Aydınlanma Vakfı ile de halka açık toplantılara katılmak dışında herhangi bir bağı yoktur.

[2] Jerry Brotton,  A History of the World in 12 Maps, Penguin Books, New York, ABD, 2014, s. 315

[3] Brotton,  age, s 296

[4] Deniz seyri ile ilgili olarak kullanılan teknik bilgilerin (olabildiği kadar) özümsenmesinde Emekli (Deniz) Kurmay Albay Zahit Oğurlu’nun büyük katkısı olmuştur.

[5] Brotton,  age, s 298-335

[6] Haluk Berkmen, Entropi ve Evren, www.halukberkmen.net/pdf/253.pdf

[7] Haluk Berkmen, Doğada Düzen ve Karmaşa, http://www.halukberkmen.net/pdf/198.pdf

[8] Haluk Berkmen, Sosylojinin Termodinamiği, http://www.halukberkmen.net/pdf/250.pdf

[9] Şener Aksu, “Hegel ve Tarih Felsefesi”, Anı Yayıncılık, Ankara, 2006, s. 32

[10] Jeremy Rifkin, The Empathic Civilization – The Race to Global Consciousness in a World in Crises, Penguin Group, New York, ABD, 2009, 11

[11] Rifkin, age, s 12

[12] Rifkin, age, s 15, 16

[13] Feelings kelimesi kullanılıyor ama anlayış olarak tercüme etmeyi tercih ettim

[14] Rifkin, age, s 24 – 29

[15] Rifkin, age, s 41, 42

[16] Rifkin, age, s 129

[17] Rifkin, age, s 148

[18] Rifkin, age, s 155

[19] Rifkin, age, s 547

[20] Karl Marks, Kapital 3, Eriş Yayınları, 3. Baskı, Çev: Alaattin Bilgi, 2004, https://www.marxists.org/turkce/m-e/kapital/kapital3.pdf,  s 310

[21] Marks, Kapital 3,  s 313