Azimut 2: Kefenin Cebi Vardır

İnsan Hakları - 2019

Santa Maria Sopra Minerva Bazilikası ve önündeki heykel.
Roma’da Panteon’un hemen arkasında yer alan kilise. Sopra İtalyanca’da “üzerinde” anlamına gelmektedir.

2004 veya 2005 yılının Haziran ayında tur kapsamında turistik bir ziyaret için Mardin’deki Mor Gabriel Manastırı’na gitmiştik. Hava oldukça sıcaktı ve grubun çoğunluğu orta yaş ve üstü hanımlardan oluşuyordu. Güneşin altında kapıda uzun süre beklemek zorunda kaldık. İçeri alındığımızda ise, din görevlisi olduğunu tahmin ettiğim bir adam, elinde bir romanla yüksek bir yerde durup bizi karşıladı (veya hoş gelmediğimizi anlatmak için elinden geleni yaptı). Güneşin altında neredeyse yarım saat bekledikten sonra bu tarz bir muamele açıkçası bizi biraz sinirlendirdi. Sonra gruptan bir hanım bu adamla Arapça konuşmaya başladı. Kadınla adam sohbet ettikçe (bu arada adam yukarıda, kadın aşağıda duruyordu) adamın yüzü değişmeye başladı. O asık suratlı adam gitti, yerine gülümseyen hoş sohbet birisi geldi. Hanım ile daha sonra konuştuğumuzda, babasının uzun süre Suriye’de görev yaptığını, bu nedenle bölge kültürünü ve dilini çok iyi bildiğini anlattı. Bizim din görevlisi, bu hanım ile konuştuktan sonra bize manastır ve kendi inanışları hakkında bilgi vermeye başladı. O gün çok şey anlattı, düşünce sistemimde büyük bir sarsıntı yarattı, bu nedenle kendisine hâlâ minnettarım. O gün din görevlisinin anlattıklarının ne olduğunu detayıyla hatırlamıyorum, ama ağzım bir karış açık onu dinlediğimi hatırlıyorum. Ben o gün orada geleneği gördüm. Beni şaşırtan şey ise, geleneği(mi) bir Hristiyan manastırında görmüş olmamdı. Seneler sonra farklı bir geleneği(mi), Belgrad’daki bir katedralde gördüm. İçinde tamirat devam eden katedralde dini bir müzik vardı. Gözlerimi kapadım ve aynı şaşkınlığı tekrar yaşadım. Camide sanat müziği çalınması çok tuhaf gelmişti. Bana ait olan gelenekle, olmayanı ayırt edebiliyorum. Örnek olarak, Avrupa’daki gelenek bana ait değil. Peki, o zaman gelenek tam olarak nedir? Neden ve nasıl bu kadar içeriden yakalayabiliyor?

Bruce Lipton Youtube’daki videosunda[1], bilincin insan zihninin ancak küçük bir bölümünü oluşturduğunu, insan zihninin büyük kısmının bilinçaltından etkilendiğini, bilince ulaşmak için kullanılan yöntemlerin (akla dayanan konuşmalar veyahut ikna yöntemleri gibi) pek bir işe yaramadığını, bilinçaltına ulaşmak için başka yöntemlerin kullanılması gerektiğini,  insanın çocukluk yaşlarında bir çeşit hipnoz durumunda olduğunu, bilinçaltının temellerinin bu dönemde atıldığını, hipnoz ortamının şekillenmesinde anne faktörünün önemli olduğunu, daha sonraki yaşantısında insanın bu hipnoz durumundan çıktığını, bu dönem ve sonrasında tekrar eden davranışların zamanla bilinçaltını etkilediğini, dolayısıyla bilinçaltına ulaşmada çocukluk dönemi hipnozu ile daha sonra tekrarlanan davranışlar olmak üzere iki yöntem olduğunu belirtmektedir.

Bu konuda çok derin çalışmalar yapmadım, ancak görebildiğim kadarıyla her toplumda şu veya bu şekilde oluşan gelenek, tekrar eden davranışlar yoluyla fertlerin bilinçaltını etkileme yoluna gitmektedir. Burada din ve gelenek konusunu ayırmak gerekmektedir. Aynı din içinde farklı tekrar yöntemleri bulunabilir. Farklı dinler de aynı geleneğin içinde kendilerini ortaya koyma yoluna gidebilirler. Bruce Lipton bilinçaltına ulaşmada “süper öğrenme” adını verdiği üçüncü bir yönetim daha olduğunu belirtir. Ancak, bu yöntemin adını verdikten sonra içini doldurmaz. Bu onun hatası değil. Bilim süper öğrenme konusunda sessiz kalmaktadır. Bu çizgiden sonrası dinin alanına girer. Din bilinçaltına ulaşmaya çalışırken günlük dili veya bilimsel dili kullanmak yerine, rüyaların dilini kullanır. Kutsal kitapların bir kısmı tuhaf hikâyelerle doludur, ama nedense bu öyküler bizlere yabancı gelmez. Bu şekilde mantık yürütürsek, örnek olarak, “İslami rüya yorumları” kavramı anlam kazanmaya başlar. Süper öğrenme ve kutsal metinlerin rüyaların dilinde yazılması bir araya gelince aklıma Barış Özcan’ın Doğu kültürlerindeki döngü kavramları ile ilgili videosu gelmektedir.[2] Muhteşem bir videodur, izlemenizi tavsiye ederim. Doğu kültürlerinde devamlı olarak iki unsur öne çıkmaktadır. Birincisi, içinde bulunduğun döngüyü anlamaya çalış ve ona saygı duy. İkincisi ise anlama ve saygı duyma aşamalarından sonra o döngüyü kır ve bir üst döngüye geç. Bu kültürlerde Tanrı veya yerine kullanılan kavram genelde sonsuz iyilik olarak tanımlanmamaktadır. İyilik (yeşillenme, büyüme, zuhur etme) ve kötülük (solma, çürüme, fena) varoluşun aşamaları olarak tasvir edilmekte ve sonsuz iyilik olmayacağı gibi sonsuz kötülük de olmayacağı unsuru vurgulanmaktadır. Varlık nedir sorusunu Batı kültürü iyilik (zuhur etme) ile cevaplarken, Doğu kültürleri döngünün bizatihi kendisine işaret etmektedirler. Bu durumu görsel hale getirerek örnek vermek istersek, aşağıdaki ilk resim Batı kültürünün varlık anlayışını resmetmektedir. Herhangi bir hava durumunun anlık resmi. İkincisi ise, Lorenz Çekicisi adı verilen hava durumunun matematiksel olarak formüle edilmiş şeklidir.[3] İkinci şekilde sistem deterministik, belirli bir şekilde hareket etmektedir. Ama aynı zamanda kaotiktir, çünkü fonksiyon asla aynı hat üzerinde hareket etmez. Doğu bilgeliğinde hiçbir yaratılışın aynı olmadığı, varlığın devamlı değişim halinde olduğu, ama yine de sistemin belirli bir formda hareket ettiğini açıklayan çok iyi bir örnektir.

Aslında bu fark anlayış farkından çok, seviye farkıdır. Döngünün sadece ilk yarısına işaret eden anlayış, döngünün tamamına işaret eden anlayışın altındadır. Daha doğru bir ifadeyle ikincisi birincisini kapsar ama ondan daha fazla ve daha farklı bir şeydir. Ama tam tersi geçerli değildir. İlkinde hedef zuhur aşamasının kesintisiz devamıyken, ikincisinde amaç bilincin yükseltilmesidir. Bu nedenle birinci grupta olanlar dua ederken “Tanrı’m bana şunu ver, bunu ver. Bana iyi davran sevdiklerin arasında yer ver” derken, ikinci grupta olanlar “Her şeyin en iyisini sen bilirsin,” derler. Birinci gruptakiler bilinçaltına ulaşmada çocukluk hipnozu ve tekrarlama yönetiminden haberdarken, üçüncü yöntem olan süper öğrenme kavramını bilmezler. İkinci gruptakiler ise her üçünü de bilirler. Aradaki fark budur. Döngü ve varlık meselesini resim halinde değil de şiir halinde yaz dense, “Anlamak Mesih’tir”[4] mısraını kullanırdım. Süper öğrenme tam olarak nedir? Aslında çok basittir. Gerçekle yüzleşerek çok ama çok utandığınız bir anı düşünün. Veya asla kaybetmem dediğiniz bir şeyi kaybettiğinizi düşünün. İşte tam olarak budur. Anladığım kadarıyla hayat nedir dense cevabım, süper öğrenme için kurulmuş bir tiyatro olurdu. Batı kültürleri “Neden varız, Tanrı neden kötülüğü yarattı, Bu kadar acı ve üzüntü neden var” diye sorduklarında herhangi bir cevap veremiyorlar. Doğu kültürleri ise bu süper öğrenme meselesini içselleştirdikleri için bu sorunun neden sorulduğunu bile anlayamıyorlar. Lorenz Çekicisi’ni temel almış düşünce yapıları, iyilik ve kötülükten oluşan ilahi hareketin aslında tek bir şeyi devamlı olarak zikrettiğini fark ederler: “Bilincini yükselt, senin amacın bu.

Peki, tüm bu hususlar neden önemli? Yaşayıp gidiyoruz işte, bu kadar lafın ne önemi var? Siyaset bilimi hali hazırda tıkanmış durumdadır, yeni bir anlayış ortaya koymakta sıkıntı çekmektedir. Belki de siyaset bilimini Batı kültürel paradigmasından çıkartıp, Doğu kültürel paradigması içinde yeniden yorumlamak gerekmektedir. Bu ihtiyacın sürükleyici unsuru hiç beklenmedik bir alandan gelmektedir: Nöroloji. Örnek olarak, bu dalda yapılan çalışmalar, psikopat veya sosyopatlığın beynin biyolojik yapısı ile ilgili olabileceğini göstermektedirler. Bu beyin yapıları toplumun %2-3’ünde bulunmaktadır. Yüzden fazla insan tanıyorsak, çok büyük olasılıkla bunlardan birkaç tanesi tanıdığımız olabilir. Sosyopatların hayatta başarılı olma şansı diğerlerine göre ortalamada daha yüksektir.[5] Bu durumda mükemmel bir siyasi sistem kursak bile, eninde sonunda sosyopat ve psikopatların bu sisteme zarar vermelerini engelleyemeyiz. O yüzden en “İyi sistem nedir?” sorusu bir kenara bırakılmalıdır. Esas olarak, nöroloji ile siyaset bilimi arasındaki ilişkinin iyi anlaşılması gerekmektedir. Daha doğru bir ifadeyle, insanlığın gen havuzunu oluşturan matris ile siyasi sistemler arasındaki ilişki nasıl bir çekici fonksiyon ortaya çıkarmaktadır? Mesela psikiyatristler ve nörologlara görev mi verelim, bütün psikopat ve sosyopatları bulsunlar ve hepsini öldürelim. Gen havuzundan bu şekilde yok etmiş olabilir miyiz? Muhtemelen hayır. Peki, yok etmemiz gerekiyor mu? Bu akıllıca bir şey olur muydu? Bu sorunun sağduyulu cevabını öjenik kavramını icat eden Batı düşüncesi veremez, çünkü ontolojik olarak yanlış bir noktada durmaktadır. Bu sorunun cevabını Doğu düşüncesinde aramalıyız. Sağa doğru salınımın ölçüsü sola doğru salınımdır. Bireysel ve kolektif süper öğrenme için bu tip faktörlerin varlığı önemli mi?[6] Belki bu grup sisteme ihtiyaç duyduğu hareketi kazandırıyordur, belki empati yeteneğinin bu derece hareket kazandırma kabiliyeti yoktur? Olaya başka bir noktadan bakarsak, hapishanelerdeki suçluların toplumun geneli ile karşılaştırıldığında anlamlı bir şekilde yüksek oranı bu gruptan oluşmaktadır. Ancak aynı şey askerler için de geçerlidir. Hatta cerrahlar için de aynı şeyin söylenebileceği tahmin ediliyor. Ya bilim insanlarının otizm veya Habermas Sendromuna yatkın olmaları? “Evrenin Sırları” programında (Morgan Freeman, Discovery Channel) beyin konusu işlenir. Beyin taraması konusunda çalışan bir bilim insanı, uzun yıllar boyunca hapishanelerde, özellikle de psikopatların beynini taradıktan sonra, kendi ailesinin de beyin taramalarını çekiyor. Herkes normal, bir kişi hariç. Ailede bir psikopat var: Kendisi. Bilim insanı kendi beyninin psikopat beyni olduğunu fark ediyor. Sonra etrafına kendisi hakkında ne düşündüklerini soruyor, biraz çekilmez ama neşeli bir adam olarak görüldüğünü öğreniyor. Adamın gerçek anlamda psikopat davranışlarına sahip olmamasının muhtemel nedeni, çocuklukta ailesinden gördüğü ilgi ve şefkat. Bir grubu yabancılaştırmadan önce pek çok soruya cevap vermek gerekir. Gen taramaları ile beyin taramaları pek çok konudaki farkındalığımızı yükseltecektir. Teknolojinin ilerlemesi yeni insan hakları ile ilgili konuların ortaya çıkmasına neden olacaktır. Peki, bizler insan hakları konusunda gerçekten bu sorularla başa çıkmaya hazır mıyız?

Bu konu öylesine kapsamlı ki, psikopatlara yaklaşım sorusu gelecekte ortaya çıkabilecek sorularla karşılaştırıldığında çocuk oyuncağı gibi kalabilir. Örnek olarak, hızlı nüfus artışının yaşandığı falanca coğrafi bölgede, kişi IQ’su oldukça düşükse ve bu insanlar durmadan birbirilerini öldürüyorlarsa, bu bölgelerde ortaya çıkan kargaşa olasılığı küresel düzeni tehdit ediyorsa, o zaman ne yapacağız? İnsan hakları kavramını yeniden tanımlamamız mı gerekir? İnsan Hakları Beyannamesi düzeltilmeli mi? Yoksa onlar yerine bizim mi bir üst bilinç seviyesine geçmemiz gerekiyor? Baştaki konuya dönersek, toplumun düzeltilmesi kadından başlar, çünkü istese de istemese de kadın çocukların hayatın ilk döneminde bilinçaltının temelini atmaktadır. Empowerment of women diye bir kavram var. Kadının güçlendirilmesi olarak da çevrilebilir. Yüksek bilinçte çocuklar yetiştirebilmek için yüksek bilinçte anneler yetiştirmek gerekmektedir. Bunun için de kendi kıyamını gerçekleştirmiş anneler gerekmektedir.[7] Bu nedenle, annelere düzenli maaş bağlayalım onlar kendilerince öylece takılsınlar seçeneği çözüm değil. Cam tavan meselesi de bir işe yaramamaktadır. Herkese CEO olmayı önermek Chicago Okulu düşüncesinin bir başka versiyonudur ve başımıza çok iş açmıştır.

İkinci husus tekrar eden davranışları içselleştirmek. Geleneklerin yoğunlaştığı alan burasıdır. Her gelenek, belirli bir kalıp yoluyla bireylerin bilinçaltını şekillendirmeye çalışmaktadır. Geleneklere savaş açmak sağduyulu bir yaklaşım değildir, kaçınılması gerekir. Sadece meseleyi iyi anlamak gerekir. Ruh ve din bilimcilerin ortak çalışması, hatta her iki konuda da uzman olan bilim adamlarının yetiştirilmesi bu konudaki iyileştirmelere büyük katkı sağlayacaktır.[8] Ayrıca, ezanın Türkçe okunması da büyük fayda sağlayacaktır. Her gün beş kere ilahi mesajın annenin dilinde dinlenmesi, bilinçaltında köklü değişikliklere neden olacaktır. Annenin dili dışındaki dillerdeki ilahı hatırlatmalar, dinin erilleşmesine ve otoriter hale gelmesine neden olacaktır.

Üçüncü öneri ile ilgili olarak şu kritik sorunun sorulması gerekmektedir. Bir insanın süper öğrenme imkânının elinden dolaylı olarak da alınması insan haklarına uygun mudur? Daha net ifade etmek gerekirse, sıcak sobanın elini yakacağını çocuğuna öğretmek için en iyi yöntem nedir? Annenin uyarısı? Annenin aynı uyarıyı defalarca söylemesi? Yoksa çocuğun elinde küçük bir yanık olması mı? Ya ruh göçü varsa? Ya ölürken yanımızda bilinçaltımızın en derin halini de alıyorsak? O zaman yüksek derecede korumalı yaşanmış bir hayat boşa yaşanmış bir hayat olmayacak mı? Peki ya saltık akıl? Boşa yaşanmış hayatlarla yüklü bir toplumda bir üst seviyeye nasıl geçilebilir? Siyaset bilimi açısından dikkat edilecek nokta, toplumun devamlı olarak belirli sabit bir denge içinde olması gayretimizden vazgeçmemiz olacaktır. Onun yerine, dinamik denge kavramı çerçevesinde Lorenz Çekicisi gibi toplumsal fonksiyonları izlememiz gerekir. Fonksiyon kendi dinamikleri içinde salınıyor mu? Cevap evet mi? Sorun yok. Fonksiyon yerli yerinde olduğu sürece inişler ve çıkışlar normaldir.

Ya sistem, öngörülenden daha fazla salınmaya başlarsa? Bu sorunun cevabını verebilmek için Sihirli Şehir[9] filmini öneririm. Filmin konusu kısaca şöyle: “Dünyada birtakım olumsuz şeyler olması üzerine kurucu babalar insan soyunun devamı için yer altında bir kent inşa ederler ve o kentin belirli bir süre dayanabileceğini hesaplarlar. Bu arada doğanın kendi kendine düzeleceğine ve insan yaşamına tekrar uygun olacağını ummaktadırlar. Sürenin sonunda insanlığın çıkış yapabilmesi için gerekli bilgileri bir kutuya koyarlar ve yöneticilere teslim ederler. Kuşaklar birbirini takip eder ve bir zaman kargaşa çıkar, kutu herhangi bir evin arka odasındaki dolabın altında unutulur Kentte altyapı sorunları çıkmaya başlar. Bir süre sonra insanların orayı terk etmesi gerekmektedir, ancak genel bir umursamazlık ve görmezden gelme yaygındır. İki çocuk kutuyu ve çıkış yolunu bulurlar ve kente geri dönüp insanları kurtarmaya çalışırlar. Şimdi soru şu: Ya yaşadığımız ilahi paradigmalar bu şekildeyse? Ya ilahi sistem en baştan bir süre sonra çökmek üzere kurgulandıysa ve çıkış için gereken bilgiler insanlığa en başta verildiyse ve biz buna din diyorsak? Bunun için de filmdeki iki çocuk gibi kendi kıyametini yaşama cesareti gösteren bireyler gerekiyorsa? Aslında Marks da tam olarak bu duruma işaret etmektedir. Marks, sermayenin döngüleri konusunda muhteşem analizler yaparak, sistemin sonunda kendi kendine çökeceğini, bu çöküşten önce insanlığın çıkış yolu bulması gerektiğini söylemiştir. Sovyetler Birliği çöktü, o zaman Marks’ı çöpe mi atalım? Kolektif çıkışa hazırlanmak için acaba önce bireysel kıyametleri mi hazırlamak gerekmektedir? Bireyleri karnı tok sırtı pek, anasının babasının dediğiyle yaşamını sürdürmekten memnun halde tutmak, insan haklarının mı yoksa hayvan haklarının mı alanına girmektedir? Acaba insan hakkı bireysel kıyametini hayata geçirebilecek, fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bireyler mi yetiştirmektir? Bence bunun cevabı Doğu’dadır. Doğu düşüncesini nasıl yeniden içselleştirebiliriz? Budist olacak halimiz yok ya? Bu topraklarda çeşitli isimler altında tekrar tekrar ortaya çıkan bir başka geleneğe başvurulması gerektiğini düşünüyor ve Irène Mélikoff’u rahmetle anıyorum, dediği gibi; Uyur İdik Uyardılar.[10]


[1] https://www.youtube.com/watch?v=7TivZYFlbX8&list=LLnnG5JCBLNkvtC5kpa-p93g&index=222&t=0s

[2] https://www.youtube.com/watch?v=uxgqns2CF6k

[3] https://www.youtube.com/watch?v=B6vIw2DWYeE

[4] https://www.youtube.com/watch?v=bPOPQCpHDi4

[5] Martha Stout, Yanı Başınızdaki Sosyopat, Pegasus Yayınları, 2009, s. 16,17

[6] Stout, a.g.e., s. 254

[7] Bunun için de kadının çalışması önemlidir. Ayrıca, yuva, kreş ve hatta kreşlerde revir hizmetinin büyük faydası olacaktır.

[8] Örnek olarak şu eserden çok şey öğrendim: Abdülkerim Bahadır, Jung ve Din, İz Yayıncılık, 2010, İstanbul

[9] https://www.youtube.com/watch?v=P5f7rswhmRI

[10] Irène Mélikoff, Uyur İdik Uyardılar, Demos Yayınları, Çev. Turan Alptekin, 2011, İstanbul, s. 109-128 (Yedinci Bölüm)