Ayın Konuğu: Şirin İskit

Sayı 10 - Mart 2011

 1988 yılında, henüz yirmili yaşlarınızın başında, Paris Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nden mezun olduğunuzu biliyoruz. O günden bugüne bir ressam, kültür ve sanat etkinlikleri koordinatörü, tasarımcı gibi sanatın farklı alanlarında çalışmalar yaptığınızı ve eserler ürettiğinizi de… Bize 20 yılı aşkın süredir devam eden yolculuğunuzu, başlangıcından bu yana nasıl özetlemek istersiniz?

Okuldayken kendime bir tarz bulmuştum, bulunduğum atölyenin en çok renk kullananıydım. On – on beş kişi bir atölyede olunca bir fark yaratmak istiyor insan. Farkımı olabildiğince canlı renklerle ifade etmeye çalıştım; hocam “küçük Türk bize Akdeniz ışığını getirdi,” derdi. Çalıştıkça renkler daha canlandı, artık tüm amacım o renkleri kirletmeden hepsini kullanarak mümkün olduğunca “canlı” işler yapmaya çalışmaktı. Tüm renkler birbirlerinin değerlerini yükseltmeliydi; “demokrasi” gibi düşünüyordum renklerin ilişkisini; tüm farklılıkların, zıtlıkların bir arada, hareketli ve armonik bir birlik oluşturmalarını sağlamaya çalışıyordum. Resimlerimde hayat olmalıydı, resim tuvalin dışına çıkmalıydı. Hep büyük formatlarda çalıştım; çoğunlukla 2m x 2m tuvaller kullandım. Çalıştığım yüzeyler benden büyük olmalıydı, hiçbir korku hissi yansıtmamalıydı, cesaret hâkim olmalıydı. Bir süre sonra canlı renkler bana yetersiz gelmeye başladı ve 80 sonlarında fosforu keşfettim, diğer canlı renklerle karıştırmaya başladım. O dönem çevre çok renksizdi; her yeri beton sarmaya başlamıştı, sokaklardaki kalabalıklar siyah, gri, kahverengi giyiniyorlardı; rengi artık çevreyi renklendirmek için kullanıyordum, dünya renklensin diye bir çeşit “renk büyüsü” yapmaya çalışıyordum. 90 başlarında üçüncü boyutu kullanmaya başladım; atıkları, hurdaları değerlendirmeye çalıştım, hazır renkli malzemelerden yerleştirmeler yaptım, renkli plastik leğenler, meyveler, çiçekler, oyuncaklar boyalarım oldu. Tuvallerden çıkıp sokaklara taşma ihtiyacımdan bir seyyar satıcı arabasında “seyyar sergi”mi gerçekleştirdim. Türkiye’de sanat sadece çok küçük bir kitle tarafından takip ediliyordu, ben sokaktaki insana da hitap etmek istedim, işim entelektüel değildi, en çok çocuklar heyecanlanıyordu işlerimin önünde, büyükler “çok cesur, çok canlı, ama bu resimler evlerde pek asılamaz, hem çok büyük hem de fazla renkli, koltuklara, perdelere uymaz,” diyorlardı! Renkler vasıtasıyla insanların içindeki çocuğa hitap etmek istiyordum, “İlkel” olarak adlandırdığımız toplumlar, Anadolu köylüleri, çocuklar renkten korkmazlar, içgüdülerine daha çok yer verirler, birazcık eğitimle içgüdüler bastırılmaya başlar ve insan kendinden uzaklaşır. Üç gün sokaklarda dolaştırdığım “seyyar sergi” insanları gülümsetti, soru sordurdu; amacıma ulaşmıştım.

İşlerim için “soyut dışavurumcu” dendi. Zaman ilerledikçe coşkun fırça darbelerim sakinleşip düzene girdi, yine soyut ama çok ince bir çalışma şekline yer verdi. İki binler başında baktım ki artık hiçbir konuda “ince” işçilik kullanılmıyor, her yerde kolaya kaçılıyor… Yine çok renkli ama on dokuzuncu yüzyıl işçiliğiyle bir seri çıkarttım “mikro-makro” ilişkisini de konu alan, kozmos ile hücre yapısını karşılaştıran. O sıralarda renk artık günlük hayatta yerini almıştı, çağdaş tasarım sayesinde canlı renkler evlere girmeye, mimariye dahil olmaya başladı; artık kimse renklerden korkmuyordu ve benim renk misyonumun bittiğini anladım… En iyi becerdiğim iş renklerle oynamakken, tamamen “renkçi” olarak tanınmışken renkleri bıraktım tasarıma. En büyük korkum kendimi tekrarlamak. 2003 yılından beri soyuttan kavramsala bir geçiş yaptım ama hâlâ benden renk bekleniyor J. Uzun seneler soyutta ifade bulduktan sonra arayışımda daha “özele” inme arzum başladı. Ayrıca iki binli yılların başından beri karşıma mekan tasarımı işleri çıktı, o da ayrı bir zevk verdi bana; bir mekanı  kullanış amacına en uygun ve en estetik hale getirmeye çalışmak, iş gerçekleşince de insanların o mekanda mutlu olduklarını görmek benim için yepyeni ve çok heyecanlı bir deneyim oldu. Yaratabilmek için benim için her malzeme, her konu “mubah”.

Peki, sanatın farklı dallarında eserler veren bir sanatçı olarak bilim, felsefe, spor gibi diğer disiplinler ile olan ilişkinizi sorsak?
Genelde yeni işler bana bir anda (vahiy gibi) gelir, ondan sonra o fikri nasıl vücuda getireceğimi düşünmeye başlarım, tekniği keşfetmeye çalışırım; bilim orada yer alır. Arkasından, işi gerçekleştirmek için ağır bir bedensel “hamallık” gelir: spor. İş tamamlanınca da üstüne düşünmeye başlarım, neden bunu yaptığıma kulp bulmaya çalışırım: felsefe. Kimisi çok düşünüp yapar, ben yapar ve düşünürüm… Şaka bir yana, sanat ile uğraşınca tüm disiplinlere ilgi duymak zorundasınız. Bu arada, bilimi tekniğe indirgemiyorum tabii ki; bilim sanatın olmazsa olmazlarından biri, en basitinden matematik ve geometriyi, ister iki boyutta, ister üç boyutta çalışın, mutlaka kullanırsınız; ölçü ve oran kaygısı olmadan bir estetik değer yaratamazsınız.

Bu sene AAV’nin çalışma konusu Mitler, Mitoloji… Bir sanatçı olarak, yolculuğunuz boyunca mitler ile olan ilişkiniz hakkında bize neler anlatmak istersiniz?
Bilinçli bir şekilde mitlerden esinlendiğimi söyleyemem, fakat seneler sonra geri dönüp “soyut dışavurumcu” damgasını aldığım dönemlere baktığımda, bazı mitler ve arkelerden izler görüyorum, halbuki yaparken bunların farkında değildim. Çok yakın bir zamana kadar dinler ve dolaylı olarak mitlere karşı çok önyargılı yaklaştım, hatta yaklaşmadım. Çocukluğumda ailem bana Allah kavramını ve dinleri, “yaşamı sadece doğum ile ölüm arasındaki sürecin tecrübesi olarak algılamayıp yaşamın kendisinden yeterince mutluluk duyamayanların kendilerine yarattıkları birer avuntu” olarak tanıttı. Babamın deyimi ile yaşamın sonunda bir “havuç” yoktu, yaşamın kendisi her şeydi ve bu yaşamı en “iyi” şekilde yaşamak gerekirdi; bu da ancak kendine karşı tamamen dürüst olarak yaşamak, kendine odaklanacak bir konu bulmak ve sevmekle olabilirdi. Çocukluğumun büyük bir bölümü Avrupa’da geçti, ailem sanata çok meraklıydı ve beni sürekli müzelere ve önemli ikonaların bulunduğu kiliselere götürürlerdi, fakat din önyargımdan dolayı ikonalara sadece estetik değerlerinden ve sanat tarihindeki yerlerinden ötürü ilgi duyardım; sahneleri, konuları incelemezdim, nasılsa gereksiz bilgilerdi bunlar… Zaten daha sonra sanatı kendime meslek olarak seçtiğimde konuları hep bahane olarak gördüm, amaç değil. Bugün dönüp baktığımda, tüm bu bilgilerin bilinçaltıma ne kadar çok yerleştiğinin bilincine varıyorum. Önyargıları biraz olsun azalmış biri olarak, artık dinleri anlamanın, mitleri çözmenin insanın kendini keşfetmesindeki aydınlatıcı rollerini anlamış vaziyetteyim.

 Yine AAV hakkında bir soruyla tamamlayalım röportajımızı. Anadolu Aydınlanma Vakfı çalışmalarına ne zamandır katılıyorsunuz? Bir üyesi olarak, vakfın gayesi ve etkinlikleri sizin için ne ifade ediyor?

AAV ile 2004 baharında, tam da arayışlarımda soyutu kavramsallaştırma sürecimin başlarında, sezgiyi bilince dönüştürme ihtiyacımın yükseldiği sene tanıştım ve bu, birçoğumuz gibi, benim için bir milât oldu. Belleksizleşmiş bir toplum olarak arayışımız hep “dışarılarda” olmuş, aslında hemen hemen tüm “dış” dediklerimizin doğduğumuz topraklarda iz bırakmış olduklarını fark etmeden… Batıya olan merakımızdan sadece Batının baktığı şekilde bakmaya çalışmışız “ödünç gözlerle”.  Bilgeliği bile Batının son 40-50 yıldır keşfettiği Uzakdoğu mistisizminden tanıyoruz bilgeliğin beşiğinde doğmuş insanlar olarak… Benim anladığım kadarıyla Vakfın başlıca gayesi, inanılmaz bir kültürün mirasçıları olarak kadim bilgeliği kendi gözlerimizden keşfetmeye ve hayatı bu bilinçle yaşayarak bireysel olarak da “içi” keşfetmeye teşvik etmek, insanın her yerde insan olduğunun idrakine vardırmak. Çok farklı yollarda, yaşlarda, çok farklı mesleklerden bu kadar çok güzel insanı da buluşturan, kaynaştıran bir ortam yaratmanın inanılmaz bir hizmet olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, AAV’nin etkinliklerine katılmanın zihnimi diri tuttuğunu görüyorum. Vakfın toplantıları üniversiteyi andırıyor; üniversite nasıl genç zihinlerin kendilerine yön bulmalarını sağlıyorsa bu toplantılar da yön bulmuş zihinlerin genç ve diri kalmasını sağlıyor. Vakfın varlığından ve faaliyetlerinin mahiyet ve kalitesinden dolayı çok müteşekkirim.