Ayın Konuğu: Dücane Cündioğlu

18 Kasım 2016
Sayı 36 - Mayıs 2013

 Bir düşünür olarak uzun yıllardır sürdürdüğünüz çalışmalarınızın ürünü olan kitaplarınıza, yazılarınıza, kısaca Dücane Cündioğlu’nun geçmişten bugüne düşünce dünyasına, fikirlerine ulaşmamız mümkün. Bültenimizin röportajları ise, malumunuz, konuklarımızın yaşam öykülerini duymaya ve duyurmaya da odaklı. Hem de ilk hatırladıkları anılarından, aile öykülerinden başlayarak…

İlk evimiz Anadolu Hisarı’nda, Göksu Deresi’nin kenarındaydı, hatırlayabildiğim ilk anım da oradan. 3-4 yaşlarındayken ağabeyimin okula gittiği yolun üzerinde, sanırım onu bulmak isteğiyle evden çıkmış, Anadolu Hisarı’ndaki o eski, o küçük köprünün tam da ortasında yürürken annemin çığlığıyla durakaldığım sahne. Hem korkmuş, hem sevinmiştim. Çünkü hem yakalanmış, hem bulunmuştum.

Bir de Beykoz Çayırı’ndaki büyük mısır kazanlarını hatırlıyorum, hayal meyal. Altında ateş kaynayan, kocaman, isli, dev mısır kazanlarını… Piknik yapmak için giderdik Beykoz Çayırı’na. Aile albümündeki bazı fotoğraflar da o imgeyi zihnimde canlı tutmuş olmalı.

Ardından Çamlıca’nın etekleri. Bir hayal beldesi. Babam Kısıklı Zabıta Karakolu’na atanmış, biz de hemen alt tarafında Emniyet Mahallesi’ne, bir diğer adıyla Polis Evleri’ne taşınmışız. Küçük iki katlı evlerden oluşan üç blok. Otuz kırk kadar ev. Herkes herkesi tanıyor. Akşamları topluca eğlenceler yapılıyor, ateş üzerinden atlamalar filan, büyük bir klanın üyeleri gibiyiz. Henüz mahallenin çevresini gecekondular sarmamış. 1965-66 yılları. Göz alabildiğince uzanan yemyeşil çayırlar. Erikleri, elmaları, armutları dallarından, üzüm salkımlarını asmalarından toplayabildiğimiz yıllar. Hele hele zihnimde hâlâ yankılanan o ürpertici doğa senfonisi: Bitimsiz cırcır böceği sesleri.

Ailenizi tanıyabilir miyiz?

Annem Fatma Hanım, babam Selahattin Bey. Ağabeyim Yusuf, ablam Zuhal, bir de erkek kardeşim İbrahim olmak üzere altı kişilik bir aileydi bizimki. Ağabeyim daha sonra, Taksim Gümüşsuyu’nda işe başladığı için, Beşiktaş’a babaannemin yanına geçti, ama yine hep birlikteydik. Beşiktaş’ta Hayrettin Paşa İskelesi’nin yanında (Kaymakamlıkta) denizde yüzdürdüğümüz kâğıttan kayıkları taş atarak batırırken, arkadan dost kuvvetlerden gelen bir taşla başım yarıldığında beni Şişli Etfal’e yetiştiren de ağabeyim olmuştu, havalı tüfekle atılan tüylü mermilerden biri hedeften sekip kulağıma isabet ettiğinde de…

Babam çok küçük yaşta kaybettiği babasının adını vermiş Yusuf ağabeyime, şehit dedesinin adını da kardeşim İbrahim’e. Dedem İbrahim Çanakkale’de Conk Bayırı’nda ilk şehit düşenlerden. Kafkas cephesinden gelmiş, o zaman yeni doğmuş olan kızı Zübeyde’yi öpüp koklayıp cepheye gitmiş. Ben Çanakkale Harbi’yle yaşıtım, derdi babaannem. Sanırım oradan bir iki yıl kazanıyordu. (Gülüşmeler)

Yaş seksene dayanmış, bir gün pazarda gezerken, pazarcının biri avazı çıktığı kadar, “Geeel abla geeel, batan geminin malları bunlar,” filan diyerek bağırdığını duyunca, burnunu biraz yukarı kaldırarak, alçak sesle ve fakat tebessümle, “Terbiyesiz,” demişti, “Ben senin nereden ablan oluyorum?” (Yine gülüşmeler)

Rahmetli babaanneciğim çok güzel bir kadındı ve o nedenle ancak beş on yılda bir yaşı yükselirdi. Nüfus kâğıdı şimdi elimizde. Doğum tarihi 1327. Şimdiki gençler bilmez, yaklaşık, ebedi 18 yaş anlamına gelir.

Babaannemin annesi ise Müberra Hanım; kendisi öğretmen imiş. Babam, o kadar severmiş ki kendisini, yıllarca anneannesine anne demiş, annesine ise abla. ’93 Harbi’nde Köstence’den İstanbul’a göç etmişler. Oraya da Kırım’dan göçmüşler. Babaannem hafif çekik gözlüydü, sanırım Kafkas kökeninin eseri. Evleri Rumeli Hisarı’nın içindeymiş; caminin hemen karşısında. 1950’lerde istimlâk edilmiş. Babaannemin evinde konsol aynasının kenarlarında hep Rumeli Hisarı’nın fotoğrafları bulunurdu, bizler küçükken kendisinin Rumeli Hisarı’na düşkünlüğünün nedenini anlamazdık, meğer mahallesinin fotoğraflarıymış onlar.

Babam 1930’da Fatih’te Zeyrek semtinde doğmuş. Yine orada Gelenbevi İlkokulu’nda okumuş. Sonra da Pertenviyal Lisesi’nde. Melami-Bektaşi meşreb bir zattı. Dedem Yusuf, Bitlis (sonradan öğrendiğimiz kadarıyla Antakya) havalisinden. Soy ağacı Horasan’a kadar gidiyor gibi. Tam bilemiyoruz, karinelerle çıkarıyoruz. Şah-ı Nakşibendi’nin sevdalılarından olduğu kesin. Babamın uğrakları ise çok fazla. Benim doğduğum yıllarda Kadiri muhibbi. Nitekim bana koyduğu isim açıklamalı bir Kuran tercümesinden. Ayıntabi Mehmed Efendi’nin Tibyan Tefsiri’nden. Hâlâ saklarım, ikinci cildin kapak sayfasında babamın el yazısıyla, Dücane’nin ismi 193. sayfada, diye yazılıdır. Orada Uhud Savaşı ile ilgili ayetlerin açıklamalarını okuyor. Düşman okları artık Efendimizin çadırına kadar gelmektedir. O sırada Ebu Dücane, Efendimize sarılarak sırtını siper eder. Babam da bu açıklamaları gözyaşlarıyla okur ve “Bir oğlum olursa, Ebu’su Arapların olsun, adını Dücane koyacağım,” der.  Kelime Arapça ama babam Farsça mana verirdi, dücane iki can demektir, biri madde diğeri mana, biri dünya diğeri ahiret, biri akıl diğeri kalp diye tefsir ederdi.

Babamın dostları arasında Uşşaki, Halveti, Mevlevi yârânı ziyadesiyle. Bilhassa Üsküdar’da, Balaban’da. Çaycı Abdullah’ın tekke suretindeki kahvehanesinde (Gençken birçok kez bana da Abdullah amcanın çayından içmek nasib olmuştu.). Sonraki yıllarda, babam Taşlıtarla’da Emin Baba adlı bir zatın sohbetlerine katılmaya başlamıştı. Emin Baba’nın vefatından sonra, “İnsan insanı insanla tanır,” dedi, ve hep kendi semasında yalnız bir yıldız olarak yaşadı.

Anneme gelince, Kastamonu yöresinden. Karabük-Araç havalisinden bir Türkmen kızı. Anneannem Ayşe Hanım ise fevkalade mütedeyyin bir hanımdı. Yıllarca bütün vakit ezanlarını önceden abdestini almış olarak pencere kenarında beklediğini hatırlarım. Pek konuşkan değildi. Hürmetkâr ve pek tabii ki utangaç davranırdı. Mesela babama damadı gibi değil, sanki büyüğü gibi saygıyla mukabele ederdi. Babaannemin aksine anneannemi hiç başı açık görmemiştim. Çocukluk işte, kendisi bir gün namazdayken güçlü bir merak saikiyle tülbendini kaptığım gibi kaçıvermiştim. Sanırım 9-10 yaşlarındaydım. Kına yakılmış uzun saçlarının bembeyaz olduğunu görünce çok şaşırdığımı hatırlıyorum.

Anneannem iyice yaşlandığında, bazı rahatsızlıkları nedeniyle abdest almakta zorlanıyordu. Bunu görünce, ailenin genç allâmesi olarak kendisine ayaklarını her vakit yıkamak yerine kalın yün çoraplarının üzerine mesh etmesini söyledim, sanırım hangi kitabın hangi sayfasına dayandığımı da belirtmeyi imal etmemiştim. Allah razı olsun benim âlim evladım, diyerek beni gözlerimden öptü, ama yine bildiği üzere amel etmeyi de sürdürdü. (Gülüşmeler)

Peki, ilkokula başlamanız?

Altı yaşındayken okula başladım. Ablamdan bir yıl sonra. Burhaniye İlkokulu’na. Hatırlıyorum da kocaman bir kafileyle yola çıkılmıştı. O gün mahallenin bütün çocuklarıyla ve ailelerimizle birlikte okula başlamıştık sanki.

Ablamın sınıf öğretmeni Mevlut Hoca komşumuzdu, evlerimiz bitişikti. Keza aynı okulun (Burhaniye İlkokulu’nun) Müdürü Hikmet Bey de komşumuzdu, onlar da bizim alt katımızda oturuyorlardı. Oğlu Kenan da benim yaşıtımdı. Hikmet Bey Zeynep Kamil’de Mustafa Noyan İlkokulu’na tayin olunca, biz de Kenan’la birlikte babasının peşinden aynı okula tayin edildik. Millet Parkı’na kadar yürüyor, oradan da belediye otobüsüyle Zeynep Kamil’e gidiyorduk. Her gün, doğduğum hastanenin önünden geçiyor, Valide Atik Camii’nin çaprazında, Toptaşı Cezaevi’nin tam da önünde yer alan okuluma yürüyordum. Artık büyümüş, 9-10 yaşlarında koca bir adam olmuştum.

Her gün aksatmadan yaptığım bir iki şey vardı: İlki, sabahları bir el arabasından sıcak poğaça almak ve hastanenin önünde konuşlanmış yaşlı bir dilenciye ne yapıp edip harçlığımın cüzi bir kısmını vermek. Bir de çıkışta okul önündeki turşucudan bardak bardak lahana turşusu alıp keyifle o acı sulara gark olmak. Paskalya günlerinde satılan renkli yumurtaları alıp tokuşturmayı ise saymıyorum bile.

Ben İstanbul’da birkaç semtte büyümek talihine erişenlerdenim. Biz Emniyet Mahallesi’nde otururken babaannemler de Tarabya’da (Kireçburnu’nda) oturuyorlardı. 9 yaşına kadar çocukluk anılarımın önemli bir kısmı da bu nedenle Boğaz’ın öteki yakasına aittir. Nitekim biz daha sonra Bağlarbaşı’na (Fıstıkağacı’na) taşındığımızda, babaannemler de Beşiktaş’a taşındılar.

Çocukluğunuz boyunca İstanbul’un iki yakası arasında sürekli gidip gelmiş olmalısınız…

Hem de nasıl. Üsküdar’la Beşiktaş arasında çalışan küçük motorlar vardı (şimdi onların azman ağabeyleri aynı hatta çalışıyor), çocukluğum o deniz motorlarına binmekle geçti diyebilirim. Deniz bazen öyle dalgalı olurdu ki motor beşik gibi sallanırdı. Hatırlıyorum da bir defasında dalgalar motorun yan pencerelerine çok sert vurmaya başlayınca, benim de dudaklar aşağıya doğru inmeye başlamıştı, ağladım ağlayacağım, fakat ablam benden önce davrandı ve ortalığı ayağa kaldırdı. O sıra benim de ona eşlik edeceğimi anlayan diğer yolcular, hemen ablama,  bak erkek adam hiç ağlıyor mu, nasıl da cesur filan deyip beni göstermeye başlayınca, utanmış ve çaresiz ağlamaktan vazgeçmiştim.

Ablamla biz ikiz kardeş gibi büyüdük, birbirimizi bir başka severiz. Nitekim bir gün tek başınayken babaanneme ablamı çok özlediğimi söylemişim. Zuval (Zuhal) nerede diye ağlamaya başlamışım. Babaannem de mahsustan, niçin özlüyorsun ki ablanı, sana bağırıyor, çağırıyor, vuruyor filan demiş. Ben de, olsun, o benim ablam değil mi, döver de, sever de, size ne, diye cevap vermişim. Demem o ki hâlâ bu göz yaşartıcı sadakatimin ödülünü ablamdan devşirmeye devam ederim (Gülüşmeler). Ayrıca yüzmeyi de, bisiklete binmeyi de ablama ben öğrettim.

Biraz büyüdükçe ablamla ben, ilkokul dörtte ve beşte okuyan iki küçük çocuk olarak bütün tatillerimizde Fıstıkağacı’ndan Üsküdar’a, Üsküdar’dan da motorla Beşiktaş’a gitmeyi sürdürdük. Babaannemizin evi bizim cennetimizdi. İki yoldan eve giderdik, ya Yumurcak Sineması’nın önünden, ya da Suatpark ve Mıstık Sineması’nın önünden. Çarşı’nın girişinde, eski Rum okulunun karşısında bir Rum midyecimiz vardı, oradan midyemizi almadan geçmezdik, daha doğrusu geçmezdim. Ablam giyinmeye meraklıydı, bense yemeğe.

Ortaokulun başlarında büfelerde satılan sosisli sandviçlere çok düşkündüm. Bol salçalı ve üzerinde de Rus salatası, aman aman… Bütün harçlığımı sosislilere yatırdığımı bilirim. Bir gün babaannemle Beşiktaş’a geçerken Üsküdar Meydanı’nda büfeden bana sosisli sandviç almıştı. Baktı iştahla yiyorum, bir tane daha ister misin, diye sordu. Evet, dedim. Benim ikinciyi de hızla yuttuğumu görünce, “Çok mu seviyorsun?” diye sordu, ben son lokmayı yutarken, evet manasında başımı aşağıya doğru salladım. Derken eve gittik, akşama doğru, babaannem masaya büyükçe bir tencere getirdi, içinde kıpkırmızı enfes bir salça sosuna batmış kocaman sosisler. Tencerenin ne kadarını yediğimi hatırlamıyorum ama hatırladığım, bir daha sosisli sandviçi ağzıma koymadığımdır. Sanırım o gün sadece karnım değil, gözüm de doymuştu.

Babaannenizle başka öyküleriniz de olmalı…

Olmaz mı, çocukluk öykülerimin en büyük kahramanı babaannemdir. Hasta olduğum bir gün, ateşim çıkmış herhalde, babaannem başımda bekliyor ve ağlıyormuş. Birden gözlerimi açmışım, “Niye ağlıyorsun babaanneciğim,” diye sormuşum, o da, “Sen hasta oldun diye ağlıyorum yavrum,” demiş. Ukalalık o yaşta başlamış olmalı ki hemen, “Niye ağlıyorsun ki,” demişim, “İyiydim hasta oldum, şimdi hastayım, sonra yine iyi olacağım, sen niye ağlıyorsun?” Babaannem de, “Ah oğlum, galiba senin kadar aklım olmadığı için ağlıyorum,” demiş.

En sevdiğiniz çocukluk oyunlarını sorsam?

İlkokul zamanlarında en çok misket oynamayı severdim, liseye yakın yaşlarda ise bilardo. Bilardoyu Üsküdar’da ilk açılan salonlarında öğrendim. Yaşım tutmuyordu ama yine de Doğancılar’da Arzu Bilardo Salonu’ndan çıkmıyordum. Sonunda bilardoda, bu vesileyle biraz övünmeme izin veriniz lütfen, semtin efsane çocuklarından biri haline gelmiştim. (Gülüşmeler)

Yıllarca iki şeyin hayalini kurdum. Bir tanesi evimde bir bilardo masası, kimse karışmadan ve ücret de ödemeden dilediğim kadar, örneğin sabahlara kadar bilardo oynamak, diğeri ise bütün odaların duvarlarını tavana kadar kütüphaneyle kaplamak. Hayallerimin ilki gerçekleşmedi, doğrusunu söylemem gerekirse eski heyecanım da pek kalmadı. İkinci hayalimi ise büyük ölçüde gerçekleştirdim. Ama sorun şu ki duvarların miktarı ihtiyaca yetmediği için ben de, misafirlerim de salonun içinde kitapların arasından geçerek yürümek zorunda kalıyoruz.

Aile içi iletişiminiz nasıldı genel olarak, kurallar sıkı mıydı, biraz anlatsanız…

Ailenin en kesin kuralı, hava karardığında ailenin bütün fertlerinin evde olmak zorunda olmasıydı. Lisedeyken bu sınırlamaya uymak benim için çok zor olmuştu. Bugün bile eve geç gelsem, içten içten bir zevk duyarım geç kaldığım için ve bilinçdışım, artık babam bana karışamaz, der keyifle ve sessizce.

Akşam yemekleri bizim için kutsal sayılırdı. Hele hele Pazar kahvaltıları, bir ayin gibi icra edilirdi. Pazar kahvaltılarına özgü olan şey, yumurtaydı. Sanırım yumurta biraz pahalıydı o zamanlar. Çünkü kardeşler arasında yumurta kapma mücadeleleri yaşanırdı. Ne ki babaannemin evi istisna… Çünkü orada her şey, her çeşit, her zaman vardı. Dedemin durumu çok iyi idi, babaannem de doğrusunu söylemek gerekirse çok âlicenaptı. Mesela bayram harçlığı olarak babamdan 2,5 lira alırdım, babaannemle dedemden ise 20’şer lira. Aradaki farka bakar mısınız, biz bayramın ilk günü bütün mahalleyi dolaşsak, 20 lira toplayamazdık. Bir de harçlık vermek yerine mendil ve şeker ikram eden komşularımız, biz afacanları biraz zarara uğratmış olurlardı, çünkü bayram boyunca biz bakkallarla, satıcılarla, esnafla nakit çalışmak zorundaydık. (Gülüşmeler)

Beşiktaş’ı anlatırken, yürüdüğünüz yolları sinema salonlarının isimleri üzerinden anlattınız. Sinemaya olan ilginiz de malum; sinemalara dair anılarınızı da dinlemek isteriz…

Hatırladığım sinemalar Suat Park, Mıstık, Yıldız, Yumurcak, Kamburun Bahçesi. En önemlisi Kamburun Bahçesi’ydi, muhteşem bir açık hava sineması. Yumurcak Sineması’nı geçtikten sonra hemen soldaydı, şu anda hâlâ çay bahçesidir orası. Bir yandan çekirdek çıtlatırken bir yandan gökyüzü altında film seyredebilirdiniz. Üsküdar’da ise Bağlarbaşı’nda yazlık bir sinema vardı. Emniyet Mahallesi’nde otururken Bağlarbaşı’na yazlık sinemaya yürüyerek gittiğimizi, dönüşte babamın omuzlarında uyuduğumu hayal meyal hatırlıyorum. Epey küçük olmalıyım, çünkü filmleri hiç hatırlamıyorum. Çiftlik Durağı’nda, şimdi Bağlarbaşı’nda İlahiyat Fakültesi’nin biraz ilerisinde Dilek Yazlık Sineması vardı. Oraya da ailece giderdik.

Film seyretmeye dair, ilginç bir anım da Fıstıkağacı’nda. 10 yaşlarındayım. Tam karşımızda, 4 katlı bir evin üst katında oturan Ermeni komşularımız vardı, Madam Ayda ve değerli eşi. Çok düzgün bir aile idi, beyefendi biraz yaşlı idi, belki de bu yüzden çocukları yoktu, bizleri de çok severlerdi. Bizim oturduğumuz daire ise beşinci katta. Evlerimizin arasından küçük bir cadde geçiyordu. Annem o sırada küçük kardeşimi alıp Ankara’ya teyzemlere gitmişti. Akşam babam, ablam ve ben balkonda oturuyorduk. Derken Madam Aydalar’ın evlerindeki televizyonda film başladı. Televizyon yeni çıkmıştı ve bizim evimizde o zaman televizyon yoktu. Perdeler açık olurdu gündüz saatlerinde, evlerinin içi olduğu gibi görünürdü. Akşamları ise doğal olarak kapatılırdı perdeler. Hava kararmaya başlayıp perdeleri kapatma saati gelince, Madam Ayda bizim filmi seyrettiğimizi gördü ve kapatmadı perdeleri. Gitti, bir de televizyonun sesini iyice açtı. Biz o filmi o akşam beş kişi birlikte seyrettik. Üstelik onlar karı-koca bizim rahatlıkla seyredebileceğimiz şekilde oturdular, biz de babam, ablam ve ben balkondan katıldık onlara ve hep birlikte seyrettik o filmi, hem de iki evin arasından geçen küçük bir caddeye rağmen.

Boğaz kıyılarında büyümüş bir çocuk olarak denizle aranız nasıldı?

Denize ilk kez Tarabya sahilinden, Kireçburnu’nun önünden girdiğimi hatırlıyorum, hem de Yusuf ağabeyimin omuzlarında. Ağabeyim yürüyerek, yavaş yavaş ilerledi denize doğru ve beni de omuzlarında soktu suya. Boğazın o buz gibi sularıyla ürperdiğimi ve korktuğumu çok net hatırlıyorum. Daha sonra Bebek ve Beşiktaş’ta (motor iskelesinin hemen kenarında) girdim denize, babaannem olurdu yanımda. Yüzmeyi, Üsküdar Salacak’ta Çifte Kayalar’da öğrendim. O zaman Üsküdar’ın çocukları yüzmeyi o mahalde öğrenirlerdi. Çifte Kayalar’a kadar denizin yüksekliği ayakların yere değeceği kadardı, kayaların öteki tarafına geçtiğinizde yüzmeyi öğrenmiş olurdunuz. Şimdi o kayalardan eser yok, anılarımızdaki birçok yer gibi onların üzerinden de sahil yolu geçtiği için beton altında kaldılar.

En çok yüzdüğümüz iki yer vardı. Biri, benim kişisel tercihim olan Moda Plajı. Ortaokulda artık ben kendim tek başına giderdim Moda Plajı’na. Çünkü Moda’nın atlama kulesi vardı, onun en üstünden atlamayı çok severdim. Bir de Caddebostan Plajı. Biz çokluk ailece Caddebostan Plajı’na giderdik. İlginçtir, Boğaz çocukları uzun uzun yüzmeyi sevmezler, pek bilmezler de. Bizim için yüzmek Beylerbeyi’nden, Kuzguncuk’tan, Vaniköy’den denize atlamaktı. Akıntıların içinde yüzerdik.

Bir de o dönemde Beşiktaş’ta, Çırağan kıyılarında, ücretli idi girişi. Çırağan’ın yanında bir antrenman sahası vardı, küçük bir stadyum, oradan sonra deniz başlardı. Biz yanmış harabelerin yanından geçerek girerdik boğazın serin sularına. Bazen Beşiktaş Yüzme Havuzu’na, bazen Rumeli Hisarı’na, bazen de Tarabya Plajı’na. Sonuncusunu bilhassa su kaydırağından aşağılara süzülmek için tercih ederdik.

Midye çıkarmak için favori sahilim, Kuzguncuk’la Beylerbeyi arasında, Cemil Molla Yalısı’nın civarıydı. Çantamı kocaman midyelerle doldurmuş, yaz akşamları Kuzguncuk’tan Fıstıkağacı’na doğru tırmanırken, evime ulaşmak dışında her şey basit birer teferruata dönüşürdü.

Sizden dinlemek isteyeceğimiz daha pek çok gençlik hikâyeniz olduğunu bilsem de biraz günümüze dönelim istiyorum. Bu seneki çalışma konumuz malumunuz Uygarlıklar Arasında İnsan. Siz de senenin başında Kozmopolites başlığı altındaki çalışmanızı bizlerle paylaştınız. Dücane Cündioğlu, tam da bugün uygarlıklar arasında bir insan olarak kendisini nasıl hissediyor?

Çok kötü hissettiği kesin. Bir zamanlar Endüstri Devrimi’yle birlikte makinelerin dünyası insanın dünyasını ezmeye başlamıştı. 20. yüzyıl ise bu ezilmişliğe verilmiş büyük bir tepkiydi. Fakat 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, özellikle 80’lerden itibaren tam bir bilişsel devrimle, bilgisayarların dünyası, yani elektro-manyetik dünya yine insanı eziyor. Fabrikalardaki makineler nasıl ki süratle savaş makinelerine dönüştüyse, şimdi de elektro-manyetik titizlik, binlerce fit yukarıdan şaşmaksızın aşağıda kendileri görülmeyen, hissedilmeyen binlerce, on binlerce insanı kadın çocuk yaşlı demeden vurup duruyor. Simülakrum çağında insan kendi elleriyle kendi yaşamına zarar vermeyi, elektro-manyetize etmeyi başardı. Sömürü de keza aynı şekilde. İnsanın insanı sömürmesi çok daha karmaşık süreçler üzerinden yürüyor ve sermayeciliğin kârın maksimizasyonuna odaklanmış bencilce hırsları altında hazreti insan can çekişip duruyor. Artık uygarlıklardan ziyade bir tek uygarlığın egemenliği altındayız. Artık bir tek batı uygarlığını değil, modern uygarlığı idrak ediyoruz. Coğrafi tanımlamalar meselenin özünü örtmekten başka bir işe yaramıyor ne yazık ki.

Fakat yeni çağ ile birlikte, bir zamanlar Batı uygarlığı dediğimiz uygarlık modern uygarlığa dönüştü. Modern uygarlık artık simülasyon çağında, simülakrum çağında. Nasıl Türkiye’nin her yeri birbirine benzediyse, dünyanın doğusu da batısı da artık birbirine benzedi. Yok olan, farklılıklar. Yiten ise özgürlük duygusu. Modern uygarlık biricikleşmiş halde ve sermayeciliğin özünde eşitlikçi olan, farklılıkları yok eden o yayılım stratejisi, ister istemez uygarlık üzerinden de insanlığı tesviye etmeye çalışıyor. Tesviye ediyor, yani hem eşitliyor, hem düzlüyor.

Modern dünyada farklılıklar yakınsanmadan ziyade yoksandı. Bu işgale direnenlere, farklılıklarını muhafaza etmek isteyenlere acınan bir dünyada değiliz artık. Bireyin öne çıkmaya başladığı görülen bir dünyada, ne tuhaf ki bireysel yalnızlıklar, yani ferdî gurbet, farklılıklara olan hürmeti arttırmadı ve insanlar daha çok birbirlerine benzemeye başladılar.

Sözün özü, insanlığı elektro-manyetize eden bir torna-tesviye cihazının kurbanlarıyız hepimiz. Üstelik iniltilere kulak verecek bir dünyanın duyarlılıklarından da çok uzaktayız. Çok yazık, nârâ atamıyorsak, çığlık da mı atmaktan aciziz?

Son olarak Anadolu Aydınlanma Vakfı ile nasıl tanıştığınızı ve vakfın yayınları, faaliyetleri, genel anlamda çalışmaları hakkındaki görüşlerinizi sormak istiyorum.

Yanlış hatırlamıyorsam 2004 ya da 2005 yılında ilk kez Anadolu Aydınlanma Vakfı’nın çalışmalarına davet edilmiştim ve Ahlâk Felsefesi üzerine üç konuşma yapmıştım.

Anadolu Aydınlanma Vakfı, nezdimde, Türkiye’nin ulaşmasını umduğum yeri temsil ediyor. Gelecekteki ütopyamın mütevazı bir numunesi… “Tanrı’yı şehre çağırmalıyız,” der dururum yıllardır. Tanrı şehre gelmeli diye sabah akşam yakarırım. Tanrı’nın şehirdeki ilk izleri, işte bir kez daha, yeniden tecessüm etmiş görünüyor. Eski tabirle bir cemm-i gafir’in arasında. Küçük ama seçkin bir topluluğun arasında. İyi bakmalı ve iyi görmeli, bu seçkin topluluğun üyeleri insanı sadece satırlarda değil, sadırlarda da arıyorlar, asıl önemlisi, insanı insanda öğrenmenin kıymetini biliyorlar. İyi bakarsanız, simalarından tanıyabilirsiniz onları.

Anadolu Aydınlanma Vakfı’nın konusu insan, ama sadece insan. Arş-ı a’ladan esfel-i safilîn’e değin sadece insan. İnsanı öğrenmeye ve öğretmeye adanmış yaşamların hâsılası bir topluluk. Tanrı’yı şehre çağırmakla yetinen değil, zaten şehirde olan Tanrı’yı görmeye, göstermeye çalışan bir topluluk. Hakikaten ismiyle müsemma metîn bir topluluk.