Ayın Konuğu: Güzin Sokullu

6 Kasım 2016
Sayı 24 - Mayıs 2012

Tiyatro ve müzik ile tanışmanızı, mesleğinizi sanat üzerinden seçmeye karar verme öykünüzü sorarak başlamak istiyorum röportajımıza.  

Ben Ankara doğumluyum, 5 yaşında geldim İstanbul’a. Babam –başvekalet diyorlardı o zaman– Başbakanlık’ta çalışıyormuş Ankara’da. Sonra buraya Merkez Bankası’na geldi, Bankalar Caddesi’ndeki. İlkokula, Üsküdar’da Halil Reşit İlkokulu’na gittik. Bir de ağabeyim var, benden 2,5–3 yaş büyük. Sonra Ortaokul, Üsküdar Kız Lisesi. Tam o sırada biz Altunizade’ye taşındık Üsküdar’dan. Babam o zaman borç harç bir arsa almış, teyzemlerle beraber ortak bir ev yaptılar orada. Tabii borçla, o zaman Emlak Kredi Bankası kredi veriyordu.

İşte o zaman Piraye Hanımı tanıdım, Nazım Hikmet’in Piraye’sini (Piraye Hatice Altınoğlu)… Bir bizim ev vardı, bir onların evi vardı –Mehmet Fuat o zaman 30’lu yaşlarda (Piraye Hanımın iki çocuğundan biri)– yolun bayağı aşağısında ise iki ev daha vardı. Bir de Altunizade Köşkü vardı, köşk olarak. Böyle bir yer. Neyse, ortaokul 2. sınıfın 1. sömestrinde oraya taşındık. Su, taşıma su. Arnavut kaldırımı bile değil yollar, çamur oluyor hemen. Şimdiki halini düşün bir de. Elektrik vardı, ama kanalizasyon yoktu. Hepsi yavaş yavaş yapıldı tabii sonra. Kanalizasyonun olmamasından bizim evin bahçesindeki bitkiler, maydanozlar filan kocaman olurdu, müthiş olurdu.

Neyse, ben orada Piraye Teyze ile onun gelini İzgen Hanımı, Mehmet Fuat ve arkadaşlarını tanıdım. Mehmet Fuat Bengü, malum eleştirmen, edebiyatçı. Bir de Tuna Baltacıoğlu vardı orada. Bu insanlar çocukları, gençleri kahve köşelerinden kurtarmak için sosyal bir kulüp olan Altınyurt Kulübü’nü kurdular. İşte o sıralarda biz oralardaydık, çocuklar olarak. Boş arsalar vardı, oralara spor sahası yapılıyor, file geriliyor, top oynanıyor derken, zamanla güzel bir tek katlı bina da yapıldı. Onun yanındaki arsaya hem voleybol, hem basketbol sahası yapıldı ve turnuvalar düzenlenmeye başlandı. Şimdi Altınyurt Spor Kulübü tabii, o zaman hem spor hem sosyal bir kulüptü. Ağabeyim mesela sergi çalışmalarını üstlenmişti gönüllü olarak; Joan Miró, Paul Klee sergileri açılmıştı o zaman. Tiyatro çalışmaları da başlamıştı; Genco Erkal gibi genç oyuncular ilk bizim orada oyun oynadılar mesela. Mehmet Fuat çevirmendir aynı zamanda, tek perdelik çevirileri vardır. O tek perdelik oyunları biz orada sahneye koymaya başladık.

Fakat ondan önce, bak unuttum, hani bir köşkten bahsetmiştim ya, Thorton Wilder’ın “Trenton ile Camden’a Mutlu Yolculuk” ve Şinasi’nin “Şair Evlenmesi”ni o bahsettiğim Altunizade Köşkü’nün salonunda sahneye koyduk. Şu anda bir sigorta şirketinin o köşk. O zaman uluslararası bir petrol şirketinin yöneticileri dahi gelmişti oyuna, Tuna Bey’in arkadaşları idi, o kadar büyük bir konu olmuştu ki o oyun, o zaman. Daha o zaman Altınyurt Kulübü’nün ana binası tamamlanmamıştı, yapılmaya çalışıyordu. Kolay bir şey değil onu yapmak, önce bir temelini attılar, bir süre beklendi. Hasan Kuruyazıcı koymuştu sahneye. Feriha Çelenk vardır, oyuncu; Bursa Ahmet Refik Paşa Tiyatrosu’nda halen oyuncu, emekli ama oynuyor hâlâ. Oradan bir yığın insan çıktı böyle; hem sanatçı, hem sporcu. Tabii süreç içerisinde oldu bunlar, isimleri de hemen aklıma gelmiyor.

Orada işte ağabeyim de, ben de ilk oyunumuzu oynadık. Ionesco’dan “Kel Şarkıcı” idi galiba, köşkte oynadık. Tabii amatör herkes, orada yaşayan ailelerin insanları oynuyor bu oyunları, dışarıdan oyuncu falan gelmiyor. Ben bu aralarda 12–13 yaşındayım herhalde. İnsanı çekiyor tabii bu tip çalışmalar, bu heyecan çok güzel bir şey. Okul bana bir tuhaf gelmeye başladı.

Bir de benim balerin olma isteğim vardı. Ama sonra bizim ailedeki bazı erkekler onu uygun görmediler. O zaman balerin olmak için gideceksin Ankara’da Devlet Konservatuarında okuyacaksın. İstanbul’da yoktu öyle bir imkân o zaman. Olurdu olmazdı derken tiyatroya girmeme izin çıktı. Onun için ben Ankara’ya gittim halamın yanına, sınava girmek için; fakat orada hiç çalışamadım. Halam biraz otoriterdi, ne ezber yapabildim, ne doğru dürüst çalışabildim. Sonunda neredeyse hiçbir şey yapamadım ve sınavda da başarılı olamadım; kalktım geldim İstanbul’a.

Ortaokul son sınıfta oluyor bunlar, liseye başlayacağım. Şehir Tiyatrolarının Çocuk Tiyatroları bölümüne gitmiş babam, usulcacık beni yazdırmış. Ferih Egemen var o zaman, bütün çocuk oyunları müthiş, zaman Muhsin Ertuğrul’un zamanı. “Sana bir sürprizim var,” diye geldi babam bir gün bana. Tabii çok sevindim ve provalara gitmeye başladım. Bir edebiyat öğretmeninin oyunuydu, “Milyonluk Yeğen” adında bir çocuk oyunu. Orada Uğur Kıvılcım ile beraber dönüşümlü oynuyorduk evin kızı rolünü. Böylece başlamış oldum Şehir Tiyatrolarına.

 

Bir yandan okula gidiyorsunuz, merak ediyorum nasıldı çalışma koşullarınız Şehir Tiyatrolarında o zamanlar. Prova ve oyun saatleriniz nasıldı, biraz anlatabilir misiniz?

Şehir Tiyatrolarına başladım, Ferih Egemen hepimizi olduğu gibi beni de hemen sigortalı yaptı. Çocuk yaştasın ama Çocuk Tiyatrolarında sigortalı çalışıyorsun. Tabii haftada 2 gün gidiyoruz geliyoruz, şimdiki gibi Pazar günü 11’de, Çarşamba günü de 14.00 ya da 15.00’de. Böyle böyle kaytarmaya başladım ben okuldan yavaş yavaş ve liseyi bitirmeden de okulu bıraktım sonunda. O sıralarda 15 yaşlarındayım ve yavaş yavaş Şehir Tiyatrolarında figürasyona da çıkmaya başlamış durumdayım.

 

Hangi yıldı diye sorsam Şehir Tiyatroları’na girişiniz?

1961–62 sezonunda başladım ben.

 

Peki Muhsin Ertuğrul zamanının Şehir Tiyatroları’nda alaylı olarak eğitim almaya devam eden profesyonel bir oyuncu olmak nasıl bir deneyimdi?

Şehir Tiyatroları çok önemli tabii. O kadar güzel bir şeydi ki Muhsin Ertuğrul Bey ile tanışmış olmak. Nasıl bir adam, biliyor musun? Oraya benim gibi bir figürasyon oyuncusu olarak başlamıştı ve yeni rol almaya başlamış bir kişiye bile adıyla hitap ederdi.

Bir anımı anlatayım: Çocuk Tiyatroları kadrosu tarafından sahneye koyulmak üzere hazırlanan Marc Twain’in “Tom Sawyer’ın Maceraları” oyununda ben de kadrodayım. Muhsin Bey, hem Çocuk Tiyatrolarının hem de Şehir Tiyatrolarının bütün oyunlarının genel provalarını seyrederdi. Geldi ve genel provayı seyretti. O kadar ciddi bir oyun olmuştu ki. Bir Kızılderili vardır oyunda, birileri öldürülüyordu vs., bunları koymuştu bizim rejisör oyuna. Muhsin Bey oyununun genel provasını seyretti ve oyunu oynatmadı. “Büyük oyunu olur bu,” dedi, “Ama çocuklar için uygun değil.” Sonra yeni baştan sahneye koyulmak üzere hazırlandı, o bölümler ayıklandı içinden, yeniden düzenlendi oyun ve öyle sahnelendi.

Ben masal anlatmaya başlamıştım bu sefer oyunda, masalcı idim. “Güzin orada şunu şöyle yapsın,” diyor Muhsin Bey. ‘O kız’ demiyor. Böyle bir adamdı Muhsin Bey. O zaman 7’ler derlerdi, 7 Aydın Rejisör anlamında. Onların hepsi ile çalıştım. Ergün Köknar, Hamit Akınlı, Zihni Küçümen, Beklan Algan, Ümit Özdoğru, Tunç Yalman, Coşkun Tunçtan. Muhsin Bey de başımızda tabii.

Melek Tiyatrosu’nun yanındaki Komedi Tiyatrosu’na girersin, hemen karşında yazar “Rolün büyüğü küçüğü olmaz, aktörün büyüğü küçüğü olur,” diye. Yani Muhsin Bey’in varlığını her yerde hissedersin. Ve bir disiplin vardır tabii. Mesela ben bir yere gideceksem çok nadirdir, bir veya ikidir bir yere gecikmem, önceden gitmeye gayret ederim. Ve bu bizim dönemimizin tiyatrocularının hepsinde aşağı yukarı vardır. Bir kere “Sezuan’ın İyi İnsan”ını (Bertolt Brecht) oynuyoruz, provalarına gidiyoruz, şimdi otopark olan ahşap Dram Tiyatrosu’na. Orayı gördüm ve orada oynadım, bunu yaşamak güzel. Neyse, saat 11’de prova koyar Beklan Ağabey. O zaman köprü yok, ben Altunizade’den aşağı Üsküdar’a iniyorum, oradan arabalı vapur ile geçip Taksim’e çıkıyorum, oradan da yürüyorum. Öyle bir sis var ki o gün göz gözü görmüyor, vapur kalkmıyor. Öyle ettim böyle ettim, tabii erken gitmeye çalışmama rağmen 5–10 dakika geciktim. Kapıları kapatır, giremezsin. Kapıya vuruyorum, hiç cevap yok, prova başlamıştır çünkü o sırada. Senin belki o sırada sahnen yok, daha sonra gelecek belki, ama orada olacaksın.

 

Şehir Tiyatrolarında rol aldığınız oyunlardan biraz bahsetseniz?

Müsahipzade Celal’in “Mum Söndü” adlı oyununda –Vasfi Rıza koymuştu sahneye– çocuk oyunculuktan figürasyona çıktım. Namık Kemal’in “Gülnihal” adlı oyununu Ergün Köknar sahneliyordu, orada rol aldım. “Kadınlar” diye bir oyun, Amerikalı bir yazarın, 40 tane kadın oynuyordu. Daha doğrusu 40 tane kadın vardı oyunda, kimi oyuncular birkaç rolü birden oynuyordu. Biz de küçük roller oynuyoruz tabii, zaten yaşımız da öyle, ama Şirin Devrim ve kim varsa o dönem kadın oyuncu, hepsi o oyunda idi. Sonra “İsyancılar”, Recep Bilginer’in; Hamit Akınlı ile çalışmıştık, Molière’in “Scapin’in Dolapları” oyununda da onunla çalıştık.

Sonra Hisar’da “Hamlet”; Muhsin Bey sahneye koydu, Ophelia’yı Ayla Algan oynamıştı, Kerim Afşar idi galiba Hamlet. Orada da figürasyona çıktım, İbrahim Delideniz ile Şirin Devrim’in maskeleri, kalıpları çıktı, figüran kadınlar ve erkekler o maskeleri kullandılar. Tüm öykü tüm kalenin içinde geçiyordu, her yerini kullandılar o oyunda kalenin. Hakikaten muhteşem bir deneyimdi.

 

Peki o zaman çocuk oyunlarında rol almayı bırakmış mıydınız?      

Hayır, çocuk oyunlarında oynuyordum yine. Sabah gidiyorsun bir prova yapıyorsun, sonra 11’de çocuk oyununda oynuyorsun. Saat 16.30’da idi mesela Namık Kemal’in “Gülnihal”i. Gece ise Victor Hugo’nun “Bin Frank Mükâfat”ı, Tepebaşı’nda ya da Komedi Tiyatrosu’nda.  O zaman gençtik, çok iyi koşturuyorduk tabii.

 

Kızınız Aslıhan Gelenbe’nin babası Tevfik Gelenbe Bey ile o zamanlarda mı tanışmıştınız?

Tabii, Tevfik ile daha öncesinden tanışıyorduk, hatta nişanlanmıştık. Tevfik Bey daha önce evlenmiş ve ayrılmıştı.  O zaman 5 yaşlarında olan bir oğlu vardı, Ali, hâlâ görüşürüz Ali ile. Bu arada Gazanfer Ağabey (Özcan) ile Gönül Abla (Ülkü) Şehir Tiyatrolarından ayrılmışlardı ve Gazanfer Özcan – Gönül Ülkü Tiyatrosu adıyla kendi tiyatrolarını kurmuşlardı. Tevfik de o dönemde ayrılan grubun içinde olduğundan o da onların oyuncusu olarak çalışmaya başlamıştı. O zamanlar özel tiyatrolar turneye çıktıkları zaman 1 ay Ankara’da, 1 ay İzmir’de, birer hafta Bursa ve Eskişehir’de konaklayacak şekilde turneler organize ederlerdi. Yani gidersin rahat edersin orada, yerleşirsin. Onların bir turnesine ben de katıldım; birisi çıkmadı turneye, onun rollerini ben aldım. Annemle birlikte gittik tabii, nişanlıyız ya. O turneden sona evlendik biz, sonra ben de Şehir Tiyatrolarından ayrılıp Gazanfer Özcan – Gönül Ülkü Tiyatrosu’na geçtim.

Orası da bir aile tiyatrosu gibi oldu zaten. Adile Naşit orada, Selim Naşit orada, çoluk çocuk birlikte turneye çıkıyorsun, oyundan sonra birlikte yemek yiyorsun, kendin yapıyorsun yemeklerini arka tarafta. O zaman sahneler çok uygundu. Açık Hava Tiyatrosu’nda oynuyorsun, Manolya Tiyatrosu’nda oynuyorsun, arkasındaki kulis devasa, gayet uygun yani. Orada yemek yapmayı Adile Abla’dan (Naşit) öğrendim ben. İşte ondan sonra böyle bir hayatımız oldu, turnelere gittik geldik. Sonra bir tanesinde hamileymişim ben, hatta 4–4,5 aya kadar oynadım ben o yaz. Sonra Aslıhan doğdu 1968 yılının Aralık ayının son gününde. Ben babamların evindeyim, Tevfik oyunda. Babamlardan çıkıp Piraye teyzelere kaçacağım, yılbaşını orada geçireceğim, böyle bir proje var. O günün başında bedenimin verdiği mesajlardan anlaşıldı doğumun başlayacağı, bana “Otur sancılarını bekle,” dedi eniştemiz. Gece 23.00’e kadar sancıları bekledik, sonra da Zeynep Kamil’e gittik, o yılbaşı gecesi doğdu Aslıhan.

 

Peki bu denli yoğun bir oyunculuk temposundan Baha Bey ile birlikte müzik yapmaya geçiş kararınız nasıl oluştu?

Biz Tevfik ile ayrıldıktan sonra ben devam ettim Gazanfer Özcan – Gönül Ülkü Tiyatrosu’nda oyunculuğa. Baha da bizim tiyatroya oyuncu olarak girmişti. Bizim bu tiyatro çalışmaları arasında zaman geçirmek için gitar çalıp şarkı söylemeye başlamıştık, Selim Ağabey (Naşit) de, Baha da gitar çalıyordu. İlk önce Sivastopol Önünde’yi söylemeye başladık. Baha 2. sesi söylüyor, Allah rahmet eylesin Selim Ağabey 3. sesten katılıyor, öyle öyle biz yavaş yavaş şarkı söylemeye başladık. Derken Baha beste yapmaya başladı, sözleri de Karacaoğlan ve diğer halk ozanlarından alıyoruz. Derken bir sürü beste olmaya başladı, biz de söylüyoruz şarkıları, başkaları da. Aralarında Esin Afşar’ın da okudukları oldu, Ayla’nın da (Algan). Yavaş yavaş bu işler hoşumuza gitmeye başladı, bazı plak şirketleri ile konuşarak 45’likler yapmaya başladık. Öyle böyle derken sahnede olmayı düşünmesek de ciddi bir repertuar oluşmaya başladı. O ara bir de Folk akımı çıkmıştı, öyle olunca nerelerden etkileneceğin belli. Hakikaten Baha’nın çok güzel besteleri vardır, onların çoğu hâlâ bilinmez. Biz de bu arada Baha ile evlenme noktasına geldik ve evlendik.  Baha o sırada askerliğini yaptı, hatta askere alındığı günün ertesi günü Kıbrıs Harekâtı başladı, Baha da bir havan topu ile yaralandı ve döndü. Daha sonra biz sahneye çıkmaya başladık. İlk önce, Derya Gazinosu vardı Bostancı’da Turgay Noyan’ın, orada çalışmaya başladık.

 

Artık tiyatroyu da bırakmış mı oldunuz böylece?

Evlenmeden önce Sezer Sezin ve İner İlseven’in kurduğu Kadıköy İl Tiyatrosu’nda oyuncu olarak çalıştık. Orada birkaç oyunda oynadık, Aysel Gürel ile orada tanıştık. Aysel ablanın sözlerinden bir sürü besteler yapıldı. Bu arada bizim 45’liklerden LP oldu, bir ara Sezen’e (Aksu) vokal yaptık. Baha ile beraber Bebek Gazinosu, Çakıl Gazinosu ve benzeri farklı gazinolarda sahne aldık. Shot Yapım’daydık o zaman, Şanar Yurdatapan ve Atilla Özdemiroğlu’nun yapım şirketi idi, Baha da orada Tonmeister olarak çalıştı zaten. Açıkhava Tiyatrosu konserlerimiz ve benzeri pek çok mekânda sahne aldık ve tamamıyla müzikle ilgilenmeye başlamış olduk.

 

Peki tam da bu noktada, Anadolu Aydınlanma Vakfı’nın kurucu üyelerinden olduğunuzu bilen biri olarak, Onursal Başkanımız Metin Bobaroğlu ve diğer kurucu üyelerle tanışma öykünüzü sorsam…

Bu anlattığım zamanlarda, yıllar içerisinde Aslı hep babasına da gidip geliyordu bir yandan ve hep bir isimden bahsediyordu. Metin Ağabeyler vardı, şöyle oldu, böyle oldu gibi. Aslı da bu arada Mimar Sinan Üniversitesi’nin konservatuarına başlamıştı, piyano bölümüne. Neyse, Aslı o kadar çok anlatıyordu ki, merak etmeye başlamıştım, görmek ve tanışmak istiyordum. Bir gün Aslı ile Şişli’ye gittik ve Metin Bey ile orada tanıştık. Tanışış o tanışış. Bu arada ifade etmek isterim, benim karmamda Piraye Teyze ve İzgen Ablanın müthiş bir yoğunluğu vardır. Ben tanıdığımda 50’li yaşlarında idi Piraye Teyze, bu ölçüde hoşgörü ve şefkat neredeyse görülmemiş kadar enderdir. Nazım’dan da, hiç kimse ve hiçbir şeyden de hiç şikâyet etmemiştir, çok onurlu bir kadındı. İzgen Abla da öyledir, kendisi aslında Piraye Teyzenin teyze kızı olarak gelinidir ve o da hayatında ve çevresinde olan tüm insanların dert küpüdür. Metin Bey’in hayatıma girmesi de insan olma sürecimde başlı başına bir dönüm noktasıdır.

Aslı ile beraber çok sık gidip gelmeye başladık Metin Bey’e, babası da keza öyle. Gerek bilim, gerek sanat, gerekse felsefe ve tasavvuf üzerine ciddi çalışmalar yapılmaya başlanmıştı ki biz kurumsallaşmaya karar verdik. Metin Bey ve 40 kişi 1996 yılında bu vakfı kurmaya karar verdik. Aslıhan ve Tevfik de kurucu üyelerdendir.

 

Peki tüm bu süreçlere tanık olmuş kurucu bir üye olarak, vakfımızın ilk günden bugüne yürüttüğü faaliyetlerden biraz bahsetseniz?

İlk önce Kutay Akın’ın Karamaden’deki yerinde faaliyetlere başlamıştık. Orada ben gönüllü olarak çalışıyordum. İşyeri olarak kiralanacak bir daire bizim kullanımımıza tahsis edilmişti, orada toplanıyorduk çalışmalarımız için. Orada her gece bir şey oluyordu. Gönüllü olarak çalışan ben olduğum için Cumhuriyet Gazetesi’ne fakslardım her Perşembe o haftaki faaliyetlerimizi. Haftanın her günü neredeyse faaliyetlerimiz vardı, en fazla 2–3 günü etkinlik olmazdı. Dışarıdan da insanlar gelirdi, seminerler yapılırdı; müzik semineri aklıma geldi şimdi mesela, Serdar Özhan gelmişti. O dönemde bir yandan Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde de Metin Bey’in ‘Bilim, Sanat, Felsefe’ üzerine seminerleri oluyordu. Ben o sırada vakıfta görevliyim diye gidemiyordum, mekânımız boş kalmasın diye. Daha sonra fakülte kendisinden mitoloji dersleri vermesini talep etti. Ve birkaç yıl sürdü bu çalışmalar da.

Daha sonra Kutay’ların diğer binasına geçince bir tiyatro sahneye koyduk; o zaman Aslı doğum yapmıştı, Ilgaz gelmişti dünyaya, ben o oyuna katılamamıştım. Tevfik koymuştu sahneye ve çok güzel bir oyun olmuştu. O kadar güzeldi ki içimden geçer arada bir, tekrar sahneye koyulsa keşke diye. Avukat Aydın Bey, Leyla Saraçoğlu, Ekrem Ülkü, Nurgül ve Deniz Demirdöven, Aynur Bobaroğlu, Yasemin Sohtorik aklımda kalan isimler oyuncu olarak. Müzikli bir oyundu, düşünsene. Herkes çok güzel bir iş çıkarmıştı, çok güzeldi, çok…

Daha sonra Caddebostan Kültür Merkezi’nde, ondan sonra da Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde devam ettik faaliyetlerimize. Son birkaç yıldır ise Halis Kurtça Kültür Merkezi’ndeyiz malum. Tüm bu süreçte bastığımız kitaplara, çıkardığımız diğer yayınlara, radyo ve televizyonlarda yer alan projelerimize internet sitemiz üzerinden ve haftalık toplantılarımız sırasında kurulan masamızdan ulaşmak mümkün zaten.

 

Çocuk denebilecek yaşlarınızdan itibaren içinde bulunduğunuz hizmet ortamlarında amatör ve profesyonel bir oyuncu olarak tiyatroya, daha sonra müziğe ve vakfımızın kurulmasından bu yana gönüllü olarak bir sivil toplum kuruluşunun oluşmasına ve çalışmalarını yürütmesine emek veren bir kişi olarak, Anadolu Aydınlanma Vakfı’nın dili üzerine neler söylemek istersiniz bize diye sormak istiyorum son olarak…

Bu tip şeyler çok söyleniyor, herkes benzer şeyler söylüyor ama vakfımızın dili tamamen evrensel bir dildir ve insan içindir. Evrensel dil derken şunu söylüyorum; her insana, her kültüre, her inanışa hitap eden ve kucaklayan bir dil var orada. Orada herhangi bir şeyi bir kenara ayıramazsın. Hatta bazen ilk kez çalışmalarımıza katılan insanlar arasında, o sırada vakıfta hangi konu konuşuluyor ise, “Ha, bu insanlar demek ki bu kültürün ya da bu inanışın insanları” diye düşünenler de oluyor. Hiç unutmam, o ilk küçük yerimizde, Karamaden’de, bir gün Yehova Şahitleri konusunda çalışılıyordu. Katılanlardan bir kişinin arkadaşları arada, “Bu insanlar Yehova Şahidi herhalde” diyerek ayrıldılar, kendi kulaklarımla duymuştum. Çünkü o sırada orada, hangi konu, hangi kültür, hangi felsefi akım ya da dini anlayış üzerine konuşuyorsak ve çalışıyorsak, oraya ait bir şeymiş gibi anlaşılma durumunda kalabiliyorsun. Her kültüre, her anlayışa, her dine, çalışılan ve düşünülen tüm konulara nesnel olarak ve eşit mesafeden yaklaşıldığını bilemeyen insanların kafaları karışabiliyor. Hâlbuki başka bir gün gelmiş olsalar, hatta aynı günün ikinci bölümüne katılsalar, belki Atatürk’ü, belki Picasso’yu, belki Platon’u, belki Tao’yu ve şimdi sayamayacağım başka isimleri, başka kültürleri ve konuları duyuyor olacaklardı.

Bizim vakfımızın amaç maddesi belli. Vakfın dilini anlayabilmek için vakfın amacını akılda tutmak çok önemli. Bazen “Ne oluyor, ne konuşuluyor burada” diyenler, açıp o amaç maddesini ikide bir okumalı. Ben şahsen hâlâ okuyorum. Diyeceksin ki “Yahu hâlâ neden okuyorsun, anlamadın mı?” Evet, insan gaflete her an düşebiliyor. Ne yapıldığını aç, gör diyorum kendime de. Unutma diyorum, burası böyle bir yer; unutma. İnsana yönelik bir yer bir kere. Aynen amaç maddesinde yazıldığı gibi, ayırım olmaksızın. Hoşgörü var hamurunda, çok önemli. Ama bu hoşgörü kelimesini, aşağılamak anlamında, “Hoş gör hadi sen de onu” gibi bir anlamda kullanmıyorum. Kabul etmek daha doğru bir ifade belki de. Kabul ederek yaklaşmak. Kabul etmek; çünkü farklı olmadığını bilmek diğer kabul edilenlerden.