Ayın Konuğu: Sedat Sarıbıdak

Sayı 45 - Şubat 2014

Önce şairleşme öykünüzden bahsetseniz, dilinizi şiirleştiren yolculuğun köşe taşlarını merak ediyorum…

İşim vardı, param vardı, bekârdım, etrafımda hoş kadınlar vardı, fizik olarak da hiç fena değildim, üstelik ağzım da lâf yapardı, yine de hayat sanki hiç o kadar sıkıcı olmamıştı. Kadıköy’deydim. Rakı-Roka-Balık için akşam henüz o kadar da akşam değildi. Balıkçılar Çarşısı’nın hemen yakınında bir sokakta kapısında ‘Sahaf Kültür Merkezi’ yazılı 3–4 katlı bir binaya sanki nedensiz giriverdim. Katlarda odalar vardı, her odada da birer küçük tabela. Roman İşçiliği, Fotoğrafçılık İşçiliği, Tiyatro İşçiliği, Şiir İşçiliği, vs. Sadece şiir işçiliğinin çizelgesine baktım, diğerlerini es geçtim. Sahi niye öyle yaptım; az çok roman okuyordum, şiirde ise Orhan Veli ve Nazım Hikmet’i bilirdim, o kadar. Bir iki kitap alıp döndüm. İki gün sonra toplantı vardı, toplantıda ünlü ve popüler iki şair konuk vardı. Şiir üzerine konuştular, eskilerin ve kendilerinin şiirlerini okudular. O gece uyuyamadım, bir şeyler yazmak geliyordu içimden. Şiir yazamayacağıma göre günlük tutma fikri fena değildi ve kolay olsa gerekti. Sonra, yazılanlara baktım. Şiirsel bir tat buldum. Ha deyince şiir yazılabilir miydi? Şiir kim, ben kim… Sahi, şiir neydi ki? Bunun yanıtını bulmam için çok zaman geçecekti.

Bir sonraki toplantıya erkenden gittim. Arka sıralarda bir yere oturdum. Bir hafta içinde geceleri bir şeyler çiziktirmiştim. Çok ama çok heyecanlıydım. Niye heyecanlıydım ki; kimseyle paylaşamazdım nasılsa. Toplantıyı açan kişi -pasör deniyordu ona- yeni arkadaşlardan kendi şiirini paylaşmak isteyen olup olmadığını sordu. Vallahi ben yapmadım Deniz; ama elim havadaydı.

Ne okudum, nasıl okudum, ne zaman okudum, niye okudum? Bir anda olup bitivermişti. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Nasıl da alkışlamışlardı öyle. Evet, o gece sıradan bir gece değildi. Üzeri dolunay ve yıldızlarla örtünmüş bir köşe taşıydı.

Sahi, yazılanlar ne kadar şiirdi? Üstatların kitaplarını karıştırıyordum. Hadi canım, sen de… Benim yazdıklarıma da şiir denir miydi? Arkadaş, dost çevremden saklıyordum; ilkin Sedat’ı da kaybettik ha, Pala Sedat’ı, Komünist Sedat’ı demelerinden… İkinci olarak da yazılanların niteliği nedir, içinde bulunduğum hali ve yazılanları bir biçimde paylaşmalıydım. Peki, kiminle, kimlerle?

Üniversite yıllarında aynı siyasal hareket içinde tanıdığım Feylesof Mustafa vardı -Mustafa Alagöz-  Onun kapısını mı çalsaydım? Çekiniyordum; çünkü fazla sert ve aynı zamanda dobraydı da. Hüsranla dönebilirdim. Göze alabilir miydim?

Aldım yanıma tüm yazılanları ve çaldım kapısını; ne olacaksa olsundu. Gece geç vakitlere kadar sohbet ettik. Hayret bir şey… Hep motive etti beni. “Devam et!” dedi. Bununla da kalmadı, kendisinin de içinde bulunduğu bir grupla ilişkiye girdim, ‘Yine Hışt’ sanat-edebiyat dergisi çıkartıyorlardı ayda bir. Artık her ay bir şiir veriyordum dergiye. Yıl 1996 idi ve hâlâ şiirin ne olduğunu bilmiyordum. Aslında pek okumuyordum; okumaktan çekiniyordum; çünkü herhangi bir üstadın kitabını okuyunca, benim yazdıklarım bana pek hafif geliyordu.

Yine de yazıyordum. Sonraki yılın ilk aylarıydı. Bir telefon geldi. Hemen bir Adam Sanat Dergisi almam gerektiği söylendi. Dergiyle birlikte ‘1996 Şiir Yıllığı’ vardı. Üstatların şiirleriyle birlikte dikkati çeken 24 şiir. F.H. Dağlarca, Can Yücel, Cemal Süreya, Hilmi Yavuz, vs. İkinci bölümde ise 24 yeni şiir arasında Sedat! Aman Yarabbi, olacak şey değil! Kitabı kapattım. Elim ayağım titriyor, ateşler içindeyim, kalbim küt küt… Bir daha baktım, ismim duruyor; bu nasıl işti Deniz, güzelim, bu nasıl işti!

Henüz şiir nedir bilmiyordum. Ve hâlâ bazı ünlü şairlerden ve onların şiirlerinden haberim yoktu. Bir yanlışlık olmasındı bu işte. Üstelik bir de bir şiirimi basmışlardı kitaba örnek olarak. O gece, üzeri kâğıt ve kalem desenli bir örtüyle örtülü yeni bir köşe taşına misafir olmuştum. Coşmuştum. Sözcüklerle yatıp yine onlarla kalkıyordum. Kendime güvenim gelmişti ve artık saklanmıyordum; değerliydim artık. Elbette bu durum egomu şişiriyordu. Yeni yeni ilişkiler kuruluyordu. Pek keyifliydim.

Tam bu noktada Anadolu Aydınlanma Vakfı ile ne zaman ve nasıl tanıştığınızı, bu tanışıklığın yaşamınızdaki etkilerini sorsam?

İki-üç yıl sonra durum farklılaşmaya başlamıştı Deniz. Yine bir sıkıntı, yine bir eksiklik ve boşluk hissetmeye başladım. İlişkiler artık tatmin etmemeye başlamıştı. İşte tam da bu dönemde yine Feylesof Mustafa devreye girdi. Yeni ve farklı bir felsefe grubundan, bir vakıftan söz ediyor ve beni oraya çağırıyordu. Felsefe mi! Aman uzak dursun. Ben yine şiirden kurduğum dünyalar içinde yaşayayım. Yaşayamadım Sevgili Deniz. Ve Mustafa’nın ısrarına teslim oldum. Sanıyorum 2000’in son aylarıydı.

Her hafta şoklardaydım. Bir hafta Yasacı Musa, bir sonrakinde Sevgili İsa, daha sonra Güzel Muhammed… Ne oluyordu yahu! Bir tepeyi aşar aşmaz başka bir tepe beliriyordu. Çöldeydik sanki. Sahi nereye gidiyordu bu kervan, kıble neredeydi? Kıblenin ‘kendimi keşfetmek’ olduğunu anlamam için hayli zaman geçecekti. Daha sonraları, Tao anlatılıyordu. Az çok bilgim vardı, Tao ve Taoculuk hakkında. Kervancıbaşı sohbetin sonunda demez mi “Tao sizsiniz!” Aman Yarabbi!

Bu Kervancıbaşı’na ısınmaya başlamıştım. Tam kavrayamadığım şeylerden bahsetse de öyle bir anlatış tarzı vardı ki, insanı ister istemez çekiyordu kendine. Ve doğal bir mütevazılıği de sanki hediyesi…

Artık Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeki Perşembe toplantılarına da katılmaya başlamıştım. Ve hemen her hafta benden bir şiir okumam isteniyordu. Bir Perşembe akşamı yine davet etti sahneye. Ön sıralarda öğretim görevlileri falan oturuyordu. Yanımda taşıdığım Octavio Paz’ın bir kitapçığından 8-10 dizelik bir bölüm okudum ve sahneden indim. Kervancıbaşı demez mi: “Eeee, biz bu şiirden sonra ne konuşacağız?” Al sana bir şok daha. Evet, Sevgili Deniz, evet! Burası benim ruhumun yeriydi.

Dolanır mı yalanı dolunay, Sevgili Deniz. Eh, o halde ben de samimi ve açık olayım. Anadolu Aydınlanma Vakfı iki önemli nedenle bağlamıştı kendine beni. İlki entelektüel ve hoş kadınlar vardı ve Kervancıbaşı da harika bir adamdı. İkinci olarak, ruhen yabancısı olmadığım ve fakat aynı zamanda da bilmediğim bir şeylerden bahsediliyordu. Daha sonraları aslında beni bana anlattıklarının bilincine varacaktım ama buna daha çok zaman vardı. Ve bu dönemde de elbette kaprislerim, yerli-yersiz çıkışlarım oluyordu. Kervancıbaşı görüyordu; zaman zaman görmezden geliyor, zaman zaman ise kısa ve sert dersler veriyordu. Her iki halde de ihtiyacım olan şeyler ruhuma işliyordu.

Vakfa katıldığım ilk yılın Haziran ayında kapanış yemeğine katıldım ve henüz bitmiş olan Prometheus’u orada okudum. Pek beğenilmişti. Aslında ne Prometheus’un insanlıktaki yeri, ne de bir insandaki karşılığı hakkında net bir bilgim vardı. Elbette orada edindiklerimin etkisi kendini ortaya koyuyordu. O gece de sadece bir gece değildi; üzeri gizemli simge ve sembollerle bezenmiş bir köşe taşının misafiriydim; yolcuydum artık, yoldaydım. En azından ben böyle hissediyordum.

Okumalarım hızlanmış ve felsefeye de ilgim artmıştı. Bilgim, görgüm artıyor, ama yazmakta güçlük çekmeye başlıyordum. Hatta yazamıyordum. Nedenini sordum Kervancıbaşı’na. Dedi ki: “Eskiden tine geliyordun, şimdilerde ise tinden gitmeye başlıyorsun, telâş etme.” Bu yanıtı da anlamam için epey bir zaman geçecekti. Ve bu süre içinde de Goethe’nin, Rilke’nin, Mısrî’nin, Estetik’te Hegel’in vs. kapılarını çalmam gerekecekti.

Şiir, şairi ve dili arasındaki ilişkiyi biraz daha detaylı anlatsanız bize?

Yukarılarda da değindiğim gibi şiire başladığımda hep sözcüklerle uğraşıyordum. Evet, onların hizmetçisi idim ama zaman zaman pek çekilmez oluyorlardı. Kaprisin bini bir para… İnan ki küslükler de ortaya çıkıyordu; kâh ben, kâh onlardan bazıları, karşılıklı tavır bile koyuyorduk. Sonraları Sevgili Deniz, bir şeyler olmaya başladı. Sanki yanı başımda bir torba vardı ve o torbada da sayısız sözcük ve bir o kadar da olasılık… Bir diye yazıldığında, nasıl oluyorsa oluyor, bir sonraki torbadan atlayıp kâğıda sarılıyor! İnan, şaşkınlık ve sevinç içinde seyrediyorum, o kadar. İşin mutfağı falan hak getire. Bir örnekle anlatayım: Prometheus şiirinde her şey olup bittikten çok ama çok sonra, sadece bir sözcük ilâve oldu ve bir sözcük de anlamı daha da kuvvetlendirmek için yerini bir benzerine bıraktı.

Keşfediyordum Deniz; dili, dilin özünü… Şiirin büyüsü, dilin öz kaynağına, o tarif edilemez çeşitlilik ve zenginliğe bir davetti. Elbette sonuçta şiir bir dildi, ama aynı zamanda ona aşkın, dilin ötesinde bir şeydi. Dil de kendini şiir aracılığıyla açıyordu. Burada şunu söyleyebilirim; şiirin bu aşkınlığı üzerimdeki örtüyü aralıyor, kendimi keşfetmemi kolaylaştırıyordu.

Hiçbir toplantıyı kaçırmamaya özen gösteriyordum. Çok hasta olduğum zamanlarda dahi geliyordum. Kadim bilgeliğin bu sanatsal aktarımı hayal dünyamı genişletiyordu. Aynı zamanda da farklı süreçleri iç içe yaşıyordum. Bilirsin, kimi düşünürlerin ortak bir tarih tanımı vardır; denir ki: “Tarih, insanın hem oluşturduğu, hem de oluştururken de oluştuğu ortamdır.” Bu, tek başına bir insan için de geçerliydi. Yapıp-etmelerimiz, eylemlerimiz, üretimimiz dönüp kendimizin bir şekil, bir duruş almasına neden oluyordu. Kendim için söyleyebilirim ki, en azından önceliklerim değişmeye başlamıştı. Süreç beni şiirin hakkı için şiir okumaya getirmişti, başka bir şey için değil. Yazılırken nasıl Sedat yok idi ise, okunurken de yok oluyor, şiir kendini okuyordu. Bu durum bir tespiti ortaya çıkartmama yardım etti: Aslolan şair olmak değil; kendini okuyan ve başkalarınca da okunan şiir olmaktı. Sohbetin başlarında sözünü ettiğim ‘şiirden hayatlar kurmak’ paradigması yerini ‘hayatı şiirleştirmek’e bırakıyordu.

Peki, şiir ve imge hakkında neler söylemek istersiniz?

Şiirin bizatihi kendisine döndüğümüzde imge’yi bizi bekler buluruz. Kendisini şiir dünyasına girer girmez tanıdım. Aslında doğamda ona karşı bir sıcaklık, bir yatkınlık vardı. Önce arkadaş, sonra da dost oldu bu yatkınlık ve imge. İzlemedeydim. Sahi, kimdi, neyin nesiydi bu imge? Varlığını hayal gücünden alan ve hiç de bir arada olmalarını düşünemediğimiz gerçeklikleri bile bir araya getiren bir güçtü. Dile ve hatta diyalektiğe bir meydan okumaydı aynı zamanda. Bir araya gelenlerin her biri kendi gerçekliklerini koruyordu en vurucu imgelerde. Octavio Paz’dan örnek vereyim: Güneşin Ekmeği! Aynı zamanda da ‘bir şey’ her an ‘başka bir şey’ olmayı içinde barındırıyor. Uzak Doğu bilgeliğinde, bilirsin, “Sen kadınsın, sen adamsın, sen gençlik hem bekâretsin, sen lacivert bir kuşsun ve kırmızı gözleri olan yeşil kuşsun, mevsimler ve deniz sensin.” “O sensin.” Yine Octavio Paz’dan bir örnekle devam edeyim. Ne diyordu, “Kayalar kuş tüyüdür.” Neye, nasıl itiraz edebiliriz ki! Şaşkınlık içindeyiz. Kaya gerçekliğin bir anı, kuş tüyü başka bir anı. İşte, imge bu buluşmanın ürünü…

İmgenin anlamı kendisidir, ta kendisi. Anlam, imgenin içinde başlar ve orada biter. Kendi üzerimden de bir örnek verebilirim: “Yolu uzundu türkülerin.” İşte hani yol uzundu da, türküler eşlik etti sağ olsunlar gibi açıklama ve yoruma hiç mi hiç ihtiyaçları yoktur imgelerin. İmgenin ve şiirin derdi bu değildir. Şiir insanı kendisinin dışına çıkartan ve asıl varlığına götüren bir farklı enerjetik hal. Tam da burada insan artık kendisinin imgesidir, diyebiliyoruz.

Şiir tercüme edilebilir mi sizce?

Biraz önce de değindiğim gibi imgenin anlatımının bizatihi kendisi olması, sanırım bu çeviri işini zorlaştırıyor. Bir meşhur türkümüz vardır bilirsin:

A benim bahtı yârim

Gönülde tahtı yârim

Yüzünde göz izi var

Sana kim baktı yârim

Yaklaşılır, evet yaklaşılır bu yaklaşıma da, bu bir yeniden yaratımdır, üretimdir; aslı olamaz diye düşünüyorum. Aslında kendi dünyamda da bunu örnekleyebilirim. Biten bir şiirin üzerine sonradan uğraşmaya, bir yerlerini değiştirmeye başladım. Sanki karaciğeri mideyle, kalbi akciğerle değiştiriyormuşum gibi… Bir feryat, bir figan! Dedi ki bana: “Ben yaratılmış bir canlıyım!” Bir de düşün Sevgili Deniz, başka bir dile çevirmeyi.

Nasıl ki her okunuşta yeniden yaratılıyorsa, her çeviri de yeniden yaratış olabilir ancak. Sonuçta şiir ve imge açıklama ve temsil ile uğraşmaz; o şeyin zaten kendisidir; neyi açıklayacak? Gerçekliğin yeniden yaratımıdır şiir.

Bu konuda tekrar kendime döndüğümde, bu kez da karşıma hep çocukluğum çıkıyor. Bağ-bahçe, sincap-kartal, uzun uzun ağaçlar… Hep oyun, hep oyun… Irmakta elimizden kaçan balıkları gece rüyalarımızda yakalardık. Böylesi bir yaşama ileride imge dünyamı genişletecekti. Düşünebiliyor musun, dedem yolda bulduğu fare ölüsünü cebinde taşır, getirir, bahçeye gömerdi. Hiç aklımdan çıkmayan bir şey de, köpeğimiz Garip’in bir kaza sonucu ölümü üzerine bir mezar kazdık ve ailece dua ettik! Evet, üzerimden yazılanlarda doğa nesnelerine ve dışımızdaki canlılara insani karakterler yüklüyordum. Bunu bilinçli yapmıyordum; başka türlü anlatamadığım için öyle oluyordu. Dağlar kaçışıyor, uçurumlar saklanıyordu, ormanlarsa saçını başını yolmakla meşguller! Ateş böceklerinin şaşkın fener alayı yol soruyordu balkonlarında demlenen akşamsefalarına. Ufkunu kaybetmiş acemi bir gökkuşağı tam da üzerime düşüveriyordu. Kırk yıl düşünsem Deniz, kırk yıl düşünsem ben, yani şu karşındaki Sedat düşünse kırk yıl, “gökyüzüne kuşlar konar” dizesini bulamaz. Konar mı, konuyor vallahi ve çıtım bile çıkmıyor. Cemal Süreya’nın dizelerini hatırlamakta fayda var şimdi:

Ağır ol Bay Düzyazı

Sen uçağa binemezsin.

Kadim bilgeliğin bizatihi kendisi zaten bir sanat işiydi! İnsanın kendisini yeniden yapılandırması sanatı… Hedefin, ereğin, günümüz dilinde ‘özgün bireysellik’, geleneğimizdeki söylemiyle ‘ferdi hikmet’e kavuşmak, onu yaratmak olduğu bilinci ruhumu sarmıştı. Bunun da aşılması gereken bir tepe olduğunu, buradaki ayak izlerinin de bellekten silinmesi, unutulması gerektiğini, yolculuğun burada da bitmediğini öğrenmem için yine zaman gerekecekti.

Son dönem yazılanlar aslında kadim bilgeliğin, tasavvufun içeriği idi. Kervacıbaşı’nın zevkli sohbeti benim kadeh olmamı, onları bünyeme alıp kendi özgünlüğümde farklı bir boyutta tekrar ortaya çıkartmamı kolaylaştırıyordu. Yani, yazılanlar anlatılanların dil, ritim ve imgeyle yeniden sunumuydu, o kadar. Elbette geleneğimizdeki şu sözün de hakkı yenmemeliydi: “Kulak dilden evvel gerektir.”

Benim şansım şiire olan yatkınlığım ve sevdamdı. Genelde kadim bilgelik ve özelde tasavvuf, şiirle iç içeydi. Bunu iliklerime kadar hissediyordum. Tam da bu noktada Octavio Paz’ı dinlemek gerekiyor herhalde. Ne diyordu: “Yoklukla yapılan söyleşi, varlığa giriştir şiir.

Sohbetleri dinlemek ve okumalar ile yazılanlar insanın kendini yeniden keşfetmesine neden oluyordu. Peki, bu keşifler ne kadar dönüştürücü ve geliştirici idi ki? Bunu tam olarak bilmek sanırım mümkün değil. “Bir daha yapmam, gerekli dersi çıkarttım” dediğimiz bir noktada bile hüsrana uğruyoruz. Üstelik bir de ‘ayna’ varken karşımızda. Demek ki diyorum kendimce, yol, yaşamımızın sonuna kadar yoldur.

 

İstersen sohbeti ‘Dilek’ adını verdiğim son yazılanla noktalayalım:

Ko, ey sevgili kapının eşiği olayım
Bas üstüme ki, yerle yeksan olayım
Gayrı bildim: Hikmetindendir himmetin
Ne buyurursan ona razı olayım

 

İster odun gör, ateşlere at beni
İster adama say, ateşinle ısınayım
Usta sensin, yont ki kirimi bir şekil alayım
Dilinden dökülene yetişen kadehlere say beni

 

Vaktidir, de. Göster kapıyı çıkayım ben benden ki
Bakıp göreyim olmuş muyum, ham mıyım
Kadir kıymet bileyim, süreyim izini ustaların
Nasipse bir iz de kendimden bırakayım

 

Sonra unutayım gitsin aynayı, yüzü, izi
Ben çıplak O çıplak. Hakk ile yeksan olayım.