Ayın Konuğu: Kamil Kalyoncu

Sayı 16 - Eylül 2011

Röportajımıza Kadıköy Belediyesi Başkan Yardımcısı olarak hizmet verdiğiniz yıllarla başlamak istiyorum ama önce o makama kadar olan yolculuğunuzu bize kısaca özetlemenizi rica etsem
İktisat okudum İstanbul’da, ondan sonra 3 sene Devlet İstatistik Enstitüsü’nde çalıştım İstanbul Bölge Müdürlüğü’nde 1978-79-80 yıllarında. Ondan sonra kısa dönem askerlik yaptım, dönüşte Neşriyat A.Ş.’de başladım, bu Cem Uzan’ların Ses ve Hayat Dergilerini çıkartan şirket; onun ithalat ve reklam bölümünde çalıştım 3 sene. Oradan ayrıldım ve Şişe Cam Grubu’nda Satış ve Planlama’da 3,5 yıl kadar çalıştım. Oradan ECA Grubu’na geçtim, grubun o zaman yeni kurulan Emas Makine Sanayi adındaki şirketinin kuruluş aşamasından itibaren Genel Müdürü ile birlikte sadece ikimiz çalıştık neredeyse; ben satışa bakıyordum. 1,5 yıl da orada çalıştıktan sonra ayrıldım ve Feneryolu’nda kayınpederimle bir ECA Bayisi açtım. İşte o sırada, 1989 yılında “Ben de giriyorum” dedim ve seçimlere girdim. 1989-1994 yılları arasında Kadıköy Belediye Başkan Yardımcılığı yaptım.

Kadıköy ilçesinin sınırları aynı mıydı o zamanda?
Şu andaki Bostancı Vapur İskelesi sınırdı, ondan sonra Maltepe. O zaman Ataşehir de buraya bağlıydı. O dönemde Türkiye’nin ilçe sıralamasında Kadıköy en büyük 4. ilçeydi. En büyük belediyeler Bakırköy, Konak ve Kadıköy’dü. Sonra bunlar bölündü, Kadıköy en büyük kaldı. İl bazında da Kadıköy ilk 10’a giriyordu nüfus olarak; ilk 10’dan bile fazla. İzmir’e yakındır şu anda bile; 2,5 milyona yakın nüfusu var.

Çok uzun bir süre, 5 yıl hizmet vermişsiniz; başından beri Başkan Yardımcısı olarak mı çalıştınız?
Çok daha uzun devam edebilirdim isteseydim, kendi rızamla ayrıldım. Seçimi kazandıktan sonra Meclis Üyesi oldum, Meclis Üyeleri arasından bizi Başkan’ımız seçti, Dr. Cengiz Özyalçın’dı Başkan o dönem. Şu andaki Belediye Başkanı Selami Öztürk ile ikimiz Başkan Yardımcılarıydık.

Vergi ve mali işlemler ile ilgilenen Maliye Müdürlüğü, Kültür ve Sanat Müdürlükleri, İşletme Ruhsatları ile ilgili Müdürlükler ve bir iki tanesi daha bendeydi. 1989 yılının arşivleri taranırsa görünür, Fenerbahçe Burnu daha düzenlenmemişti, orada ben amatör olarak bir grup oluşturdum hiç fon falan koymadan ve bir platform yaptık.

Şimdi öyle düşünmüyorum ama o zamanlar Arabesk müziğe tamamen karşıydım, zinhar! Gülhane Şenlikleri’ni Arabesk buluyordum. Anti Arabesk bir şey yapalım dedik. Bir komisyon kurdum Nejat Yavaşoğulları, Edip Akbayram, Korhan Yurtsever (Yönetmen), Rahmetli Fikret Kızılok ile birlikte; ücretsiz, gönüllü. O zaman tabii Anavatan iktidarından çıkılmış, Sosyal Demokratlar iktidara gelmiş, motivasyon da vardı, hepsi yardımcı olmak istiyordu. Gülhane Parkı’nın alternatifi olarak yaklaşık 40 gün, her gün halka açık etkinlikler yaptık. Çok güzel işler yaptık, onları unutamam ben.

Biraz daha detaylandırsanız organize ettiğiniz etkinlikleri, ama tevazu perdesinin arkasına saklanmadan; malum asıl merak ettiğim detaylar bunlar…
Birkaç örnek vereyim, yaptığımız ve unutamadığım işlerden. Bulutsuzluk Özlemi ilk açık hava konserini orada verdi, o zamanlar sadece barlarda çalışıyorlardı. Paneller yaptım orada. Yalçın Pekşen bana dedi ki o zaman: “Panellere en fazla 50 kişi katılır.” “Olsun, 50 kişi olsun, fark etmez,” dedim. İnan, 3000 kişi vardı.  Mert Ali Başarır yönetiyordu panelleri; panelistler Müjdat Gezen, Metin Akpınar, Ali Ulvi (Cumhuriyet Gazetesi’nde karikatürist) ve birkaç kişi daha, unutuyorum tabii.

Oda Orkestraları, Kuartetler getirdik; her sefer çok dolu oluyordu. Bir de şunu yapıyorduk, ki onun organizasyonunu, aram pek serin olmasa da hâlâ görüşmeye devam ettiğim Korhan Yurtsever üstleniyordu: Her Cuma bir yazlık perde kuruyorduk. Burası neresi biliyor musun, Fenerbahçe Burnu’nda tam ortadan ileriye doğru giderken sağda yüksek bir yer var, onun arkasında doğal bir platform var. Herkes çimlerin üzerinde oluyordu. Her Cuma orada ödüllü Türk Filmleri oynatıyorduk, yaklaşık 23:00 gibi bitiyordu film. Filmden sonra filmin kadrosu filmi tartışıyorduk.

Bir gün mesela Athena geldi bana; o zamanlar ‘Akbaba’ adında bir grubun alt grubuydu Athena. Bir gün geldiler rockcı gençlerle birlikte, metalciler hatta, en gürültülü ne varsa. Hiçbir yerde konser veremiyorlardı bunlar, çünkü dinleyiciler geliyorlar ve dağıtıyorlardı mekânları. İlk kez toplu halde rock gecesi yapacaklar. Benim de niyetim var onlara izin vermeye ama nasıl yapacağımı düşünüyorum dinlerken. Dedim: “Bakın, eğer bir tek olay çıksın, şöyle olur, böyle olur.” Dediler: “Abi hiç merak etmeyin, biz kendi önlemimizi kendimiz alacağız.” Tabi onlara bırakmadım ben, zabıtayı ayağa kaldırdım, önlem aldık. Şöyle bir şey oldu; o zaman Sabah ve Hürriyet en çok tanınan iki gazete. Sabah Gazetesi 1. sayfayı ikiye böldü, sağ tarafı bu geceye ayırdı. En korktuğum gece o olmasına rağmen, çok güzel bir gece oldu o gece.

O zaman MFÖ’yü çağırdık, Zerrin Özer’i çağırdık. Hiçbirisi para istemedi, bir tek şeye para verdim, hem de fazlaca miktarda; o da ses düzeni için Staras’a. Zaten gelen onu soruyordu. Tonmaister’i vardı Ertuğrul diye bir genç, orada karavanım vardı benim, her akşam gelirdi, görüşürdük. Bir gün yine karavanda oturuyorum. Güneş diye tiyatrocu bir çocuk o akşam Nazım Hikmet’ten “Taranta Babu’ya Mektuplar”ı oynuyordu. O sıra oğlan hışımla içeri girdi, “Oynamayacağım,” dedi. Sahnenin önünde mahalle çocukları var, bira içmişler, laf atıyorlarmış. Ben en celalli halimle çıktım mikrofona, ezcümle dedim ki ortaya: “Nazım’ı dinlemeyen hemen çıksın gitsin buradan.” Durdum, tekrar ettim. Çıt yok ama. Sonra Güneş çıktı ve oynamaya devam etti. Ertesi gün Cumhuriyet Gazetesi bunu da haber olarak yayınladı. O fırçayı onlar övgü ile yazdılar, Nazım Hikmet’e sahip çıkan birisi diye; bir de böyle enteresan bir olayımız vardı işte.

Bu, Türkiye’de en iyi festival seçildi; amatörlüğünden seçildi ama o amatör kadro yapıyordu, ben her akşam oradaydım. TRT’ye ve radyolara röportaja gittim birkaç kere, çoğu akşam onlar geldi, orada röportajlar verdik. Neler olup bittiğiyle ilgilendiler gerçekten, o güne kadar yoktu öyle bir şey, benden sonra da olmadı zaten. Kendi yönetimimiz balta vurdu o festivale, siyasi kaygıları vardı, benim o kanalla sivrildiğimi, kendime yer yaptığımı zannettiler. Zaten “Ayrılıyorum” deyince de, bu nedenle anlamamışlar, şok olmuşlardı.

Peki Anadolu Aydınlanma Vakfı ile ne zaman, nasıl tanıştınız?

Tam o sıralarda tanıştım 1997, 1998 idi. İzzet, kardeşim, eski solcudur o da, baktım jargonları değişmiş.  Ben O’nu takip ettim ve Metin Bobaroğlu ile tanıştım. O zaman Bostancı’da yapılıyordu toplantılar; Kutay Akın’ın İş Merkezi’nde.

AAV ile tanışmam benim hayatımı kalite olarak değiştirdi; hayatımın kalitesi değişti çünkü kıblem değişti. Şunu süreç içinde gördüm, iki tane temel konu üzerinde duruluyor vakıf çalışmalarında. Bir deniyor, herkes özgürlüğe mahkûmdur; iki, herkes özgündür, biriciktir. Özgürlük ve özgünlük problematiği devamlı kıblede durması gereken iki temel konu. Ve bunun için bütün çalışmaları ben hep o gözle izlemeye çalıştım, hep bu paralelde. Dolayısıyla özgürlük ve özgünlüğe giden bütün alanları bize açıyor çalışmalar, sohbetler. Bu çok etkileyici olduğu kadar anlaşılması da zor, çünkü çemberin içine girememiş insanlar, bir nevi örgüt anlayışı ile bakıyorlar, bakmaya çalışıyorlar ve açığa düşüyorlar, ki süreç içinde bunu anlayamayanlar açığa düştüler.

Oysa asla böyle bir şey yapılmıyor. Bunun farkına varmak, Marangoz Osman Baba’nın söylediği gibi, insanın sebebinin birinci ayağı. Çünkü O derdi ki: “İnsan bu dünyaya iki şey için gelmiştir. Bir kemâli tahsil; iki cemâli müşahede.” İşte kemâli tahsil ve cemâli müşahede de, AAV çalışmalarının anlattığı, benim demin kısaca özetlemeye çalıştığım özgürlük ve özgünlüğün kesiştiği iki noktadır; o kavşaktır. Bu benim anlayışım, başka birisi bu çalışmalardan başka bir şey anlayabilir ve doğrudur da. Bir de, orada bizi sürekli dostluk mertebesinde bekleyen bir anlayış var, bizi sürekli oraya çekmeye çalışıyor, davet ediyor, başka hiçbir mertebede beklemiyor, dostluk mertebe çünkü.  Başka da bir şey yok.

Tam da buradan çok merak ettiğim bir diğer soruya geçmek istiyorum. Hem geçtiğimiz senenin çalışma konusu olan mitler ve yaşamımıza etkilerini, hem de önümüzdeki sene çalışacağımız dil konusunu bir arada ilgilendiren bir konu da. Karadeniz kültürünün etkisiyle, ruhuyla yetişmiş bir kişi olarak, çocukluğunuzdan itibaren etkilendiğiniz mitsel öyküler, masallar ve onları duyuş biçiminizi sorsam…
Benim dikkatimi çeken şöyle bir şey vardı: Babaannem, 35 sene önce, yaklaşık 100 yaşında iken vefat etti.  Kendisi okuma yazması olmayan bir kadındı, hani sözel gelenek deniyor ya. Çocukluğumuzda, “Hadi bize masal anlat” dediğimizde, Kesik Baş’ın hikâyesini, düzyazı olarak değil, maniler halinde, şiirsel bir dille, bir saat gibi bir sürede anlatırdı. Kerem ile Aslı’nın anlatılması da aynı formda bir saat sürerdi. Ve aslında daha çok “Ali” hikâyeleri anlatılırdı. Daha sonra düşündüm, bu kadar Ali sevgisi olan bir yer olabilir mi? Babaannem Ali aşığı idi. Bizim Karadeniz’de Ali’den çok isim yoktur; Alevi kesiminden bile fazladır. Tek başına Ali isimleri olduğu gibi, her ismin başı, sonu Ali’dir. Ali Kemal, Dursun Ali, Bayram Ali, Temel Ali, Ali İhsan…

Bir gün bu konuyu Metin Bobaroğlu’na sordum; dedim: “Bizim Karadeniz Ali isminden geçilmez, nedir bu?” Sonradan öğrendim Horasan Erenleri’nin o kanaldan, Çepniler kanalı ile Karadeniz’den Anadolu’ya yayıldığını. O yüzden Ali sevgisinin çok yüksek olduğu söyleniyor, gerçekten de öyle. Ali’ye hiç laf edilmez. Bak sana o manilerden aklımda kalan bölümlerden söyleyeyim, düz hikâye olarak:

Dev geliyor, dev dedikleri Ejderha, adamın evini basıyor, karısının gözlerini oyuyor, adamın kafasını kesiyor, diğerlerini öldürüyor, karısını da kaçırıyor. Kesik Baş, kesik baş vaziyetinde, Ali’ye gidiyor. Ben hikâye olarak anlatıyorum, bunlar hep mani, kafiyeli. Ali atında, Kesik Baş baş olarak neredeyse Ali’yi geçiyor. Beraberce koştura koştura devin indiği kuyuya geliyorlar, kuyuya div derdi babaannem. Kuyuda bir ip; Kesik Baş dışarıda bekliyor, Ali iple aşağıya iniyor. Şöyle anlatıyordu orayı babaannem:

“Yedi gün, yedi gece iner idi,
Kah iner, kah döner idi.”

Ondan sonra oradaki mahkûmları kurtarıyor, dev geliyor, devi parçalıyor, karısını kurtarıyor, çıkıyor.

Karadeniz’in genelini bilemem ama babaannem bize bunları anlatırdı.

İsmi neydi babaannenizin?
Nazire Hanım, ruhu şad olsun. Benim aklımda kalanlar bunlar, orijinallerini bulmak lazım, mani halinde olan formlarını.

İş hayatının yanı sıra, sendikacılık ve belediyecilik alanlarında ciddi hizmetler vermiş bir kişi olarak, bir sivil toplum kuruluşu olan vakfımız hakkındaki görüşlerinizi ve hayallerinizi sormak istiyorum son olarak…
Sivil toplum kuruluşları toplumların olmazsa olmazları, ama her yerde sivil toplum kuruluşlarının rayından çıkmasının bana göre nedeni, insanların siyasi bir anlayış ile bu işe bakmaları veya o yönde siyaset yaparak var olabilme hayalleri.

Vakfımız çok önemli bir iş yapıyor, herkesi kendine döndürüyor. Başında konuştuğumuz özgürlük ve özgünlük kıblesine bağlı olarak bunları söylüyoruz. İnsanın kendisine dönmesi gibi bir şey ideolojik olarak söylenmiyor, buna çıkan bütün yollar gösteriliyor. Ve buna çıkan bütün yollar öyle güzel gösteriliyor ki helvayı da bizim yapmamız lazım artık, çünkü kimse kimsenin helvasını yapamıyor.

Şöyle bir tanım var çok beğendiğim, yine bizim toplantılarda duymuştum: Önder, kuyudan su çekmek için tulumbaya dökülen bir kova sudur. Biliyorsunuz, emme basma tulumba kuyudan su çıkartırken boş basar, hava olduğu için basmaz. Bir kova su dökülür, o havasını alır, ondan sonra sen yine tulumbaya basarak çıkarırsın suyu. Herkes, kendi tulumbasından kendi kaynağını kendisi çıkaracak, çünkü bunun dışındaki bütün yöntemler hap yöntemleri; “bana bir hap ver halledeyim işi” diyen yöntemler. Yöntem kim arıyorsa hap arıyor; vakıf çalışmalarında hap yoktur.

Benim temel aldığım ayet, “Allah mukallitleri sevmez” ayetidir.  Marksizm’de diyalektik esastır. Diyalektik materyalizm diye temel bir kavram vardır ve bu çok işlenir. Diyalektiği ben burada, vakfımızda anlamaya çalışıyorum. Çünkü orada öğrendiğimiz mekanik diyalektikti ve her şey o mekanik diyalektik içinde anlatılmaya çalışılıyordu, ki Marks’ın diyalektiği bu anlamda kullandığını zannetmiyorum, zannetmiyorum diyorum çünkü bu özel araştırma alanım değil.

Ama burada gördüğümüz diyalektik başka bir şey. Aynı sürecin iki karşıt kutbu. O kutuplar ki, deniliyor, hareketi sağlarlar. O yüzden başka bir diyalektik tanımı ama diyalektik meğerse buymuş diyorum. Bütün Marksist gelenekten gelen arkadaşlarımla da bunu konuşuyorum, onlar da şaşırıyorlar, hiç meseleye böyle bakmamıştık diyorlar. Zaten diyalektiğin mantıksal bir anlayışı olduğunu düşünmüyorum, neredeyse imkânsız demeye dilim varmıyor, ama benim sezgilerimi açıyor bu.

Hani denir ya, şu bardağı anlayan Tanrı’yı da anlar. Herhangi bir disiplin içinde herhangi bir kavram tanıtlanmaya başladığı zaman bütün disiplinlere gitmek lazım. Akıl başka türlü emin olmuyor, çünkü hepsi ile örgünlük var.

Vakıfla ilgili hayalim ise kalitenin yükseltilmesidir. Ben hiçbir zaman nicelik taraftarı değilim. Yok yığınlara mal olsun, yok geniş kitleler bilsin, reklam olsun, insanlar tanısın; asla böyle bir şey aklımın ucundan dahi geçmedi. Vakıfta tek yetkili olsaydım bile hedefim de bu olmazdı, ki arkadaşlarınkinin de bu olmadığını biliyorum. Amaç kaliteyi yükseltmek. Başka da hiçbir amacı olmamalı. İnsanların değerlere bakışını ve o bakışın içindeki kaliteyi yükseltmek. Başka herşey dışsal ve biraz siyasi olur diye düşünüyorum. Nicelik demek siyaset demek aslında, başka bir şey değil. Mesele nitelik, başka da bir şey yok. Bütün niteliklerimizi yükseltmek durumundayız, estetik de bu zaten.