Ayın Konuğu: Murat Kanberi

19 Kasım 2016
Sayı 48 - Mayıs 2014

Ortaokul ve Lise öğreniminizi İtalyan Lisesi’nde, üniversiteyi ise İşletme dalında Bilkent Üniversitesi’nde tamamladığınızı biliyorum. Merak ediyorum nasıl gelişti bu kararlar? İlk çocukluk yıllarınızdan başlayalım mı röportajımıza?

8 Kasım 1967 İstanbul doğumluyum. Annem Priştineli, Boşnak. Babam Tebrizli, Azeri. Özel Dost İlkokulu’nu bitirince, devamında okuyacağım okulun tespiti için bir hayli imtihana maruz kalıp, sonunda üç Fransız Koleji ile İtalyan Lisesi’ni kazandığım haberi ile hem üzüldüm, hem sevindim. Üzüldüm çünkü İngilizce eğitim istiyordum; sevindim çünkü açıkta kalmamıştım. İtalyan Lisesi’ni tercih edip dokuz senelik bir eğitime dahil oldum. Aslında sekiz sene, ama okula başlar başlamaz hazırlık sınıfında kaldım, haliyle iyi hazırlanmış olduğumdan ortaokulun her senesinde takdir ve teşekkür aldım. Lise yıllarım serpilip gelişmeye başlamama denk geldiğinden pek takdirlik geçmedi. Neyse ki ortanın az üstü bir dereceyle mezun olabildim. Son senemde özel bir spor kulübünde spor yaparken Cem Hakko tarafından keşfedilip mankenliğe başladım. 11 yıl TV oyunculuğu da dahil olmak üzere bu iş devam etti. Spora meraklı ve yetenekliydim. İlkokulda atletizmde engelli, bayrak koşusu ve yüksek atlama branşlarında, takım halinde Türkiye dördüncülüğü, ortaokul ve lise yıllarında da basketbol ve uzakdoğu savaş sanatlarına merakım; ama hepsinden öte kayak tutkum. 5 yaşında başlatılmış olduğum bu spora merakım ve bana tanınan imkânlar sayesinde hem Vakkorama Kar Adam Slalom yarışlarında dördüncülük hem de daha sonrasında Erzurum’da yapılan Büyük Erkekler Büyük Slalom yarışında da beşincilik olmak üzere insanlık için çok küçük ama benim için büyük olan derecelerim oldu 🙂

Babamın İranlı olmasından dolayı İstanbul doğumlu olmama rağmen 20 yaşıma kadar İran Pasaportu taşıdım. Her sene konsolosluktan, burada okuyor olmama istinaden oturma izni alıyordum. 17 yaşıma bastığımda, ev adresime askerlik celp kâğıdı geldi, savaşa çağrılıyordum (9 sene süren İran – Irak savaşı). Lise bitene kadar izin süreleri azaldı, son iznim üniversite imtihan sonuçlarının açıklanmasından 1 hafta sonra bitiyordu; ya kazanıp kalacaktım ya da hiç görmediğim ve lisanını bile bilmediğim bir ülke için savaşmaya gidecektim. Neyse ki  Bilkent Üniversitesi’ne puanım ziyadesiyle yetti, hatta hangi bölümü istersem okuyabileceğimi bile söylediler.Hep mimarlık istememe rağmen babamın geleceğimle ilgili yaptığı kısa konuşma sonrası İşletme okumaya razı oldum. Hazırlık sınıfından sonra birinci sınıfı okurken çıkan bir ek kanun üzerine T.C. vatandaşlığına başvurduk, kabul edildi. Tam bu zamana kadar pasaport üzerinde (Fransızca yazımıyla) Morad Ghanbari Şebusteri olan adım Murat Kanberi olarak düzeltildi. Bu düzeltme benim US Dolar bazında ödeme yapan yabancı öğrenci statümü fena sarstı, bir sonraki dönem okula kayıt için gittiğimde “sen kimsin?” dediler. Kıbrıs’a tayinim çıktı.

Mesleki tercihleriniz gelişirken mi başladı tasavvufa, felsefeye olan ilginiz?

Annemin anlatımıyla bacak kadarken ellerimi uzatıp “bu ellerle insanlara bir şeyler yapacağım” dermişim. İlerleyen yıllarda şifa konusunda meraklarım, yeteneklerim ortaya çıktı. Bunu geliştirebilmek için okumalar yapıp farklı hocalarla çalıştım. Üfürükçülükten tutun da biyoenerji, manyetoloji, reiki, chetena, kristal terapi gibi yöntemlerle 25 sene boyunca birçok hastalığın tedavisi üzerine araştırma ve çalışma imkanım oldu. Şifacılık merakım aracılığıyla mistisizme, parapsikolojiye; rüyalarım ve içsel çekilişim aracılığıyla tasavvufa, Uzakdoğu savaş sanatları sayesinde inanç felsefelerine merak saldım.

Tam da bu noktada, Mevlevi Anlayışını Galata Mevlevihanesi bünyesinde tüm dünyaya tanıttığınızı bilen bir kişi olarak, semazen olma sevdasının nasıl başladığını sormak istiyorum…

11 sene boyunca çalıştığım Uzakdoğu savaş sanatlarını bırakmama sebep olan bel sakatlığımı tedavi edebilmek amacıyla 2001 senesinde Siddashram Yoga Merkezi’nde Yogi Baba Adnan Çabuk ile yogaya başladım. Yıllar süren bu çalışmalar sonunda hem sakatlığım şifa buldu hem de ben yoga hocası oldum.

2007 senesi Ocak ayında, Kundalini  Yoga hocası olan bir hanım arkadaşım beni arayarak Amerika’dan Mahan Rishi adındaki kendi hocasının İstanbul’a geleceğini ve eğer mümkünse hocasına rehberlik yapmamı rica etti, ben de memnuniyetle kabul ettim. Birlikte geçirdiğimiz bir hafta içinde program dahilinde kendisini Galata Mevlevihanesi’ne götürdüm, daha önceki seferlerde olduğu gibi yine iki gözüm iki çeşme hıçkıra hıçkıra ağlayarak ayini seyrettim, Hoca da çok etkilenmişti. Mevlevihane’den çıktık, İstiklal Caddesi boyunca Taksim’e doğru yürürken hissettiklerimiz üzerine konuşuyorduk. Hoca, beni o mekanda sema ederken seyrettiğini söyledi, gülümsedim. “Ah keşke” dedim ama peşinden pek mümkün olamayacağını, çünkü çocukluğumdan beri mide bulantısı sorunum olduğunu, araba ve benzeri her türlü hareket eden aracın hatta salıncağın bile midemi bulandırdığını ve mide bulantısı ilacımı yutmadan bir durak bile gidemediğimi söyledim. O da gülümsedi ve kendinden emin tekrarladı: “Ben seni gördüm!”

Akabinde Hoca’nın öğrencisi olan hanım arkadaş aradı, buluşacaktık kendisiyle. Beni arayıp buluşmaya biraz gecikeceğini ama buna mukabil bir sürprizi olacağını söyledi. Buluşacağımız mekâna yanında bir başka hanım ile birlikte geldi. Tanıştığımızda gerçekten şaşırmıştım, sürpriz Esin Çelebi’ydi. Gün boyu yaşadıklarımızı kendisine anlattığımda bir parça kâğıt çıkarıp üzerine Nail Kesova ismini ve telefonunu yazdı. Nail Dede’nin Galata Mevlevihane’sinin postnişi olduğunu söyledi ve ilk fırsatta kendisini aramamı istedi.

Ertesi gün aradım ve bir sonraki güne randevulaştık. Derslere, Sema meşkine başladık. Başladık başlamasına ama ben 3-4 çarktan fazlasını yapamıyor, baygınlıklar geçirip mide bulantısı ve baş dönmesinden perişan oluyor ve hatta sonraki günü de berbat geçiriyordum ama yine de inat ve azimle sanırım daha doğrusu “Aşk ile” gitmeye devam ediyordum. Haftada bir ders yaparak üç ay geçmişti ki (henüz ancak 30-40 tur dönebiliyordum) Dedem bana hazırlanmamı, zira 7 Nisan’da Galata Mevlevihane’sinde ayine çıkacağımı söyledi, hem de bütün Mevlevi erkânının katılımı ile Celaleddin Çelebi’nin Hakka yürüyüşünün 11’inci sene-i devriyesinde. Ortalığı birbirine kattığım, selam aralarında durmayı unuttuğum, bütün ayini karıştırdığım o ilk deneyimimi ben dahil sanırım seyreden hiç kimse unutamayacak.

Eşiniz Şirin İskit ile Büyükada’da kurduğunuz ve işlettiğiniz Ashaka Retreat’in açılış ve bugünlere geliş öyküsünü sizden dinlesek?

1 Ocak 2011 tarihinde Büyükada’daki ilk evimizi kiraladık ve tadilatına başladık, Temmuz sonunda da taşındık ve iki sene oturduk. Ta ki ev sahibimizin tacizlerine dayanamayıp yeni bir yer arayışına başlayana kadar.

Bu esnada bir iş yapma isteğim de vardı. Adada yaşayan, çok sevdiğimiz dostlarımızın tavsiyesiyle bu mekânı gördük. Büyük bir yer olması önceleri gözümüzü korkuttu. 3-4 ay boyu hesaplamalar sonrasında mekânı kiralamaya karar verdik ve 1 Şubat 2013’te kontratı yaptık. Metin Bobaroğlu sayesinde kelime dağarcığımıza kattığımız Ashaka ismini mekâna uygun gördük. Aşk kelimesinin kökü, Arapça bu kelimenin manası olan sarmaşık gibi sarmaş dolaş büyümeyi ve Aşk’ı bulmayı hedefledik, niyet eyledik. Ama sanırım boyumuzdan büyük bir işe soyunmuşuz. Tam anlamıyla komando eğitimi. J

Velhasıl hem yoga ve benzeri kişisel gelişim kamplarına ev sahipliğine hem de butik pansiyon olarak işletmeye devam ediyoruz…

Son olarak Anadolu Aydınlanma Vakfı ile nasıl tanıştığınızı ve dünyanın her kıtasında pek çok farklı hizmet anlayışı ile tanışma imkânı bulduğunuz dağarcığınızdaki yerini sorarak bitirelim diliyorum röportajımızı…

Anadolu Aydınlanma Vakfı ile Şirin’im sayesinde 2007 senesinin ilk aylarında tam 40 yaşımda tanıştım. Ne hikmetse “sema”ya başlamam ile tam aynı zamanda. Sanırım trenin son vagonuna binmişim. Şükürler olsun, hamd olsun.

Bu vakıf bünyesindeki her güzel insan ve namzetleri gibi ben de küçük yaşlardan itibaren içsel bir çekilimin, kutbiyetin peşinden, çoğunlukla bilinçsizce, safça koşturdum, aradım, aradığımı zannettim; ama hem arayan hem aranan olduğumu burada öğrendim. Bu kısımda duygularımı anlatabilmek adına müsaadenize sığınarak, gönlümden kaleme dökülen iki küçük şiirimsimi paylaşmak istiyorum:

Gözyaşlarım katar olmuş,

Çeker hasretim peşin sıra.

Hasretim pınar olmuş,

Susayan gönlüm afiyet bula.

Beşer şaşmayı nefsinde ara,

Sonra ona kıyamet ola.

Kıyametin yolu mürşitten,

Halini anca O’na sora.

Gönlüm olmuş sırça,

Bekler O’ndan dokunuşu.

Elim elinde oldukça,

Seyrederim Hakk’tan oluşu.

NURDAN HEYKEL

Besmele-i Şerif’tir O’nun kaşı

Her kim sorsan bilmez tacı

Arş’tır, Hira’dır naçiz başı,

Özü ile bir bilir bastığı taşı.

Onsekizbin âleme açılan kapıdır gözü

Bilsen ki Hakk’tır O’nun her bir sözü

İnsan-ı Kamil’dir bu nurdan heykel.

Baksan da görür müsün yoksa nasibin?

Ola ki gördün, bırakma elini o güzel habibin

İkizidir Kuran’ın, dinlersen olur haberin

Bakarsan o göze, değişir hemen kaderin,

Ansızın hal olur peyda, uyanınca sabaha

O gözdür, görürsün kendini Hakk aynasında

İnsan-ı Kamil’dir bu nurdan heykel.

Alemlerin Rabb’i ile birdir özü

Yıldızlardan gelir O’nun da tözü

Tutarsan elini, dinlersen sözü

Bir gün açılır salikin gönül gözü.

Yansan aşk ile dönsen yüzün Kamil’e

Bakıp da haline teslim olsan Salih’e

İnsan-ı Kamil’dir bu nurdan heykel.

Ahdimiz O’nunla zahirde ve batında

Bulalım deyu kendimizi hatt-ı zatında

İmzalamışız zaten ta Kal-u Bela’da

Nasipse bayramı da seyreder süluğunda.

Olduysa gönül mahallin mihnet-gah

Koş var yanına o Salih’in ki olasın agâh

İnsan-ı Kamil’dir bu nurdan heykel.