Ayın Konuğu: Şeyma Bobaroğlu

6 Kasım 2016

Şeyma Bobaroğlu Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik-Cam Bölümünü 1981 yılında bitirdi. 1990 yılında aynı fakültede, Seramik Bölümünde araştırma görevlisi oldu. 1991 yılında merkezi İsviçre’de bulunan “Uluslararası Seramik Akademisi” üyeliğine Türkiye’den seçilen tek kişi oldu. 1993 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümünde “Başlangıcından Hitit Dönemi’ne Kadar Anadolu’da Ana Tanrıça Kültü ve Toprak İdol” isimli yüksek lisans tezini verdi. 1999 yılında ise yine aynı bölümde “1960’tan Günümüze Sanat-Kavram İlişkisi ve Yapıtlarımla Karşılaştırılması” isimli doktora teziyle sanatta yeterlik derecesini aldı.

Ulusal ve uluslararası birçok sergide yer aldı.  Bienal ve festivallere katıldı. Biri Almanya’da olmak üzere toplam yedi kişisel sergi açtı. Yapıtları ile aldığı sekiz ödül arasında 1992 Uluslararası 4. Asya-Avrupa Bienali “Gümüş Madalya” Ödülü, 1991’de Ankara Sanat Kurumu’nca “Yılın Seramik Sanatçısı” Ödülü, 1987 yılında 48. Devlet Resim ve Heykel Sergisi “Birincilik” Ödülü ve Türk Seramik Derneği’nin düzenlediği “Su” sergisinde “1.lik” Ödülü bulunmaktadır. Bugüne kadar birçok akademik ve ulusal etkinlikte jüri üyeliği de yapan sanatçının yapıtları Ankara Resim Heykel Müzesi, İstanbul Resim Heykel, Garanti Bankası Sanat koleksiyonunda ve özel koleksiyonlarda yer almaktadır.

Şeyma Bobaroğlu akademik çalışmalarını İstanbul Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümünde Yardımcı Doçent olarak sürdürmektedir.   

 

Röportajımıza, bir sanatçı ve bir akademisyen olarak yaşamınıza yön veren ilk tercihiniz ile başlamak istiyorum. Güzel Sanatlar Akademisi’ne giriş öykünüzü, Seramik ve Cam Bölümünü tercih etmenizde etken olan nedenleri bizimle paylaşır mısınız?

Kendime dair ilk hatırladıklarım arasında ya olana müdahale etmek ya da onu yeniden oluşturmak fikri ve eylemi vardı. Bu durum tüm ilişkilerimde ve aile içinde hep saygıyla karşılanmış ve “Bu çocuk sanat okumalı” izlenimini pekiştirmişti. Dolayısı ile eğitimimin (devamı 3. sayfada)devamı konusundaki tercihimi sanattan yana kullanıyor olmam etrafımda da sevinçle karşılandı. Asıl okumak istediğim “heykel”di, ancak sınavlarına girdiğim fakültede heykel bölümü o tarihlerde henüz kurulmadığı için, ona en yakın bölüm “seramik” olarak göründü bana ve “kille şekillendirmek işin aslıdır” diye düşünerek seramik bölümünü tercih ettim.

 

Gerek yüksek lisans, gerekse doktora tezi konularınız bu sene AAV’deki çalışma konumuzu doğrudan ilgilendiriyor. Mitler hakkında yaptığınız araştırma ve çalışmaların bir sanatçı olarak sizin yaşamınıza olan etkileri hakkında bize neler söylemek istersiniz?

Sanat bana karanlıkla aydınlığın arasında bir yerde görünür hep. İç dünyanın, belki bilinçdışının karanlık dünyasından suyun yüzüne doğru bir yolculuk gibi. Hayalin, bilincin özünün kaotik dünyası, mekânsızlığı ya da iç içe giren mekânları ile kavramın dışlaşan aydınlığı arasında bir geçiş, bir köprü, bir ara durum. Bilinçle sezginin tanışıklık yeri, hem de ayrılma. Mitlerin yeryüzüne indiği dar yol.

Doğduğu rahmin karanlığı sanki bir mürekkep hokkasının içindeki is karası, ama onunla tarihi yazıyor, yazdığı tarih beyaz aydınlık bir sayfa oluşturuyor, bir mekân; işte insan eyleminin zaferi ve sanat gerçekleşiyor burada, bu ise başlangıçtır, tarih başlar yeniden burada.

Doğal ortamından ayrılırken yersiz yurtsuz kalan tanrılar, tekrar insana bakınca mekân buldular kendilerine ve yeryüzüne inerken güneşi yanlarında taşıdılar, hep beraber gördüğümüz rüyanın tanıklığında tanıştırdılar bizi birbirimize.

Ve simgeler… Onlarla yol yaptığımız, yolsuzluğumuzda tutunduğumuz yüzler onlar gökyüzünde asılı duran ve çağıran yanına. Çağıranın sessiz sesi, buluşmaların kadim yolcuları zamansız mekânsızlar, mekânlarımızın yapıtaşları.

Mitler içinde taşıdıkları gereksinim ve arzuları ile, ümit ve korkuları ile insan doğasını açığa çıkarırken, ağacın köklerinden gelen sestir, meyvelerinden gördüğüm. İşte burası; göğün yerle kavuştuğu yer ve sanatçının yeni yeri, yeni yeryüzü.

Yüksek Lisans tezimde Ana Tanrıça üzerinde yoğunlaşmış; dişil, dolayısı ile eril ilkenin bu birbirinden ayrılamaz ilişkisini anlamaya yönelmiştim. Kadın bedeninin taşıyıcısı olduğu dişilliği ile ne kadar barışık olduğunu, imgesini taşıdığımız bu bedenin bizi doğa ile ilişkilendirirken, daha sonra bilincin kendisinin üzerine, kendinden doğan bir soyutlama aracı olarak simgelerle kurduğu ilişki beni mitlerle ilişkilenmeye yöneltti ister istemez. Doğası ile bilgisi arasındaki, karanlıkla aydınlık arasındaki ilişki; doğa ve tin.

Doğadaki hayatın yâdsınmış, ölümle üstesinden gelinmiş diriliği; tin. Ölümün ölümsüz nefesi.

Bu dişilliğin tarih içindeki serüveni bende derin bir etki yaratmıştır hep ve tezime başlamadan çok önceleri yukarıda sözünü ettiğim bu etki ve düşüncelerle şekillendirdiğim işlerim Ana Tanrıça formları olarak dışsallaştı.

Ana Tanrıça doğum ve ölümün esrarengiz perdesiydi hep; “ölümlülerin asla yüzünü göremeyeceği”; Sofya.

Bugünden Ana Tanrıça formlarının var oldukları düne bakarken, onları biçimlendiren yaşamla, o yaşamın güncelle çakıştığı yerde, yani bizim yatay tarihimizin coğrafyası ile dikey tarihimiz nerede buluşur? Bu figürün yeri neresidir ya da bu figür yürüdüğü yeri kendileştiren bir mekân mı işlemektedir kendine? Malzemesini dünyadan, anlamını kendiliğinden alarak hikmetle kendine bir mekân kurduğunda, Sofyanın biçimini var eden içinden geçtiği sevgiydi şüphesiz.

Yaşamımdaki etkilerini soruyorsunuz; bütün bu sorgulamalar, bu mitsel düzenler simgeleriyle tanrı/tanrıçalar arasında bağlar kurarak kazandırdıkları evrensel bakış çabası, bu hayatı daha derinden okuma denemeleri yalnız literatürel bir zihin araştırması olmadı benim için, o her zaman içte şekillendirdiğimiz dünyanın dışarıda kurulan yansımasıydı. Bu, hayata tekrar dokunuşun sihirli diriliği, anlayışın yansıması, yaşamın ifade yoludur.

Yapıtın süreci aynı zamanda insan ve dünyanın varlığı ve özü ile ilgili problemleri birlikte yaratırken hem de onları kurar. Sanat yapıtı mitolojik, sembolik, kavramsal düzlemdeki kodların sanatçının hayalinde yeniden organize olması ve bir plastik bütünlükte ifade bulması ile de açıklanabilir ve yapıtın okunması varlığımızın iki ucundaki yükün, öz-biçim dengesinin ayrı ayrı değil, birden kavranması ile mümkün olabilir diye düşünüyorum.

Ve bu bağlamda sanat-yapıt ve insan bir bütünlüğe kavuşurken kurulan sanatçılığında, özne eserini yaşamın tüm olanaklarında hayat sahibi kılabiliyor ve bu bir kerecik olsun kurulabildiğinde, sanatçıya olan ümidini ve onun sevincini içinde hep saklı tutabilmesinin olanaklarını taşıyor kendinde. Bu, yapıt üretmenin yaşamımdaki en derin etkilerinden biridir.

 

Önce başkanlık görevini üstlendiğiniz Anadolu Aydınlanma Vakfı ile tanışma öykünüzü sormak istiyorum. Daha sonra ise, kuruluşunun 15. yılında, Anadolu Aydınlanma Vakfı’nın faaliyetleri hakkındaki görüşlerinizi ve Vakfımızın geleceğine dair gördüğünüz vizyonu…

Anadolu Aydınlanma Vakfı ile 1998 yılında tanıştım. Sayın Metin Bobaroğlu’nun Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesindeki konferans ve derslerine başlaması benim de Vakıfla tanışma sebebim oldu. Ne üniversitede ne de sosyal alanda bu denli derin felsefi anlayışa ve bilgiye rastlamıştım. Bu beni hem çok şaşırttı hem de çok heyecanlandırdı o zaman. Üstelik bu disiplinler arasılık; her disiplini birbirine kendi hakiki yerlerinden bağlayan ve her bir disiplinin kendi yolculuğuna, diğerinin yolunu açarak çıktığı bu serüven derin bir tecrübeydi benim için. Ve bizim sanat ortamında mücadelesini verdiğimiz ama bir türlü üstesinden gelemediğimiz bir alandı.

Bu görünüşlerin ardındaki anlama dokunabilme heyecanı, içimizde yatan sanatçıyı bulabilmek beni Vakıfla birlikte yepyeni ve hakiki bir üniversiteye başlar gibi heyecanlandırmıştı. Bu coşku ile başlayan bu yaşam serüveni bizi bugünlere taşırken, içimde çoğalan bir sevgiyi beraberinde getirdi.

Ben bilirim ki asıl mekânlarımız, birbirimize dokunabildiğimiz yerlerdir, oralarda birbirimize dokunur ve üretiriz hem kendimizi, hem birbirimizi yeniden.

Bu merhabadır… Bu anlamdır… Bu dünyayı yaşama dönüştürmektir…  İşte Vakıf ortamı böyle bir atölyeydi aynı zamanda benim için, yapıtlar kurulurken tanıklık ettiğim. Bir heykel, bir göz oluşturmak, tüm görüşlerin birlikteliğinde bakışla örgütlenen…

Bu sevgi ve güvenin taşıyıcısı, Vakfımızın kurucusu Sayın Metin Bobaroğlu bizi yaşamla yeniden ve doğrudan tanıştıran bir dost ve ilk başkanımızdı. Daha sonra bu görevi zevkle ve onurla yönetim kurulu ile birlikte bugüne taşıma gayreti verdik.

Şimdi ise, yerel değerlerle evrensel değerler arasında ilgi kurarak toplumsal gelişmeye hizmet verebilmek doğrultusunda oluşturduğumuz yayın projelerimizi hızlandırarak yenilerini devreye sokmak en yakın hedefimiz. Belki kendimize ait bir mekânımız olsa diyorum, içinde işlikleri olan, içinde durduğumuz heyecanı üretimlerimize yansıtabileceğimiz… Bu bir rüya ama biz bu vakıfta ütopya üretmeyi, yaratma cesaretini ve dönüştürebilme bilgeliğini deneyimlemiyor muyuz, bu da neden olmasın?

 

Bir sanatçı, bir akademisyen ve bir sivil toplum kuruluşu yöneticisi olarak hizmet verdiğiniz alanların yanı sıra, bir anne ve bir eş sorumluluğu da taşıdığınız bir özel hayatınız var. Zaman yönetimi konusunda bu ölçüde ustalaşmak isteyenlere verebileceğiniz tavsiyeleri sorarak sonlandırmak istiyorum röportajımızı…

Bana en zor soruyu soruyorsun belki de. Zamanı iyi kullanabilmek konusunda bir şeyler söyleyebilmek rasyonel zamanın programlayıcısı olmayı da beraberinde getirir. Oysa ben daha çok kendiliğinden, gelene tâbi olan bir yaşam içinden geçerken, bu konuda söyleyebileceğim tek şey şu olabilir: Ne yaparsak yapalım, yaptığımızla dolu olarak yapabilirsek eğer, zaman her yere yetişir. Aksi takdirde çok büyük zamanlar bile minnacık işleri içine alamaz, bol gelir, üzerinden akar, içindeki iş ortaya çıkamaz.

Belki de şunu sorabiliriz kendimize: Nerede mekân tutuyoruz? Bu ise geleceğe dâir bakış açılarında saklarken bizi, sevgi ve ilgi ile yöneldiğimiz her işte zamanı sobeleme fırsatı bulabiliriz. Ne de olsa bu bir oyun, adı “saklambaç” olan.