Ayın Konuğu: Deniz Demirdöven

Sayı 43 - Aralık 2013

Malumunuz röportajlarımıza doğum yeriniz, çocukluk yıllarınıza dair anılarınız, bizlerle paylaşmayı dilediğiniz aile öykülerinizle başlıyoruz…

1976 Elazığ doğumluyum. Babam memur olduğu için genelde gezgindik. Elazığ’da doğmuş olmama rağmen babam Üsküdar diye yazdırmış doğum yerimi, bir de adımı Deniz koyarak kendince bir öykü yazmış rahmetli. Üsküdar’ı ve denizi çok severdi. Çocukluğumla ilgili anlatabileceğim en önemli anılarımdan biri, babamın yurtdışı konsolosluk görevinden dolayı 3 yıl kadar Selanik’te yaşamış olmamızdır. Konsolosluk binası ve Atatürk’ün evi yan yanadır. Atatürkün evinde ve bahçesinde, o yaşlarda zaman geçirirdik. Resmi törenlere de ailecek katılırdık. Bir çocuk için güzel günlerdi.

Ailemin işi dolayısıyla çok sık ev değiştirdik. Bu durum beni rahatsız ederdi. Çünkü o yaşlarda arkadaşlıklar araya mesafe girince genelde bitiyordu. Mektuplaşma ya da özel günlerde kart atmak dışında pek iletişim kuramıyorduk. Mektup yazmak da bana göre değildi demek ki. 15-16 yaşlarında İçerenköy’e taşındık. Okulumu ve arkadaşlarımı bıraktığıma çok üzülmüştüm. Bir de lisanslı milli sporcuyduk. Başarı vaat eden bir sporcu olduğum söylenirdi. Çok sevdiğim bir sporu yapıyordum. Kısacası onu da terk etmiştim…

Sonra yeni insanlarla tanıştık. Yeni arkadaşlar, yeni okul, yeni bir yaşam… Bir şekilde uyum sağlıyorsunuz yeni yerlere, yeni insanlara…

Ve 16 yaşındayken Metin Bobaroğlu ile tanıştım. Şimdi diyorum ki İçerenköy’e taşındığımıza o zaman üzülmüştüm, ama bugünden bakınca yaşama, insan bir “Ohh!” çekiyor…

Kimine göre bütün bunlar tesadüf, kimine göre tasarruf, kimine göre tevafuk…

Bilgisayar programcılığı, internet siteleri tasarımı ve uygulamaları, bilgi işlem sistemleri çağımızın olmazsa olmazları. Başından beri arzu ettiğiniz bir meslek miydi, nasıl gelişti bu tercihiniz ve mesleki yürüyüşünüz?

İş yaşamına 18 yaşında başladım. Çalışmak zorundaydık ve karşıma bir olanak çıkınca hemen başladım işe; özel bir firmada ofis boy olarak. O dönemde, yıl 1995, bırakın interneti, şimdiki gibi kişisel bilgisayarlar bile pek yoktu. Çalıştığım şirkette muhasebede bir PC vardı. Bizim departmanda da Apple’ın ilk modellerinden (Macintosh LC) bir bilgisayar vardı. Akşamları ofiste mesaiden sonra biraz kalarak bilgisayarda yazı yazmayı öğrenmek istedim. Çocukluk döneminde efsane Commodore 64 ile olan tanışıklığımı saymazsak bilgisayarlarla olan yakınlığım bu şekilde başladı diyebiliriz. Kısa zamanda ofisin ihtiyaçlarını görebilecek kadar bilgisayarı kullanmaya başlamıştım. Hızlı öğreniyordum. Bu dönemde interneti duymaya başladık. Windows 95 yüklü PC’ler yavaş yavaş kendini göstermeye başladı. Sanırım ‘98 başıydı, işyeri değişikliği oldu. Yeni işim halkla ilişkilerle ilgiliydi, ama bilgisayarı aktif kullanıyorduk, internet bağlantımız da vardı. Dial-up modemlerle bağlanırdık. Detaya girmek istemem, ama o dönemlerde internet kullananlar hatırlarlar, telefon hattından çevirmeli bağlantı dediğimiz bir bağlantı türüyle internete bağlanırdık ve bağlı olduğumuz sürede telefon meşgul çalardı dışarıya. Bağlı kaldığımız süre faturaya yansırdı ve çok yazmasın diye fazla kalamazdık internette.

O dönemde evler için bilgisayar ve internet pahalı bir şeydi. Ofiste ya da internet kafelerde interneti öğrenmeye çalışıyorduk. O yıl Phyton nickname’ini kullanan benden yaşça küçük bir genç ile tanıştım. Çoğu şeyi ondan öğrendim diyebilirim, hâlâ çok yakın arkadaşımdır ve kendimi genelde onun üzerinden update ediyorum.

Eşiniz Nurgül Demirdöven ile tanışma ve evlenme öykünüzü sormak zorundayım burada…

Aynı işyerinde çalışıyorduk. Cuma günleri iş çıkışında genellikle eğlenmeye gidilirdi. O yıllarda vakıf toplantıları da Cuma günleri yapılıyordu. Her Cuma programım dolu olunca insanlara doğal olarak bir vakıf üyesi olduğumu, Cuma günleri de oraya gittiğimi anlattım. Toplantıların konusu Nurgül’ün ilgisini çekince davet ettim, geldi. Bir süre vakıf çalışmalarına beraber gelip gittik. Sonra, o sene vakfın yaz yemeğinde mesele netleşti. 98’de evlendik.

Bir süre sonra yayıncılık yapmaya başladık. Yayıncılık için bilgisayar almak gerekiyordu ve Apple firmasını iflastan kurtaran Steve Jobs’un yeni ürünü iMac’ten aldık. Evde artık internete bağlanabiliyorduk. Bu sıralarda işyerimden bir kişi web sitesi yapmayı bilen birini tanıyıp tanımadığımı sormuştu, Phyton ile bu işi yapabiliriz diye düşündüm ve işi aldık. Böylece internetten para kazanmaya başlamış oldum.

Yıl 1999, ilk kişisel bilgisayarımı almanın zamanı gelmişti. Artık web işleri yapıyorduk. İlk bilgisayarımın konfigürasyonunu unutmam. Bilenler birazdan gülümseyecektir, şimdiki teknoloji ile kıyaslandığında gülümsememek mümkün değil. P3 733 işlemci, 128 MB ram, 15 GB hard disk ve dial-up modem… Bu parçalar o yılların en iyileriydi. En fazla bunları alabiliyordunuz. Bu bilgisayarla web sitesi tasarımları yapmaya başladım. Bir taraftan da web programlama konusunda kendimi geliştirmeye çalışıyordum.

Vakfımızın web sayfasını –yanlış hatırlamıyorsam 1999 yılında– sevgili dostumuz Ferruh Dinçkal tasarlamış ve yayına almıştı. Siteyi devraldım, bir süre yalnızca içerik güncellemelerini yaptım, daha sonra farklı bir tasarımla ve daha yeni bir altyapıyla siteyi tasarladım. Zamanla vakfın diğer sitelerini de tasarlayıp yayına aldım.

2003 yılına kadar web siteleri tasarladım, hem tasarımı hem de yazılımı bir arada çalışıyordum. İnternetin hızlanması ve yaygınlaşmasıyla artık işler yoğunlaşmıştı ve boyut değiştirmişti. Donanım güçleniyor ve beraberinde yazılımlar da güçleniyor ve çeşitleniyordu. Bu işi yapacaksam her gün kendimi güncellemem gerektiğini anladım. Bilginiz ve tecrübeniz belirli bir düzeye gelince artık gelişiminiz ivmeli olarak artmaya başlıyor. Ama bir süreliğine bu dünyadan koparsanız eskirsiniz, demode olursunuz. Google olmasaydı ne yapardık acaba? Şaka bir yana, o gün bugündür bilişim teknolojileriyle ilgili hep güncel olmaya çalışıyorum ve itiraf ediyorum, artık yetişemiyorum. Yaşlandım galiba…

2004 yılında özel bir eğitim kurumunda “Web – Grafik” eğitimleri vermeye başladım. 8 yıl bir eğitmenlik dönemi geçirdim. Microsoft ve Adobe firmalarının sertifikalı profesyonelleri arasına girdim. Bilişim alanında farklı uzmanlık alanları var. Yazılım, donanım, tasarım, veritabanı, network, güvenlik, web uygulamaları, sosyal medya yönetimi, mobil uygulamalar gibi o kadar çok uzmanlık alanı ve alt dalları var ki ülkemizde bu alanlardaki uzmanlara genel olarak “bilgisayarcı!” deniyor. IT uzmanları, insan kaynakları, reklam ajansları, üniversiteler ve diğer eğitim kurumları bu farkları kuşkusuz biliyorlar. Herhalde zamanla halk arasında da bu uzmanlık alanları ve unvanlar tanınacaktır. Hepsi için değil, ama en azından temel olanlar için…

Şimdi ise özel bir firmada yurtdışı dijital pazarlama alanında, ağırlıklı olarak online marketing yapıyorum. Bir taraftan da tasarım, yazılım, veritabanı yönetimi gibi alanlarda çalışıyorum. Ayrıca vakfımızın sitelerini tasarlama, güncelleme, geliştirme, dijital arşivin oluşturulması ve yedekleme çalışmalarına da devam ediyorum. Bu arada ilk olarak buradan duyurmak nasipmiş diyerek küçük bir haber de verebilirim. Nurgül Demirdöven, Arman Kara ve ben bir web sitesi projesine başladık. Fikir çok taze… Onun için olgunlaşıncaya kadar pek bir şey demek istemiyorum, ama şunu söyleyebilirim ki içeriği açısından böyle bir şey daha önce yapılmamış. Buna benzer bir, iki kötü deneme var. Ama bu ciddiyetle, bu hassasiyetle, bu samimiyetle yapılan bir iş yok demekte bir beis görmüyorum. Büyük kitleler tarafından takip edilecek bir proje değil, ziyaretçi trafiği de yüksek olmayabilir. Bu proje uzun yıllar devam edecek ve aslında hiç bitmeyecek bir yapıda. Sonunu göremeyeceğimiz bir proje kısacası, ama etkisini göreceğimizi biliyorum.

Uzun bir dönem meslek alanınızda özel sektörün en önde gelen kurumunda hizmet verdiğinizi de, teknolojik gelişmelere olan özel ilginizi de biliyorum. Hizmet verdiğiniz kişiler özelinde ve genel olarak gözlem ve yorumlarınızı merak ediyorum. Ülkemizde bilgisayar ve internet sistemleri ve teknolojilerine olan ilgiyi ne düzeyde buluyorsunuz?

Teknoloji haberlerinden ve açıklanan resmi rakamlardan yola çıkarak şunu söyleyebilirim ki ülkemizde internet ve buna bağlı olarak cihaz kullanımı oldukça arttı. Benim internetle tanıştığım yıllarda internet kullanımı Türkiye genelinde %3’tü. 2013 yılı itibariyle Ulaştırma Bakanlığı’nın açıkladığı rakama göre internet abone sayısı 20 milyonu geçmiş. Abone sayısı kullanıcı sayısını vermez tabii, mobil cihazlar söz konusu olduğunda bir abone bir kullanıcı demek olabilir belki, ama ev kullanıcıları için durum farklı. Bir evde bir hat olur, ama 2 ya da daha fazla kişi internet kullanıcısı olabilir. 55 milyon kullanıcı olduğu söyleniyor. Bu noktada bilgisayar ve internet kullanımını ikiye ayırmak lazım… “Son kullanıcılar” dediğimiz, verili olanı kullananlar, bunlar tüketiciler. Bir de üretimde bulunan bir kesim var. Bildiğiniz üzere ülkemizde donanım anlamında üretim yapılmıyor, ama dijital tasarım alanlarında, yazılım dünyasında, dijital pazarlama alanlarında ciddi işler yapılıyor. Genç nüfus artık bu dijital dünyanın içine doğuyor, bilişim alanında her konuda eğitim alıyorlar. İş olanakları açısından da bakarsak tecrübe kazanmak için de olanaklar söz konusu artık. Özel sektör, bilişim teknolojileri anlamında dünya ile aynı irtifada uçuyor demek herhalde aşırı kaçmaz. Donanımı, işletim sistemlerini ve hazır yazılımları (son versiyonlarını) dünya ile aynı anda edinebiliyoruz. Uzman sayımız da her geçen gün artıyor.

İşin son kullanıcı boyutu ise biraz sıkıntılı. Ülkemizde ve dünyada “kullanıcı sayısının” artması bir konu, kullanıcı alışkanlıkları, kullanıcı eğilimleri ya da bilinçli kullanım ise ayrı bir konu. Arama motorları ülkelerdeki arama sonuçlarıyla ilgili raporlar yayınlıyor. Hangi sözcük ya da sözcük öbekleri en çok aranmış, hangisine ne kadar tıklanmış gibi bilgilerin yayınlandığı raporlarda görüyoruz ki ilgi alanları ve merak edilip aranan başlıklar söz konusu olduğunda dünyada bir “kalite” sorunu var. Bu sorunlar ülkemiz için de geçerli. Belirli bir yaş grubu kendini bir anda bu teknolojinin içinde buldu ve eğitim almadan kullanıcı olmak durumunda kaldı. Bu kullanıcı grubu zaten sınırlı kullanıcı. Yani sosyal medya sitelerinde vakit geçiren, web tabanlı oyunlar oynayan, video sitelerini kullanabilen, tabii en önemlisi mail hesabını kullanan bir kesim var. Bunu ya çocuklarından ya çevrelerinden ya da deneme – yanılma yoluyla öğrendiler. Bir kısım zaten direnen ve önyargısı olanlar, sadece belirli bir işi için internete girip çıkanlar. Kullanıcıları bilinçlendirmek için devletin bazı kurumlarının, özel sektörün ve hatta bireylerin çabaları var. Bunların çok önemli olduğunu düşünüyorum.

İnternet kullanımı ile ilgili en sıkıntı duyduğum konu bilgi kirliliği, kaynaksız alıntılar, asılsız haberler ve bunların çok çabuk yayılması, fotoğraf ve videolarda aldatmacaların kolay yapılması ve kontrolsüzce yayınlanması/yayılması, araştırma yaparken ilgisiz sayfaların ve hileli sayfaların kirlilik yaratması gibi şeyler.

Uzun yıllardır AAV’nin resmi internet sitesi, bunun yanısıra pek çok makro ve mikro sitenin tasarım ve uygulamaları sizin ellerinizden çıkıyor. Önce halen yönetim kurulunda olduğunuz AAV ile nasıl ve ne zaman tanıştığınızı sormak istiyorum. Son olarak ise AAV’nin kuruluş amacı ve faaliyetleri hakkındaki görüşlerinizi…

Öncelikle, vakfımız kurulmadan önce Metin ağabey ile tanışmıştım zaten. Dolayısıyla vakfın kuruluş hikâyesinde anlatılan “bir çekirdeğin etrafında spontan bir biçimde toplanıp oluşan, düşünen, konuşan, tartışan ve sürekli üreten topluluk” ile de tanışmış oldum. Vakıf 1995 yılı sonunda kuruldu, sanırım vakfın ilk en genç üyesi bendim o dönemde. O yıllarda Us Düşün ve Ötesi adlı bir dergi çıkarma kararı alınmıştı. İlk zamanlarda Kaan Demirdöven, Ercan Kalit, Nurgül ve ben o işi üstlendik. Daha sonra Ahmet Özbilen arkadaşımız üstlendi dergiyi. Bildiğiniz gibi 9 sayı yayınlandı, 10. sayıyı da dijital olarak yayınlayabildik. Us Düşün dergisi yayın hayatına devam etmiyor, ama yayınlanmış sayılara web sitesi üzerinden ulaşılabiliyor.

Vakfın amacı ve etkinlikleri konusuna gelince… Etkinliklerimiz şimdilik haftalık düzenli toplanmak, geleneksel yaz yemekleri düzenlemek, vakıf içi bülten ve kitaplar yayınlamak, web sitelerimiz üzerinden amacımıza katkı sağlamak şeklinde. Yönetim kurulumuz vakfın amacına ve çizgisine uygun düşecek farklı etkinlikler düzenleyebilir ya da üretimleri yayınlayabilir. Üyelerimizin bu yöndeki taleplerini ve katkılarını da her zaman bekliyoruz tabii. Kendi adıma araya şunu da sıkıştırmak istiyorum. Önerilerin ötesinde, elini taşın altına koyacak üyelerimize benim ihtiyacım var. Olur ya, beni arayan olur, ben de aradığımı bulmuş olurum diye mail adresimi vereyim:

deniz@anadoluaydinlanma.org

Dışarıdan bakıldığında etkinliklerin yoğunluğu ve yaygınlığı yetersiz ve az gibi gelebilir. Mail adresimize bu tür eleştiriler de geliyor arada bir. Farklı illerde neden etkinlik düzenlemiyorsunuz, başka şubeler açacak mısınız, başka günler toplantılarınız oluyor mu gibi sorularla karşılaşıyoruz. Ama içerik ve nitelik olarak bakıldığında oldukça yoğun ve derin çalışmaların yapıldığı düşünüyorum. Yayınladığımız eserler de bana göre kültür ve düşünce dünyası için oldukça önemli eserler. Biz olanaklarımız doğrultusunda hareket ediyoruz. En önemlisi de etkinliklerimizi toplantı sayısı ve katılımcı sayısıyla değerlendirmiyoruz.

Vakfımızın amacında geçen değerler ve ilkeler aslında aydınlanma mücadelesi veren, özgürlüğün ve hakikatlerin peşinden koşan, kendine bilimi ve aklı rehber seçen, bu değerleri vicdanında bulan herkesin ortak değerleri ve ilkeleri değil midir? Bizler de vakıf olarak –ve aynı zamanda birey olarak– 18 senedir bu ilkelerle amacımıza yönelik çalışmalar yapıyoruz. Son olarak şunu söyleyebilirim: Bu ilkelerle yaşayan bir kişi yaşamının her anında, dünyanın neresinde olursa olsun bu senfoniyi icra eden orkestranın içindedir aslında. Bireyin orkestra içindeki rolü bitebilir, ama bu senfoni bitmeyecek gibi duruyor. Çünkü orkestra şefi çok sağlam. Besteciyi hiç sormayın…