Ayın Konuğu: Sevil Görür

6 Kasım 2016
Sayı 05 - Ekim 2010

Bültenimizin bu sayısında ayın konuğu Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Akademisi Öğretim Üyesi ve Anadolu Aydınlanma Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Sevil Görür

 

Biliyoruz ki, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Akademisi’nde temel sanat eğitimi dersleri ile gençlere hizmet veren bir akademisyensiniz. Sanatla olan ilişkinizi, buraya kadarki yolculuğunuzu bize nasıl anlatmak istersiniz?

Orta öğretimde resime olan ilgim hocalarım tarafından destekleniyordu. O yıllarda tanıdığım Dürer, Leonardo gibi sanatçılar beni büyülemişti. Çünkü onlar sadece resim, sadece heykel yapmıyor, yeri geliyor bir mekanikçi gibi makine tasarlıyor, yeri geliyor bir tıp adamı gibi anatomi inceliyor, bir botanikçi, bir zoolog gibi doğayı da inceliyorlardı. Onların o merak ve tutkuları, bunları ifade ediş biçimleri benim için gerçekten büyüleyiciydi.

1979 senesinde kazandığım Fen Fakültesi Botanik Bölümünde sadece hayvan ve bitkileri çizdiğimiz bir laboratuvar dersimiz vardı. Oradaki asistan arkadaşlar çizimlerimi görüp “Ne işin var senin burada? Sanat okusana” diyorlardı. Ben de orayı bırakıp sadece resim çizmeye başladım. 1983 senesinde İzmir’den İstanbul’a güzel sanatlar sınavlarına girmek için geldim. O zamanlar İstanbul, İstanbul’un sanat ortamı ve buradaki iki okul, Tatbiki Güzel Sanatlar ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, İzmir’de efsane gibiydi. İki okulun sanat anlayışları ve buna bağlı olarak verdikleri eğitim farklıydı. Tatbiki, Almanlar tarafından Bauhaus ekolünde kurulmuş bir okuldu ve eğitimi bu ekole göre kurgulanmıştı. Her iki okulun hocaları da Türk sanatının öncü isimleri, tanınmış sanatçılarıydı. Tercihim Tatbiki olmuştu. Sınavlarını kazandım ve Seramik bölümüne girdim. Son senemde “temel sanat” dersini aldığım hocamdan asistanlık teklifi geldi ve o gün bu gündür de bu dersi vermekteyim.

 

Anadolu Aydınlanma Vakfı’nın bu seneki çalışma konusu mitoloji. Mitoloji ile sanat eğitimi kadar önemli bir konu sizce nerede buluşuyor?

Mitoslar, sanat ile açılan kapılar. Mitler insanın kendini bilme, anlamlandırma, kendine ait olma arayışında çok önemli yol izleri. Simgelerle, ritüellerle, masallarla bu yollar hep canlı tutulmuş. Sanat, “insanın kendini bilme, bulma serüveninde bu serüvenin imgeler ve simgelerle dile gelmesi, görünüşe çıkması” dersek, esin dediğimiz, hayal dediğimiz yaratıcı alan ile mit alanı, bilinçdışı olarak aynı kaynaktan besleniyor diye kabul edebiliriz. Bu haliyle ayrılmaları mümkün değil. Mitler, Jung’a göre ortak bilinçdışı diye tanımlanır. Mitler ancak sanat kapısından ilişki kurabilirler ki bu da sanatı tetikleyen çok derin bir etkidir. Ama günümüzde iki ayrı disiplin olarak, mito-loji ve sanat olarak ayrılıyorlar. Mitoloji bugün sanat eğitiminde “sanat tarihi” disiplini içinde bir dönem olarak yerini alıyor ve daha çok antik Yunan sanatının konusu olarak sınıflandırılmış durumda.

 

Anadolu Aydınlanma Vakfı çalışmalarına ne zamandır katılıyorsunuz? Bir üyesi olarak, vakfın amacı ve çalışmaları sizin için ne ifade ediyor?

AAV ile Güzel Sanatlar Fakültesi’nde yapılan bir çalışma sayesinde 1996 senesinde tanıştım. Vakfımızın zaman zaman üniversiteler ile işbirliğiyle de yürüttüğü, “sürekli bilinç topluluğu” amacıyla yapılan çalışmaları kapsamında bizim okulda da “Simge -Sanat -Aydınlanma” genel başlığında bir çalışma başlatılmıştı. Konferans salonundaki ilk toplantıya girişimi hatırlıyorum.

Bu toplantılar bizde tiryakilik yarattı. Her hafta Perşembe günlerini iple çeker hale gelmiştik. Çünkü ilk kez hem aklımıza hem yüreğimize hitap eden, kendimize, sanata ve hayata bakışımızı tümden değiştirip dönüştüren, disiplinler arası, bir dialogos ile, sohbetle karşılaşmıştık. Bu çalışmalar bizim okulda kesintisiz, her hafta olmak kaydıyla tam 7 sene sürdü ki bu başlı başına bir olaydır. Bu süre içinde vakfımızın yaptığı diğer çalışmalara da katılmaya başladım. 1999 senesinde üye oldum ve halen vakfımızın yönetim kurulu üyesiyim.

 

Son olarak, çağımızın sanat akademileri ile tarih sürecindeki sanat akademileri arasındaki temel farkı sormak istiyoruz size. 

Bu soru başlı başına bir araştırma, bir kitap konusu olabilir. Benim için bunu yanıtlamak zor çünkü sanat akademilerinin tarihsel sürecini hakkıyla bilmiyorum.

Sadece şu ayrımı söyleyebilirim belki, sanatın uzun zaman okullarda değil atölyelerde usta-çırak ilişkisiyle aktarıldığını biliyoruz. Bu atölyelere de okul diyebiliriz tabii ama farklı olan çırakların ustanın resim ya da heykel yapışına, fırçayı tutuşuna, boş tuvale bakışına kısacası o anki haline tanık olarak, o atmosfer içinde, ustasının üslubunu içselleştirerek, halini içselleştirerek yetişmesiydi. Üsluplar, ekoller onun için vardı. Bu giderek okul dediğimiz şeyi yarattı. Günümüzde ise sanat eğitiminde artık ustanın elini bulup tutmak, o atmosferi yakalamak çok zor.