Ayın Konuğu: Kutay Akın

6 Kasım 2016
Sayı 30 - Kasım 2012

Bu sene vakfımızın çalışma konusu malumunuz “Uygarlıklar Arasında İnsan”. Tam da buradan yükselerek 1960’lı yıllarda doğduğunuz ve ilkokul eğitiminizin sonuna kadar yaşadığınız Trabzon’un coğrafi ve kültürel yapısının, ilk çocukluğunuzdan bu yana yaşam yürüyüşünüz üzerindeki evrensel etkilerini sorarak başlamayı diliyorum röportajımıza…

Aslında insanlar her ne kadar evrensel değerler üzerinden yücelebilseler de, bedenen içine doğdukları coğrafya ve kültürden ayrı düşünülemezler. Peygamberler için de, filozoflar için de, sanatçılar ve hatta bilim adamları için bile bu böyledir.

Hz. Muhammed’i çöllerden ve Arap dilinden, Hz. Musa’yı Nil’den, Kızıldeniz’den ve Mısır Deltası’nın geleneğinden, Buda’yı Ganj Nehri’nden ve Hint felsefesinden, Herakleitos’u Efes’ten ve Yunanca’dan vb. ayrı kavrayamayız. Tabii ki bu şartları, içine doğdukları coğrafyalarını ve kültürleri aşmışlar, evrensellere yükselmişlerdir, ama neyin üzerinde?

Trabzon, Trapezus diye bilinirmiş. Öncelikle Roma İmparatorluğu’nun izlerinden etkilendim; sonra Yunan kültürünün ve Boztepe’deki hiç göremediğim güneş tanrısı Apollon’un heykelinin izlerinden.

Her yıl en az bir kez ziyaret ettiğim keşişlerin sığınağı (Maçka Meryem Ana Manastırı) Melas Meryem Manastırı’ndan da etkilendim. Yaşlı Nenegalarımız “Ela ela bulim” diye seslendiklerinde bilmezdik hangi dilden, “anlar” yanlarına giderdik.

Serin sabahlarda kılınan bayram namazlarından ve Ramazan akşamlarındaki uzun teravih namazlarından da, uzun sokaktan babamın elinden tutarak hızlı adımlarla geçip merdivenli sokaktan yukarı çıkarken Ramazan topu atılmadan iftar sofrasına oturabilmiş olmanın yarattığı heyecandan da etkilendim.

Babamın düzenli olarak kıldığı beş vakit namazdan, beni de yanında götürmeyi eksik etmediği cuma namazlarından ve hiç aksatmadan kurduğu Cumartesi günlerindeki içkili sohbet sofralarından da etkilenmedim desem yalan olur.

Şimdi konu etmediğim çok etken var, ancak ilkokul öğretmenim Niyazi Aktaş’ın üzerimdeki tesiri oldukça fazla. Bir öğretmen düşünün sizi tahtaya bir matematik problemini çözmek üzere çıkardığında keman çalıyor. Ve siz solo kemanla çalınan bir klasik müzik parçasının eşliğinde problem çözüyorsunuz. Ne kadar şanslıymışım. Allah’ın bir lütfu idi bana. Ayrıca hakkımı ilk arama mücadelem de, belki Roma tininin de etkisini taşıyarak Adalet Tanrıçası desteğinde Niyazi öğretmenime karşı olmuştu. Hep soyadımla hitap ederdi ve “Akın özür dilerim, sen haklısın” diyebilecek kadar büyüktü. Ve şimdi daha iyi anlayabildiğim kadarıyla çok daha büyüktü. Böyle bir öğretmenin öğrencisi olabildiğim için ne kadar onur duysam azdır.

Belki söylemlerimi bencilce bulanlar olacak, ama bu şansım daha sonra karşılaştığım rehberlerimde de hep devam etti. Trabzon ve Trabzon doğumlu insanlar. Bugün geriye bakıyorum da, yaşam sürecim içinde, yaratılmamda ağırlıklı olarak etken olmuşlar. Tabii ki bu coğrafya ve içine doğduğum kültürden bağımsız olamazdı. Evrensel etkilere gelince, onları da satır aralarından okumayı bilen dostlarımıza bırakıyorum.

Sözlü ve yazılı diyaloglarımız sırasında ilgilendiğiniz ve emek verdiğiniz disiplinler ve konularla ilişkinizden bahsederken, yol boyunca birlikte yürüdüğünüz öğretmenlerinizle olan ilişkinizi sanatsal bir nitelikte ve öncelikte anlatıyor olmanızdan etkilenerek matematiğe, geometriye, felsefeye olan ilginizin, sevginizin nasıl başladığını ve geliştiğini bizimle paylaşmanızı rica etsem?

Doğrusunu isterseniz önce ne matematiği ne de felsefeyi sevdim. Önce Matematikçiyi ve Filozofu sevdim. İlkokul öğretmenimi “Matematik-Müzik ilahı ve Adalet ilkesi” üzerinden yaşayan Pisagor olarak sevdiğimi yıllar sonra anladığımda kendisini çoktan kaybetmiştim.

Şükürler olsun ki ortaokulda “Matematik ve Ticaret” derslerimi aldığım Süreyya Erdoğuş Hocamdan hiç ayrılmadım ve kendisiyle bugün de görüşebiliyorum. Ticaretin doğruluk, dürüstlük olduğunu ve cana yakınlığın, bağışlayıcı olmanın ise tüccar olmanın olmazsa olmaz şartı olduğunu “henüz babamla çalışarak bizzat şahit olmadan önce” kendisinden öğrendim. Annesi ile beraber yaşayan ve annesini çok seven ve ona hizmetten ayrılmayan Süreyya Erdoğuş Hocam, benim için yaşayan Veysel Karani kimliğiyle hayat yolculuğumun en güzel renklerinden biri oldu.

Lisede ise gene bir Matematik öğretmenim, “aynı zamanda veliliğimi de yapan” İsmet Yıldırımtürk Hocamın disiplinli bir şekilde yazarak ders anlatışı ve özel diyaloglarından hayatım boyunca unutamayacağım çalışma ciddiyetini aldım.

Üniversitede “anne tarafından akrabam da olan”  Prof.Dr. Vural Cinemre  ile yürüdüm. İtiraf etmeliyim ki alçak gönüllülük, tevazu ve vakur duruşa şahitliği onda yaşadım. “2000 yılının başında hakka yürüyen” Canım Hocamla beraber hem lisans hem de yüksek lisans bitirme tezlerini yaparken, çayımı doldurup servis yapmasının üzerimde bıraktığı etkiyi sanırım anlıyorsunuzdur. Evet, Hz. İsa’nın öğrencilerine yaptığı gibi ayaklarımı yıkamadı ama ayaklarımdaki bütün kirleri temizlemek için yaptığı hizmetleri yetmişti.

Daha sonrasında 28 yaşımdayken Metin Abim ile tanışarak Sohbet ve Muhabbete kavuştum. Şimdi bütün rehberlerimle beraber hayatı “zevk” ediyorum.

Üniversite öğreniminiz için inşaat mühendisliğini seçmenizin ve meslek olarak da uzun yıllardır bu başlıkta proje geliştirmeye ve uygulamaya devam ediyor olmanızın matematik ve felsefe çalışmalarınıza nasıl bir bakış açısı kattığını merak ediyorum…

İnşa çalışmaları hem haricen hem de batınen eser vermeye yöneliktir. İnşaat Mühendisliği özellikle kuvvetler ve malzeme davranışını bilmeye, dolayısıyla doğayı gene doğanın yasalarıyla değiştirip geometrik düzene göre biçimlendirmeye dayanan bir meslektir.

Mimarlık sanattır ve icrası olan inşaatçılık da sanatçılık. Kendimi bir sanatçı olarak görmeye başlayınca yaptıklarımda güzeli aramaya başladım. Ritm ve ahenk ile geometri ve aritmetik’in örtüştüğüne mesleğimi icra ederken şahit oldum. Bütün bunlar, boşa kürek çekmediğimi söylüyorlar.

Röportajların en sevdiğim bölümlerinden biri evlilik ve aile oluş öyküleri. Size de Füsun Hanım’la tanışma ve evlilik öykünüzü soracağım yere geldik…

Eşim Füsun Akın ile aynı mahallede ikamet ediyorduk. Göztepe Ortaokulu’nun bahçesinde maç yapıyorduk ve kendisi seyircilerin arasında idi. Sanki seyreden onlarca insan yoktu ve sadece onun gözleri vardı. Ve bu gözlerle nikâh yaptık.

Başka nasıl anlatılır bilmiyorum. Her aşkı tanıyanın böyle bir anı olmuştur. Bu gözleri sonrasında başka birinde daha gördüm. Onunla da nikâh yaptık. Şimdi iki eşim var. Biri zâhirde biri bâtında, ikisi de “efsunlu” yani büyüleyiciler. Her ikisine de hayranım.

İki çocuğumuz oldu. Birincisi kızım Sinem, zâhirdeki eşimden. Bâtındaki eşimden gönlüm oldu. İkincisi oğlum Emre; bâtında dostum oldu. Kızımı, yani Sinem’i İhsan’a kavuşturdum.(Hariçte, geçtiğimiz ay içinde damadımız İhsan ile evlendiler.) Emrem Elif’le flört ediyor.Daha sorma lütfen. Anlatan var. Anlayan anlar…

Anadolu Aydınlanma Vakfı’nın kuruluşundan bu yana emek veren üyelerinden biri olarak sizinle röportajımızı, vakfımızın kuruluş ve bugünlere geliş öyküsünü, kurucu diğer dostlarınızla ilk tanışma öykünüz de dâhil olmak üzere sizden dinleyerek tamamlayalım isterim.

Tabii canım kardeşim. Aslında vakıf “Hadi bir vakıf kuralım” şeklinde bir oluşumla hayat bulmadı. Biz Metin Abimin çevresinde bir sohbet grubu olmuştuk. O zaman da çok kutuplu bir grup idik. Kimler kimler yoktu ki… Ateist dostlarımızdan tut da benim gibi dini bütünlere kadar her tür mevcuttu.

Çalışmalarımızdan biri de Tora metni üzerineydi. Devamlı “Ne zaman çadıra gireceğiz?” diye soran ve maalesef çok erken kaybettiğimiz Sinan kardeşimizin vakfın kuruluşu ile ilgili hatırı sayılır bir baskısı olmuştu.

Bu arada Derviş kardeşimizin ve benim ofisimi de toplantı mekânı olarak kullanıyorduk. Hatta kömür ticareti yapan Derviş dostumuzla ilgili olarak “Kömürcü dükkânında felsefe” diye bir haber de gazetelerde boy göstermişti. Tabii çok hoş anılarımız var. Kardeşim Sunay’ın, Metin Abimin eczanesine bir gecenin geç saatlerinde kameralarla baskın yapıp “Nöbetçi Felsefeci” diye haber yapması gibi.

Vakfın amaç maddesini ise günlerce tartışarak yazmıştık. Toplantıların on beş günde bir Kadıköy Belediyesi Caddebostan Kültür Merkezi’nde halka açık yapılıp yapılmamasının kararı ile ilgili bile uzun süren tartışmalarımız olmuştu.

Eğer anlatmaya başlarsam bitmeyecek kadar çok anımız vardır. Özellikle bana benzeyen tarzda yoğun sorumluluk ve iş hayatı ile uğraş veren Derviş Erdoğmuş, Mehmet Genç, Hüseyin Yıldız gibi dostlarımız süreç içerisinde farklı sebeplerle de olsa aktifliklerini kaybettiler ve hizmeti yerlerini alan kardeşlerimize devrederek izleyici olmaya çekildiler.

Vakıf ise yüksek nitelikli etkinlikleri ile yaşamını sürdürmeye devam etti, ediyor. Konferanslar, değerli yazarlarımızın kitaplarının yayınlanması, vs. Sadece bu yayının bile ne büyük fedakârlıklarla yapılabildiğini yakinen bilenlerdenim. Emeği geçen herkese kendi adıma çok çok teşekkür ederim.