Ayın Konuğu: Kaan Demirdöven

18 Kasım 2016
Sayı 37 - Haziran 2013

İlk çocukluk yıllarınızdan üniversite yıllarınıza, meslek tercihinize kadar olan yaşam öykünüzle başlayalım mı röportajımıza?

Çocukluk yıllarım çok hareketli… Almanya’da doğup bir sene içinde kardeşimin doğum yeri olan Elazığ’a taşınmışız. 80 öncesi Ankara’da ikamet edip 80’de Selanik’e yerleşmişiz. 3 yıl sonra da tahsilime başladığım İstanbul’a. Tabii az çok Ankara’yı hatırlıyorum, kış günleri evimizin önündeki Alparslan İlkokulu’nun bahçesinde kardan adam yaptığımız günleri, Pazar günleri babamın hazırladığı kapalı kıymalı pideleri, yan komşumuzun çocuğu Emre’yi, sonra Selanik’te Atatürk’ün Evi’nin bahçesinde geçirdiğimiz günleri… İstanbul’a taşındıktan sonra da artık okul yılları başlıyor. Sıkıcı günler… Küçükken her çocuğa sordukları gibi bize de sorarlardı, “Ne olacaksın büyüyünce,” diye. Ben de izlediğim filmlerden etkilenip Drakula olacağım, Tarzan olacağım, Süpermen olacağım dediğimi hatırlıyorum. Biraz daha aklımız başımıza gelince ne olacağımızı değil de ne olamayacağımızı bildik. Rahmetli amcam Nurettin Demirdöven’in kimseyi kolayına sokmadığı kütüphanesinde kitaplardan etkilendiğimi hatırlıyorum ama okuma, araştırma ve yazma merakım sevgili felsefe hocam Metin Bobaroğlu’nun eczanesinde başladı. Okumak bu kadar mı leziz bir şey olabilir kardeşim… Hani İncil’de İsa’nın dediği gibi, “insan sadece ekmekle yaşamaz ama kelâm ile de yaşar” gibi bir şey. Bunu anlamıyorsunuz o yaşlarda ama hissediyorsunuz. Okulda, evde, yollarda, askerde, nöbette, iş yerinde… Nerede olursan ol okumak ve sonrasında beyninizde oluşan fikirlerin evliliğinden doğan fikirleri aktarma gereksinimi bende yazma halini aldı. Velhasıl bizim de okuma ve yazma arzumuz çok genç yaşta, yaşıtlarım başka meşguliyetler içindeyken başladı.

Gönlün Görüngübilimi adında bir çalışmanız olduğunu biliyorum, kendi sözlerinizle Hegel’in Tinin Görüngübilimi’ni bıraktığı yerden devam ettirmeye niyet ederek başladığınız… Felsefe ile bu boyutta ilgilenmeye ne zaman ve nasıl başladınız peki?

Gönlün Görüngübilimi’nin hikâyesi şu: Sevgili Metin hocamın sohbetlerinde şunu gördük ki, felsefe öyle bize kitaplarda, okullarda öğrettikleri gibi soyut mevzularla ilgili kafa patlatmak değilmiş. Kişinin kendisini, kendini anlamaya yönelik tarihsel bir hesaplaşmanın içine ittiği tinsel bir mücadeleymiş. Bu mücadeleden şöyle ya da böyle hayata dair bir anlamla çıkıyorsunuz. Öte yandan kişinin kendini anlamasının da öyle tek boyutlu bir konu olmadığını görüyorsunuz; ben dediğim zaman ötekini, öteki dediğim zaman her şeyi anlıyorum. Örneğin, tarihte Hegel, ben ve öteki arasında ne varsa, her birini birbiriyle bağlantılı kavramsal bir gösterge içinde sunuyor bize. İçeriğinden ziyade biçimsel olarak sunulan bu birlik, dizge, aslında belki de en az içerik kadar kıymetli demek yanlış olur; biçim içeriğin kendisi. Yani Hegel’in Tinin Görüngübilimi’ni okuduğunuzda, eskilerin kozmogonisi ya da teogonisi denli Ben’in doğumlarına tanık olursunuz. Ben, en arı dolaysız halinden başlar, onun en yüksek görünüşe çıktığı hale kadar bilincinizi şekillendirir. Gönlün Görüngübilimi’nde Hegel’in bıraktığı yerden başlıyorum demek; İsa’nın Golgota’da kavuştuğu arı dolaysız Ben ile buluşma halinden alıyorum dizgeyi. Buna tasavvufta Mutlak Varlık ile vuslat hali de deniyor. Gönlün Görüngübilimi ile, bilinci Golgota’da yaşanan o arı birlik halinden çıkarıp İslam’ın tevhid yaşanımlarına ve Anadolu’da dizgesel bütünlüğe kavuşan İrfan öğretisine doğru bir seyre çıkarıyoruz. Peygamberlik halkasının tamamlanmasının ardından ortaya çıkan İrfan geleneğinde Gönül, ki bunu Adanalı Sufi İsmail Emre “aşka düşen akıl” olarak tanımlar, çeşitli biçimler altında evrilir ve kazandığı düşünsel biçimler tarihsel bağlamda çeşitli tasavvufi ekol ve okullar olarak ya da şuur türleri olarak karşımıza çıkar. Gönül bir şuur halidir. Gönül, kendinden vazgeçip Yokluk tahtına kurulduğunda, o ana dek kendini zannettiği tüm sıfatlar, aralarındaki tinsel bağ ile birliğe gelir. Bu birliği fenomenoloji bağlamında, ontoloji ve epistemoloji bağlamında kuramazsak, sadece entelektüel bir bilgi birikimi olarak kalır; oysa tinsel bağı kurulmuş kavramsal bütünlükler insan yetkinliklerini açığa çıkaran içsel deneyimlerdir. Böyle bir irdelemenin felsefi olarak ele alınmasının önemi, mevzunun kültür, dil, din, ırk üstü olmasıdır ve bilimler arasında sadece felsefe bize kavramı evrenselliği içinde verir.

Sinema üzerine yoğunlaşmaya nasıl karar verdiniz peki? Şu ana kadar verdiğiniz eserlerin kronolojisini dikkate alarak, yolda olan bir çalışmanız var mı diye de sormak istiyorum…

Sinemaya olan ilgi de bütün bu felsefi çalışmalar nihayetinde bilinci, düşünülenin aksine huzura değil, huzursuzluğa taşıyor. Hazıra Hızır gerekmezmiş ya, huzursuzluk bir hazır olmama hali olduğundan, felsefe Hızır gibi yetişiyor. Yani, nasıl ki sosyal hayatta emekli olunca sayfiye bir yere taşınıp şehrin hengamesinden kurtulma isteği belirirse, burada da tersine işler. Emekleme süreci bitip de sosyal yaşamın içinde gözlerinizi açtığınızda, elinizde sadece aklınızın hamuru kalır. Biçimsiz ve şekilsiz bu hamuru yeniden şekillendirmek zorundasınızdır. Aksi halde küçükken sorulan, “Büyüyünce ne olacaksın çocuğum?” sorusuna verdiğim cevap gibi Tarzan’a dönersiniz. Ama devir bu değil! Siz hamurunuzu şekillendirirken zevk ettiğiniz bir yolda, bilincinize bir hayat verirsiniz. Sanırım benimkisi sinema olarak şekillendi. Önce “Sinemanın Simyası”nı yazdım. Tıpkı tarihin olup biten akışının birbirinden kopuk görünen nesnel görüntüleri arasında sahip olduğu tinsel bağ gibi, yazılan bir senaryoda da hikâyenin parçaları arasında benzer bir imge arayışı kendini göstermelidir dedim ve bunun araştırmasına girdim. Sonuçta ortaya Metin hocamın da dediği gibi sinema dışında ama onun yedinci sanat olması merkezinde bir şey çıktı. Sonra “Felsefenin Düşüşü, Sinemanın Yükselişi” adlı kitap geldi. Burada düşüş aslında bir metafor. Tahtrevalli gibi düşünün, ben düştüğümde sen yükselirsin. Kanıksananın dışında felsefenin tekrar önemsendiği bir döneme girdik, bunun yansımasını sinemadan okuyabiliyoruz. Anlam arayışında insanlar sinemadan feyz alır hale geldi. Ardından “Mecnun Delirmedi” adıyla üçüncü sone kitabım basıldı. Burada da bilinen hikâyeyi, içeriğinde Gönlün Görüngübilimi’nin de yer aldığı biçimiyle yeniden yorumladım. “Mecnun Delirmedi”, çünkü’nün yanıtıdır aslında kitap. Ya da Mecnunluk halinin bilinen anlamda bir delilik olmadığının… Şu sıralar 2 kitap hazırlıyorum. Birincisi, www.kaandemirdoven.com adında bir blog sayfam var, burada Sinematogia başlığı altında farklı disiplinleri bir potada eritip sinema dünyasına yeni bakış açılarını geliştirmeye çalışıyorum, bunun kitaplaşması söz konusu. Diğeri de bir geleneğe saygımdan ötürü. Nedir o gelenek? Geçenlerde düşündüm de o kadar kitap okudum ama biri bana sorsa en sevdiklerin hangileri diye, aklıma Martı Jonathan, Mavi Tüy, Ermiş, Simyacı, Somon Balığı ile Yolculuk, Küçük Prens gibi kısa ve öz eserler geliyor. Benim hikâyemde de bir Kuş Adam var. Kuş Adam diyor ki: “Herkesin kanatları var ama herkes göremez. Önce onları bil, sonra kullanmayı öğren, sonra da özgürce uç.” Bunu yazıyorum. Gönlün Görüngübilimi’nin yazımı hâlâ devam ediyor. Golgota ile başladı, Hicret ile devam etti, Samsun’a uğradı, Anıtkabir’de de bitecek.

Bir yandan internet üzerinde www.istanbul.com adresinden interaktif olarak hizmet veren bir şehir rehberinin de Genel Yayın Koordinatörlüğünü yapıyorsunuz. Bu alanda ve bu platformda yaptığınız  çalışmalardan ve size kattıklarından da biraz bahseder misiniz?

www.istanbul.com keyifli bir mecra. Genel Yayın Yönetmenliğini yürütüyorum. Şehir deneyimleri üzerine etkinliklere yer veriyoruz. Şu sıralar Haliç’te işyerinden toplam 17 kişi olduğumuz takım arkadaşlarımla akşamları kürek çekiyoruz. Şirketçe “Dragon Festival”e katıldık, kurumlararası bir yarış bu. Akşamları güneşin batımını Haliç’in ortasında izlemek çok farklı bir deneyim. Velhasıl İstanbul’da spor-sanat-felsefe ile yaşamak ayrı bir zevk.

Son olarak Anadolu Aydınlanma Vakfı ve faaliyetlerinin, ülkemizde ve dünyada hizmet veren STK’lar arasında size göre ayırt edici noktasını sorsam…

Anadolu Aydınlanma Vakfı, sitesindeki kuruluş amacını dikkatle okursak, kökleri on binlerce yıllık irfan ve bilgelik geleneklerine bağlanan bir bakış açısı, hoşgörü ve anlayışla insanı “Evrensel İnsanlık Ülküsü”ne davet eden bir STK. Barış için çalışan, çabalayan diğerlerinden farkı ve en önemli ayırt edici özelliği ise, aydınlanmanın bireylerin sosyal kimlikler olarak örgütlenmelerinden önce, kimliklerinden arındırılmış bir şuurla bireylerin Bilgi Topluluğu çerçevesinde bilgi üreterek veya onun üretimine zemin olarak bir araya gelmesini öngörüyor. Bu bağlamda Anadolu’da bir aydınlanmadan söz ediyorsak, ki etmeliyiz, tarih bunun kanıtlarıyla dolu, bir kültürel olgu olarak değil ama kültürün dinamiklerini zemin alan ve oradan evrensele yükselen değil ama o dinamikler arasındaki evrensel bağıntıyı fark ederek olmalıdır. İşte Vakfın çalışmalarında benim gördüğüm bu bağıntının Alaaddin’in Sihirli Lambası gibi parlatılmasıdır. Efsaneye göre lamba yeterince parıldadığında içinden çıkan doğaüstü varlık, metaforik olarak yorumlarsak, sadece her devirde imkânsızları aşan Aşk’tır. Velev ki Aşk için de doğaüstü bir varlık diyebiliriz. Neticede o da üç harf…