Ayın Konuğu: Leyla ve Ercan Özaksoy

6 Kasım 2016
Sayı 23 - Nisan 2012

Nasıl başladı müziğe olan sevginiz ve öğreniminizi müzik üzerine almakla ilgili kararınız diye sorarak başlayalım mı röportajımıza?

Aksaray’dan Topkapı’ya giden caddenin adı Millet Caddesi idi. Onun ortasından Vatan Caddesi gider, onun bir yukarısı da Fatih’tir. O ortadaki Vatan Caddesi sazlıktı, dere akıyordu oradan benim çocukluğumda. Oradan kamış kopartır, düdük yapardım kendime. İlk müzisyenlik böyle başladı herhalde, ilkokul öncesi, 4–5 yaşlarında idim. Ben küçükken, yine ilkokul öncesi, annemle babam ayrılmıştı. Küçük ağabeyim ve ben annemle kalıyorduk. Büyük ağabeyim zaten askeri lisede okuyordu, ablam da babamın yanındaydı. Çocuk yaşlarımızda pek anlayamayacağımız kadar travmalı bir ayrılık daha yaşandı, ani gelişti olaylar ve biz küçük ağabeyimle birlikte babamın yanına taşındık, ben de ilkokulu bitirdim.

Biraz içine kapanık geçti ilk çocukluğum, sadece küçük ağabeyimle konuşurdum. İlkokulun sonuna doğru bir de ciddi sağlık problemi yaşadım, böbrek iltihabı sebebiyle 3 ay hastanede kaldım. Orada karar verdim, ben yatılı okumak istiyorum ve müziği seviyorum diye.

Müfit Kiper benim dayımdı, meşhur müzisyen, trompetçi. O bana bir kâğıt yazdı, konservatuar yetkililerine iletmem ve böylece imtihanlara girebilmem için.

Hangi konservatuar?

Beşiktaş’ta idi, Yatılı Belediye Konservatuarı, Çırağan’da, hatta şimdi belediye binası olarak kullanımda.

Nasıldı o zaman konservatuardaki sınav ve ders programlarınız?

Benzer; kulağının seslere duyarlılığına bakıyorlardı, ritim denettiriyorlardı, bir de şarkı söyletiyorlardı. Bir yandan müzik dersleri, bir yandan tüm ortaokul ve liselerde okutulan tüm dersler, yabancı dil de Fransızca. Sabah başlayıp akşama kadar sürüyordu her gün dersler, cumartesi günleri de öğlene kadardı.

Ben konservatuardayken çalışmaya başladım, 13 yaşlarındaydım. Konservatuardaki üst sınıflar orkestra kurmuşlar, yazın çalışıyorlarmış, ama davulcuları yok. Ben daha hazırlık sınıfını yeni bitirmiştim. Piyano temel enstrüman, piyano ve solfej herkese mecburi, ritmik okuma da öyle, bir de yaylı sazlar, keman, kontrbas ve çello; benim enstrümanım çello oldu.

Siz mi seçtiniz yaylı enstrümanınızı?

Hayır, olur mu, bana verdiler çelloyu. O zamanlar kâhinler vardı, dudağına bakıyorlar, parmaklara bakıyorlar; “Bu dudak bilmem ne çalar, bu parmaklar bilmem ne çalar” diye, çok komik ve çok geri tabii ki. Neyse, gittim üst sınıflarla konuşmaya orkestraya katılmak için. Dedim ki:

— Ben çalarım davulu.

— Çaldın mı daha önce?
— Hayır.
— Peki, davulun var mı?
— Bulurum.

Gittim davul buldum. Küçüksu Plaj Gazinosu’nda bir sezon çalıştık; yaş 13-14. 25 TL yevmiye alıyorduk. Hemen gittim, bir ev tuttum ve anneme gittim. O zaman annem Balat’ta yalnız yaşıyordu. Dedim: “Anneciğim, hadi eşyalarını topla, ev tuttum ben, birlikte yaşayacağız.” Karagümrük’te bir ev tutmuştum, Fatih’in yamaçlarında.

Sonra geldik 20 yaşlarına, okul bitmişti ve ben bir yandan müzik yaparak yaşamımı kazanıyordum. Barlarda ve benzeri mekânlarda müzik yapıyorduk. Derken bana Avrupa’ya gitme teklifi geldi, piyanist olarak.

Nasıl gelişti bu teklif?

İnanılmazdı gerçekten. Biz bir barda çalışıyoruz, adamın biri geldi bana dedi ki: “Biz Avrupa’ya gideceğiz, senin gibi bir piyaniste ihtiyacımız var.” “Allah Allah, benim gibi bir piyanist mi?” dedim kendi kendime. Ben kendimi piyanist falan gibi görmüyordum ki, daha talebeydim yani. Askere gidecektim ben o zaman, planlarım öyle idi. Sonra annem dedi ki: “Git oğlum, istikbalini kurtar.” Ben de erteledim askerliği ve teklifi kabul ettim.

Almanya’ya çıktık ilk, 1966–1967 idi yanlış hatırlamıyorsam. Grubun adı: “İstanbul Sextet”. 6 kişiyiz ve o zamanlar çok revaçta olan dans müziği yapıyoruz.

Ama ondan önce çok önemli başka bir gelişme olmuştu. Konservatuara yeni girdiğim yıllarda bir grup kurmuştuk ve o grupla birlikte Adana’ya gitmiştik. Bizim saksafoncu hastalandı orada, Adana’da saksafoncu aramaya başladık. Bulduk da; benim okuduğum konservatuardan mezun olmuş, 20 yaş büyük biri benden. Zamanında ateist, solcu, hatta 4. Şube’de kayıtlı bir solcu ve ressam. Hatta bizim konservatuarı bitirince, bir de gitmiş Türk Sanat Musikisi Konservatuarı’nı da bitirmiş. Neyzen Tevfik’in talebesi olmuş aynı zamanda, ney de üflerdi. Develioğlu’nun talebesi Mahmut Gülcüler’in talebesi idi ben tanıştığımda, kendisi benim ilk rehberim oldu, Ali Altuntaş. Adana’da birlikte çalıştık, sonra o İstanbul’a döndü, ben de birkaç ay sonra İstanbul’a döndüm ve kendisini çalıştığı yerde buldum. Bu bahsettiğim Avrupa teklifi bana işte orada, o sırada geldi. “Ben Avrupa’ya gidiyorum,” dedim. O da “Haydi, güle güle,” dedi.

Nasıl bir deneyimdi ilk defa Avrupa’da müzik yapmak?

Ne komik müzikler vardı o zaman. İtalyan, Fransız müzikleri vardı, rezil olduk, mahvolduk, aç kaldık, aylarca işsiz kaldık. Sonra değişti repertuar, aylarca nota yazmak zorunda kaldım, yeni Amerikan müzikleri için. Prova, prova derken sonunda oturdu orkestra ve çalıştık 1,5 sene gibi. Her ay Almanya’nın başka bir şehrine gidiyorduk. 1 aydan fazla çalışmak yoktu o zaman bir şehirde, tutmuyorlardı bir grubu. Çok grup var, çeşit çok, niye tutsun ki, döne döne Almanya’nın tüm kentlerinde çaldık.

İşte orada ben ‘caz’a düştüm. Bir gün bir müzik mağazasının önünden geçerken, bir saksafon sesi duydum, duvara yapıştırdı beni. Bitene kadar bekledim, öyle içeri girdim. “Kim bu?” dedim, “John Coltrane,” dediler. Caza sevdalandık orada işte. Çok uzun hikâyeler tabii, kestirmelerden anlatıyorum.  Ben oradan İsveç’e geçtim, grup dağıldı, bir sürü tatsızlık oldu. O sırada Okay Temiz ve grubu İsveç’te idi, ben de onlara katıldım piyanist olarak. İsveç’te de 1,5 sene kaldım. Okula gittim orada, İsveççe öğrendim. Sonra Adana çekti beni tekrardan kendine. “Hem gideyim askerliğimi halledeyim, hem de Ali ağabeyimi göreyim,” dedim. Döndüm, Adana’ya gittim, ağabeyi buldum.

Dedim ki: “Ben size kardeş olmaya geldim.” “Haaa, o zaman iş başka, gidip patrondan izin almak lazım,” dedi. O da “Konuş oğlum, biz artık yaşlandık,” demiş. Bir süre Adana’da kaldıktan sonra Ali ağabeye dedim ki: “Ben askere gideceğim.

Nasıl yaptınız askerliğinizi, müzisyen olarak mı?

İstanbul’a geldim, bütün orduevlerini gezmeye başladım. İyi bir orduevi arıyorum, piyano arıyorum, niyetim piyano çalışmak çünkü. Avrupa’da gördük medeniyeti tabii, burada okulda hiçbir şey öğretmemişler bize. Etütlerimi, malzemelerimi hazırladım, piyano çalışmaya geldim aslında. Aradım buldum sonunda Eskişehir Orduevi’nde. Yeni piyano almışlardı yarı kuyruklu, siyah bir Rus piyanosu. Dedim, ben buraya geleceğim. Döndüm İstanbul’a, gittim askerlik şubeme dedim ki: “Ben Eskişehir Orduevi’ne gitmek istiyorum.” Oradaki görevli asker de bana, “Oh, babanın tekkesi mi burası?” dedi. Anlatmaya çalıştım ama tabii ki başarısız oldum.

O zaman rahmetli müzisyen İsmet Sıral vardı. Ona anlattım durumu. Dedi ki: “Ben seni benim enişteye göndereyim.” 4. Şube müdürüymüş kendisi. Gönderdi beni, anlattım durumumu, o da bana bir kâğıt yazdı, “Git bunu o yetkili kişiye götür,” dedi. Askerlik Şubesi’ne götürdüm o kâğıdı, aynı yetkili bende o mektubu görünce şok oldu tabii. “İyi peki,” dedi, “Ben seni Kütahya’ya göndereyim, oradan da Eskişehir’e gidersin, direkt yollayamam seni Eskişehir’e.” O işi öyle hallettik. Annem o arada rahatsızlıklarından ötürü hastaneye yattı ve ben Kütahya’ya gittim. Zaten ben askere gittikten 1 ay sonra da vefat etti kendisi.

Peki gidebildiniz mi Eskişehir Orduevi’ne?

Daha askerliğin başında hangi bölüğe geçeyim diye düşünürken, bana dediler ki: “6. Bölüğe git, orada Hüsamettin Gönlüm var, bağlamacı Özay Gönlüm’ün ağabeyi.” Dedikleri gibi yaptım, tanıştık Hüsamettin Gönlüm ile. “Tamam, peki,” dedi, “Yatakhaneye senin için bir masa koyarız, orada nota yazarsın, hatta bana da yazarsın,  ben de trompet çalarım.” Dedim ki: “Ben Eskişehir Orduevi’ne gitmek istiyorum.” “Tamam,” dedi. Bir ay sonra izin aldım, Eskişehir Orduevi’ne gittim. CV’lerimi hazırladım, çıktım Orduevi müdürüne; Orduevi müdürü orada Albay’dır. “Efendim, benim böyle bir eğitimim ve kariyerim var,” derken, bana dedi ki: “Bu akşam Korgeneralin yemeği var, çalar mısın?

Çalmaz mıyım! Onun için buraya kadar gelmişim bu kadar uğraşıp. Hemen hazırlandım, İsveç’ten getirdiğim güzel bir takım elbisem de vardı, lacivert. Çıktım, döktürdüm tabii. Korgeneral de bayılmış ve sormuş hemen, “Kim bu adam?” diye. Dedim: “Efendim, işte ben böyle böyle…” Bana demez mi: “Seni buraya Allah gönderdi, benim kıza ben İtalya’dan piyano getirdim, burada bir Allah’ın adamı yok öğretmen. Neredesin sen şimdi?” “Eskişehir’deyim,” dedim. “Tamam,” dedi, “sen dön, ben halledeceğim bu konuyu.”

Ertesi gün telefon etmiş, pılımı pırtımı topladım Eskişehir’e geldim. Piyanonun başına bir oturdum etüt çalışmaya, günde 6–7–8 saat, milletin kafası fena ütülendi. Hiç unutmam, bir gün Yüzbaşı geldi, “Ercan, hâlâ öğrenmedin mi?” dedi. Bir ara hastalandım orada, bademciklerim olmadığından boğazım zayıftı benim. 25 gün yattım, o arada da pencere kenarında çalışmıştım. Hatta şaşırmıştı Vahiy Albay.

Vahiy Albay?

Vahiy Albay hekimimizdi, o iyileştirdi beni. O dönem çok özel sohbetlerimiz oldu kendisiyle. Maneviyatı çok yüksek bir kişiydi, eşi de öyle. Bana çok sahip çıktı, ağabeylik yaptı her anlamda. Akşam 6’ya kadar piyano çalışırdım, sonra da onun muayenehanesine giderdim, sohbet ederdik.

Çok faydalı oldu askerlik benim piyano çalışmalarım için. Uzun saatlere çıkınca çalışmalar, 6–7–8 saat gibi, beni dönüştürdü. Düzene sokuyor insanı bu ölçüde çalışmak, fronesis böyle bir şey aslında.

Peki askerden dönünce nasıl devam etti müzik çalışmalarınız?

1972’de bitti askerlik, İstanbul’a döndüm. Tekrar Ali ağabey ile buluştuk. Bu arada Vahiy Albay geldi kontrole, Ali ağabeyi gördü benim. “Hah tamam, şimdi içim rahat etti,” dedi.

İstanbul’da mücadeleye kaldığımız yerden devam ettik. İşsizlik, imkânsızlık, parasızlıkla etütlere devam ettim hep, diğer zamanlarda da hep okuyordum.

Sonra bir ara Paris’e gittik Ali ağabey ile. Orada tiyatro müziği yaptık rahmetli tiyatro yönetmeni Mehmet Ulusoy’un oyunlarına. Ney, hem normal piyano, hem de tuşları çıkarılmış telli piyano; hurdalıktan almıştık, tellerini kullanıyordum onun. İki kişi müzik yapıyorduk tiyatro oyunlarına, tecrübe oldu bizim için. Bunlar 1977 senesinde idi, o arada Montreux Caz Festivali’ne davet aldık Ali ağabey ile ikimiz. 1978 senesinde gittik Montreux’ye. Abidin Usta (Abidin Dino’yu kastederek) vesile olmuştu ona. O da çok büyük bir adamdı. Organizatör gibiydi, ilişkileri o kadar yüksekti ki. Nesuhi Ertegün, Ahmet Ertegün gibi isimler hep arkadaşlarıydı. Tüm ilişkilerini kullanarak yardım ederdi insanlara, hizmet ederdi.

Neyse Montreux’den sonra Ali ağabey Fransa’ya gitti, evlendi ve orada yaşamaya karar verdi. Ben ise Amerika’ya, Boston’daki Berkeley Müzik Okulu’na gitmek istiyordum. O aralar Amerika vize vermiyor. Zaten para yok, pul yok.

Peki nasıl imkân buldunuz?

New York’ta bir Türk patron bir Türk kulübü açmış ve Türkiye’den müzisyenler istemiş, ama alaturka olsun demiş. İstediği müzisyenler Meşhur Erköse Kardeşler. Klarnet, keman, ud.  Ben de onların arasına piyanist olarak katıldım. Ama sonra New York’a indiğimizde öğrendik ki patron benden vazgeçmiş, piyanoya gerek yok diye. Tabii aniden kaldım öyle. Gruba Sheraton’da oda tutmuşlar, hep birlikte gittik otele, ben kara kara düşünüyorum. İstanbul’da piyanomu satmıştım uçak bileti alabilmek için, cebimde ondan artan az bir miktar para. Resepsiyonda Karagümrüklü bir çocuk vardı, durumu öğrenince dedi ki: “Ben seni otelde idare ederim kısa bir süre.” 1 ay öyle idare ettim otelde, her gün oda değiştiriyordum, riskli bir şey tabii. Neyse, sonunda West Village’da bir Yahudi kulübünde iş buldum müzisyen olarak, kısa zaman içinde de ev tuttum. Oldukça dışlanmış ve yalnız hissettiğimi hatırlıyorum ilk zamanlar. Fakat daha sonra değişti her şey. Bir gün bir vesile ile başka bir repertuar çalmamız gerekti ve notalar yazılı olarak verilmişti. Aralarında nota okuyan ve yazabilen tek kişi olduğumu o zaman anlamışlardı. Daha sonra bu özelliğim Berkeley’e gitmemde çok yardımcı oldu. Kulüpteki çalışmaların yanı sıra, nota yazarak da para kazanıp biriktirebildim ve Berkeley’e gittim, Boston’a. Orada önce benim deneyimlerimi incelediler, daha sonra seviyemi tespit etmek için bazı çalışmalar yaptık birlikte. Bana özel programımı çıkartarak kabul ettiler okula. Sadece 1 yıl devam ettim Berkeley’e, bir süre sonra anladım ki bir anlamda bir para tuzağıydı benim için. Anlamıştım ki artık her şey insanın kendi çalışmasına bağlıydı.

Tümü kendi eserlerinizden oluşan 2009 yılında çıkarttığınız HÜTHÜT isimli albümünüze kadar olan müzik çalışmalarınızı ve gelecek projelerinizi sorsam?

Döndükten sonra İstanbul’daki bütün 5 yıldızlı otellerde ve benzeri muhtelif mekânlarda müzik yapmaya devam ettim. En çok zevk aldığım mekânlardan biri zamanında Bebek’te olan Kalem Bar idi. Uzun süre müzik yaptım orada, hem üniversiteli gençler hem de her yaştan müzikseverlerle çok güzel zamanlar geçirdik birlikte. Geleceğe dair planlanmış projelerim yok, kalbimin sesini dinliyorum o konuda.

Evlenme öykünüzü, tanışma öykünüzü Leyla Özaksoy’dan dinlemek istiyorum…

Leyla Özaksoy: Ercan ile tanışıklığımız uzun seneler öncesine dayanıyor. Mahmut Gülcüler bizim hem akrabamızdı, hem de hocamız. Ben o zaman evliyim, Ercan da hep dışarıdan gelen ve Adana’da herkesin çok sevdiği, çok saydığı ve merak ettiği bir müzisyen. Zaman zaman Adana’ya gelip gitmesi nedeniyle oldu ilk birbirimizi bilmemiz ve tanışıklığımız. Fakat sonra aradan yıllar geçti, hiç görüşemedik. Daha sonra benim teyzemin kızının hastalığı nedeniyle onu ziyarete geldi ve orada karşılaştık, 1994–1995 senesiydi.

Sen ne yapıyorsun?
İstanbul’dayım.
Ben de İstanbul’dayım.

O sıralarda benim ilk eşimin vefatı üzerinden 10 yıl geçmişti. “O zaman İstanbul’da görüşelim” diyerek, iki eski dost olarak birbirimize telefon numaralarımızı verdik. İstanbul’da bir gün aradı beni. Hiç unutmam. O gün, çok güzel bir sonbahar günü, evde kızım ve bir arkadaşı var. İçimden geldi, “Haydi kalkın Ortaköy’e gidelim,” dedim; ama bir türlü ikna edemedim. Bir süre sonra Ercan aradı, “Hava çok güzel, Ortaköy’de buluşalım mı?” diye. Ben de hemen kalktım gittim, iyi ki de gitmişim. Bunun bir işaret olduğunu düşündüm, sağlam bir başlangıç oldu. Buluşunca geçmişten o güne olan biteni konuştuk; neler yaşadığımızı, neler yaptığımızı anlattık birbirimize. Sonra ben de onu yemeğe çağırdım ve tabii ki pek çok konumuz müşterek olduğu için yavaş yavaş bir yakınlaşma başladı, aynı sene içinde de evlendik.

Son olarak AAV ile ne zaman ve nasıl tanıştığınızı ve bu senemizin çalışma konusu olan dil üzerine bir soru sormak istiyorum. Müziğin kullandığı dil hakkında bize neler söylemek istersiniz?

Dostlarımız vasıtasıyla Metin Bobaroğlu ve Ayşe Acar’ın Aşure serisini izleme imkânı bulduk, 2009 senesinde. Seyreder seyretmez de Salı akşamları toplantılarına katılmaya başladık düzenli olarak. Vakfın, gerek gezi programlarına, gerek yaz yemeklerine, gerek farklı konulardaki çalışmalarına, kısaca katılabildiğimiz tüm faaliyetlerine zevkle katıldık, katılmaya da devam ediyoruz.

Müziğin kullandığı dile gelince; genellikle müziğin dili notalar, sesler olarak tanımlanır. Ben ise tüm sanatların gönül dili olduğunu düşünüyorum. Gönlü burada kalbin dışlaşmış hâli olarak anlıyorum. Bence bir ressam ve bir müzisyenin arasında malzeme açısından olsa da kullandıkları dil açısından bir fark yok. Nasıl ki ressam tüpten çıkan boyaları önce palette karıştırıp dönüştürüp sonra tuvale aktarır, müzisyen de, heykeltraş da, tüm sanat dallarındaki sanatçılar da farklı malzeme ile aynı süreçten geçer. Sanatçının yaşadıkları, hüzünleri, sevinçleri, tüm deneyimleri, tüpten olduğu gibi, palete alınmadan tuvale aktarılmaya kalkılsa ortaya çıkabilecek olan çiğ etki, palette dönüştürülerek aktarıldığında, bambaşka bir dile dönüşür, etkisi de bambaşka olur.