Ayın Konuğu: Fikret Tüblük

Sayı 40 - Eylül 2013

Ailenizden, doğum yerinizden, çocukluğunuza, ilk gençliğinize dair anılarınızdan başlayalım mı röportajımıza?

Selanik doğumlu (1907) bir babanın ve Kars doğumlu (1922) bir annenin Kars’ın Kağızman ilçesindeki buluşmaları sonucu dünyaya merhaba demişim. Çocukluğum 2. Dünya Savaşı sonrasının yokluk ve sıkıntıları içinde geçti. Babam bir memur maaşıyla 6 çocuklu ailesini geçindirebilmek için memuriyetini, ben liseyi bitirene kadar (1963) Kars – Erzurum hattında sürdürdü. Benim liseyi bitirip Ankara’ya üniversiteye gelmemle ancak batıya göç edebildi.

Ağabeyim Askeri Tıbbiye’de okurken kalın kalın kitaplarla yaz tatiline gelir, evde de çalışırdı. Onu görüp doktor olmamaya karar vermiştim. Ancak 17 yaşın toyluğuyla Veteriner Fakültesini seçtim. Güya kalın kitaplardan kurtulacaktım. Oysa daha beterine düşmüştüm.

Askeri öğrenci olarak okuyup ailemin üzerinden yükümü kaldırmak istedim ve fakülteyi askeri öğrenci olarak okudum. Ankara’da renkli sayılabilecek bir fakülte hayatım oldu. İlk içkimi ve ilk sigaramı o zamanlar içtim. Derken mezun olup tayinlerle oradan oraya savrulmaya başladım. Hadımköy’de ve Artvin’de kıta hayatı dediğimiz günlerim geçti.

Mikrobiyolog olduğunuzu geç öğrenmiş bir kişi olarak, nasıl gelişti veteriner hekimlikten bu alana mesleki geçişiniz diye sormak isterim…

Artvin’de bir gün Kara Kuvvetler Komutanlığı başlıklı bir resmi yazı tarafıma ulaştı. Yazıda Mikrobiyoloji dalında GATA’da 2 kişilik kadro açıldığını bildiriyordu. Hemen gerekli kitapları edinip 6 ay günde 6–8 saat çalışıp sınava hazırlandım ve tam puan alarak ilk sırada Mikrobiyoloji asistanı oldum. Böylece sonunda Uzman olarak Edremit’e, oradan o zaman henüz GATA olmamış olan Haydarpaşa Askeri Hastanesi’ne, oradan da Maslak’taki Askeri Hastane’ye tayin oldum.

Geçtiğimiz günlerde Rus mikrobiyolog ve araştırmacılarının “DNA sözcüklerden ve frekanslardan etkileniyor” başlıklı bir çalışmasını okuma fırsatını buldum. Hem dolaylı olarak uzmanlık alanınıza, hem de felsefeyle, tin’le olan ilişkinizin alanına girebilecek bu çalışmalar hakkındaki düşüncelerinizi de sormak isterim bu vesile ile…

DNA ilgili yazıyı ben de okudum, zaten mikro düzeye indikçe insanın şaşkınlığı daha da artıyor. Genetik benim alanım değil, ancak uzak da değil ama beni daha çok Japon Sn. Emoto’nun dondurulmuş su kristalleri ile yaptığı çalışma hayrete düşürmüştür. Suyun insanın niyetini okumasını ve bunu aktarmasını şaşkınlıkla okumuştum da geleneğimiz içinde suya bilerek veya bilmeyerek okuyup üfleyen ve bu suyu şifa niyetine kişilere içiren insanları hatırlamıştım.

Felsefe ile ilgilenmeye, okumaya, düşünmeye nasıl ve ne zaman başladınız peki?

Artvin güzel bir yer olmakla beraber bekâr hayatı yaşayan bana küçük ve de sıkıcı gelmişti. Çare kitap okumaktı ve o güne kadar derslerden gözümü açamadığım için merak edip de okuyamadığım tarih, felsefe, ekonomi konularından kitapçıdan rastgele kitaplar aldım. Tarih, Türk Tarihi üzerine olanlar beni sardı, ancak felsefe ve ekonomi üzerine olanlar biraz bol geldi.

O zamanlar Cumhuriyet Gazetesi’nde Ord. Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu yazılar yazardı. Ben de onu zevkle okurdum. Artvin’den ona başvurmaya karar verdim ve kendisine felsefe konularında rehber olacak kitaplar önermesini isteyen bir mektup gönderdim. Ama ne yazık ki beklediğim cevap hiç gelmedi.

Anadolu Aydınlanma Vakfı ile nasıl tanıştınız? Vakfın çalışmaları, faaliyetleri hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

İstanbul’a geldikten sonra merakım olan konularla tekrar ilgilenme fırsatını buldum. Derken hastaneye gidip gelen bir emekli albay ile tanıştım. Albay son derece ilgimi çeken şeyler anlatıyordu. Parapsikoloji ile yakından ilgileniyor ve birtakım çalışmalar yapıyordu; kendisini rahmetle anıyorum. Her gün geliyordu ve saatlerce konuşuyorduk. Çok etkilenmiştim. Geniş kültürü ve görgüsü vardı. Bu arada ben tekrar tayin görmüş ve Gümüşsuyu Asker Hastanesi’nde çalışmaya başlamıştım. Buluşmalarımız burada da devam ediyordu. Bana sürekli bir zaman ayırmamı ve beni Şişli’de bir arkadaşıyla mutlaka tanıştırması gerektiğini söylüyordu. Derken bir gün hastaneden erken ayrılıp Şişli’de bahsettiği yere geldik. Kaç saatlik bir sohbetti hatırlamıyorum, ama ben o akşam oradan darmadağın ve sarhoş bir halde ayrıldım. Sevgili dostum ve kardeşim Metin’le böylece tanışmış oldum. Sene, 1983’ün sonları idi.

AAV ile ben tanışmadım, yani aslında AAV’ye gelen arkadaşlar bizimle tanıştı, çünkü ben de kurucu üyelerden biriydim.

Çocukluğu çıkar, yarı ömürden fazla; işte bu tanışma benim için milat oldu. Velidedeoğlu’ndan alamadığım cevap 12–13 yıl rötarla bana Şişli’den geldi. Çok yoğun 4–5 sene geçirdim. Kimi kızgın, kimi al olmuş yanaklarla sabaha kadar çalışmalar, sohbetler…

Sormuştun ya “Felsefeyle ilgilenmeye, okumaya, düşünmeye nasıl ve ne zaman başladınız?” diye. Okumaya anlattığım gibi daha önceleri başlamıştım, ama felsefe ve dinler üzerine çalışmaya ise ciddi biçimde Şişli okulunda başladım. Düşünmeye henüz fırsat olmadı! Yani öğrenme sürecini tamamlayabilirsem, ömür de yeterse belki düşünmeye de başlayabilirim.

Şişli okulu diye söylediğim şeyi bilmeyen arkadaşlar için anlatayım. Metin’in o zamanlar Şişli Camii’nin yanında bir dükkânı vardı, geriye doğru uzunca bir dükkân, ön tarafı satılan malların sergilendiği yer ve arada 12–15 m2’lik bir çalışma ve sohbet alanı; onca kişi nasıl oluyorsa sığıyorduk. Henüz emekli olmamıştım. Bağdat Caddesi’nde bir laboratuvarım vardı. Akşam 17.00 gibi işi bitirir ve yardımcıma bırakırdım; Dr. Ümit’le arabaya atladık mı ver elini Şişli. O zaman trafik filan yok, 15–20 dakikada Şişli’de oluyorduk. Ondan sonrası Allah kerim; saat gece 11 mi olur yoksa sabaha karşı 3 mü olur, bilinmez. Bazen de Metin’in evine gider, akşam yemeğini yedikten sonra yine sabahladığımız olurdu. O günler benim için çok keyifli ve eğitici oluyordu. Ancak o sarhoşlukla orasının bir ev olduğunu, evde 3 çocuk bir de eş olduğunu şimdi düşündüğümde, hiç mi hatırıma gelmediğini kendime soruyorum.

Derken 42 senelik bekârlık hayatının bitişi, sevgili eşimle evlilik ve kızım Özüm’ün adıyla beraber dünyaya gelişi, onun yetişmesi için olan gayretler ve bu günler…

Bütün bunlardan ve onunla olan dostluğumdan ve kazanımlarımdan dolayı Metin’in hakkını ödeyemem. Anlatmakla bitecek gibi değil. Zaten yaşamımın Metin öncesi anlatacak pek bir şeyi yok. Sonrası ise bitimsiz…