Ayın Konuğu: Ayşe Acar

6 Kasım 2016

Sizi “Aşure” isimli TV programınızdan önce bir radyo programcısı, habercisi ve yöneticisi olarak tanıyorduk; bu nedenle öncelikle doğum yerinizden ve ilköğretim çağlarınızdan başlayarak radyoculuğa uzanan öykünüzü sorarak başlamak istiyorum röportajımıza…

Dedelerim Dersim bölgesinden göç ederek epey bölge gezinmişler. Ben Tokat’ta doğdum. Tokatlı olduğumu söyleyemem çünkü orada bir köyümüz yok, yalnızca amcam ve babam hayvan besiciliği yapmak için yerleşmişler oraya. Besiciliği amcam devam ettirdi, babam bir maden işçisi idi. Üniversiteye kadar Tokat’ın Turhal ilçesinde idim. Radyo yayıncılığına başlamam özel radyoların açıldığı 1992 senesine denk düşüyor. Okul yıllarında Türkçeyi düzgün telâffuz edebildiğim için öğretmenlerim sunumlarda beni ön plana çıkarırlardı. İlkokul yıllarında “Andımız”ı okuyan kişi idim, o coşku ve cesaretle radyoculuğa 17 yaşında Turhal’da başladım. O yıllarda Sivas olayları ne yazık ki vuku buldu ve beni derinden etkiledi. Ankara’ya yerleşmeme bir anlamda bu olay neden oldu. Orada Alevi Örgütlülüğü için daha etkin hizmet edebileceğimi düşündüm. Olaylardan sonraki yıl açılan ve Alevi türküleri yayınlayan ilk radyo olarak bilinen Radyo Mozaik’te 4 yıl kadar çalıştım. İstanbul’a 1996 yılında geldim. Radyo Umut’ta çalıştım. Ardından Cem Radyo’nun yayına başlamasıyla uzun yıllar orada çalıştım. Diksiyon eğitimi vs. almadım, o yıllar buna olanağım yoktu ve nedense kulağım doğru sesi, telâffuzu kendi tayin ediyordu, ona güvendim ve beni bugüne dek pek yanıltmadı. Bu arada Anadolu Üniversitesi’nde İktisat Fakültesi’ni uzaktan eğitimle tamamlamış oldum. Liseden sonra üniversiteyi kazanmış olmama rağmen anarşizm fikrini o yıllarda kendimce benimsediğim için, resmi bir kurum yerine Ankara’da Özgür Üniversite’de Ekonomi Politik okumayı tercih ettim.

Anadolu Aydınlanma Vakfı ve Metin Bobaroğlu ile nasıl tanıştığınızı soracağım noktaya geldik sanırım…

Hikâyenin en güzel kısmı bu. 20’li yaşlarımın başlarıydı, Cem Radyo’da göreve başlamamdan bir süre sonra Yayın Yönetmenliği görevine getirildim. Mansur Yalçın’la İstanbul’a ilk geldiğim yıllardan beri tanışıklığımız vardı. Radyoda iyi projeler yapmak istediğimi biliyordu ve bana Metin Bey’den bahsetti; “Radyo programı teklif edersen belki kabul eder” demişti Mansur Ağabey. Metin Bey ve Anadolu Aydınlanma Vakfı ile onun vasıtasıyla tanıştım. Genelde hafızamın iyi olmamasına rağmen Metin Bobaroğlu ile o ilk konuştuğumuz ânı ve mekânı hiç unutmadım. Ben kendisine “Radyo programı yapar mısınız?” diye sordum. O gözlerimin içine bakarak “Olur,” dedi. Böylece “Amak-ı Hayal” programı başladı radyoda. Sonraki yıllarda “Bir Dilde Bin Kelâm” programında önce Mansur Yalçın, sonra ben eşlik etmeye çalıştık Metin Bey’e. Aslında Metin Bobaroğlu Cem Radyo’da aynı zamanda benim işverenimdi, bunu epey sonra fark ettim. Yayın Yönetmenliği görevinden sonra Genel Müdürlük görevini yürütürken şirketin genel kurul toplantısını organize etmek için kurucu ve hissedarların listesini incelerken Metin Bey’in radyonun hissedarlarından olduğunu öğrendim. Daha sonra hisselerini devretti tabii. Hatta Cem Radyo’yu kuran ilk hissedarlardan biridir Metin Bobaroğlu.

“Aşure” birden çok başlık altında hem ülkemizde hem de dünyada pek çok ilke imza attı. Projenin fikir, yaratım ve oluşum süreçlerini, kamera arkasında bizlerin göremediği öyküleri biraz paylaşsanız bizimle…

Aşure benim her açıdan okulum oldu. Televizyon yayıncılığını yalnızca sektörde olan biri olarak, gözlemci olarak biliyordum Aşure’ye kadar. Gazeteci Ahmet Tezcan Turkuaz Grubunda (ATV) Yönetim Kurulu Danışmanlığı’nda idi o yıllarda ve Metin Bey’i Amak-ı Hayal radyo programı ile takip etmeye başlamıştı; televizyon programı teklifini o getirdi bize. Ben pek cesaret edemedim doğrusu, hem tam bilemediğim bir iş hem Metin Bobaroğlu’nun stüdyoda karşısında oturacak olmanın heyecanı ve yapacağımız her VTR vs.’de “Ya yanlış bir ifade kullanırsam” korkusu teklifi duyar duymaz beni “Yapamam!” düşüncesine itti. Ama Metin Bey bana öyle güvendi ve cesaretlendirdi ki proje başlamış oldu.

Aşure fikri kendisine ait; içerik, kurgu tamamı onun fikri. Biz Aşure ekibi olarak bu fikri televizyona taşıdık yalnızca. Aşure bir sohbet programı idi. Ben sohbetin ne demek olduğunu ilk orada deneyimledim, hem kişisel yolculuğumda hem televizyonda. Deyiş, doğuşları biz seçiyorduk, stüdyoya yürüdüğümüz koridorda Metin Bey’e “Bu hafta bu doğuşu seçtik, ne dersiniz?” diyorduk ve O her defasında “Olur,” diyordu. Yani hiçbir ön hazırlık, bilgi alışverişi olmuyordu. Stüdyoda Reji, “Kayıt” diyordu ve Aşure canlı yayınlanır gibi kesintisiz çekiliyordu. Stüdyo çekimleri belirliyordu VTR ve Aktüel röportajları. Önce stüdyo bölümü çekiliyordu, orada ne çıktıysa ona uygun dış çekimler yapılıyordu. Bunu şu sebeple özellikle söylüyorum; televizyon yayıncılığında bir kurgu ve hazırlıkla stüdyoya girilir, biz yapılmayan bir şeyi yapıp tersine çevirmiş olduk genel kuralları.

Özellikle İsrail çekimlerinde bütün Aşure ekibi, deyim yerindeyse televizyon yayıncılığı açısından bir dönüşüm yaşadık, yaşattık. İsrail’e tüm teknik ekip belirli bir plan akışı, ses sistemi, farklı mekân çekimlerinde kullanılmak üzere ışık setleri ile gittik. Çünkü İstanbul’da aktüel (dış) çekimlerde röportaj alışkanlığımız doğal olarak teknik sistemi hazır hale getirme –ki epey vakit alır bu ön aşama– üzerine kuruludur. Stüdyoda Metin Bey’in sohbetine uygun röportaj çekimlerine bu donanımla gittik İstanbul’da ve tabii sorular hazırlayarak gittik her defasında. Fakat İsrail’de Kudüs’e iner inmez Şeyh Abdülaziz Buhari’nin tekkesinde bulduk kendimizi ve Tekke’ye girdiğimiz an sohbet başladı. Biz hızlıca tüm teknik süreçleri atlayarak sohbeti yakalamaya ve kayıt altına almaya çalıştık. Yani özetle Metin Bey bize aktüel çekimlerde ilk kez İsrail’de eşlik etti ve bize sohbet nasıl kayıt altına alınırı deneyimleme şansı verdi. İnanın, teknik olarak en iyi görüntüleri de İsrail’de yakaladık diyebilirim. Kurgu olmaksızın ortaya çıkan şahane bir iş! Kurgu olsaydı Rabbi Froman’la olan görüntüler kayıt altına alınamazdı, bunu biliyorum.

Aşure’nin İsrail kayıt arşivi dünyada hiçbir televizyon kanalının arşivinde yoktur. Bunu şu sebeple rahatlıkla söyleyebilirim, BBC Yapımcılarından Tom Sheahan Aşure İsrail bölümlerini izledi ve şunu dedi: “BBC bugüne kadar bu tür bir iş gerçekleştiremedi, bunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Bu mesleki açıdan bizim için büyük bir övünç.

Aşure ile ilgili son olarak şunu söyleyebilirim –işin teknik detayları dışında bir şey bu– ben 20 bölüm boyunca stüdyo çekimlerinde Metin Bobaroğlu’nun karşısında hep nefesim kesilecek denli heyecanlandım, Reji’nin “Kayıt” demesi ile kaydın bitmesi arasında geçen süreyi hep bir “an”da gerçekleşmiş gibi hissettim. Stüdyoda ne konuşulduğunu kayıt sonrası montaj stüdyosunda o bölümün kaydını izlerken fark ettim. Doğrusu hâlâ öyle; Aşure’leri belki defalarca izledim, her defasında ilk kez izliyorum durumu yaşıyorum.

Sizi yapımcı/sunucu/yönetici kimlikleriniz yanı sıra yönetmen koltuğunda da görmeyi heyecanla beklediğimiz yeni TV projeniz “Gelin Tanış Olalım” nasıl oluştu ve nasıl ilerliyor diye sorsam?

Bu projede yönetmenlik yapacak olmak çok heyecanlandırıyor beni. Bugün projenin tanıtım filmini bir TV kanalının yayın yönetmeni ile birlikte izledik, deneyimli bir televizyoncu, projenin içeriği onu çok etkiledi ve ayrıca “Bu tanıtım filminin görüntü yönetmeni kimdi?”diye sordu. Biraz çekinerek “Ben” dedim. “Kadrajlar öyle profesyonelce ki tebrik ederim,” dedi. Doğrusu post prodüksiyon dâhil 3 kişi hazırladık o tanıtımı, geniş bir ekip değildik. İlk yönetmenlik deneyimim bu tanıtım filmi oldu, buna rağmen bugün meslekte usta olan birinden onay almak beni motive etti. “Gelin Tanış Olalım” projesine ismi Metin Bobaroğlu verdi, tam olarak niyetimizi ve rotayı belirleyen de kendisi oldu. Ben o niyeti ve rotayı televizyona aktarma gayretinde olacağım. “Gelin Tanış Olalım” Aşure’den daha büyük bütçe gerektiren bir prodüksiyon, o nedenle yavaş ilerliyor. Ama benim tüm çabam, projeyi Eylül yayın sezonunda yayına koymuş olmak yönünde. “Gelin Tanış Olalım” uluslararası alanda ses getirebilecek bir proje. Bir barış projesi. Aynı zamanda Türk Televizyon Yayıncılığında yeni bir süreç için ön ayak olabilecek bir proje.

Son olarak AAV’nin üyelerinden  ve ülkemizdeki sosyo-kültürel pek çok farklı oluşumun yakın izleyicilerinden ve yorumlayıcılarından biri olarak, Vakfımızın hizmetleri ve varoluşu ile ilgili görüşlerinizi sormak istiyorum…

Anadolu Aydınlanma Vakfı İskenderiye Okulu gibi. İskenderiye’de tam olarak neler oldu bilemiyorum tabii, ama bir anlamda bir akademi Anadolu Aydınlanma Vakfı. İnsanları farklı disiplinlerde düşünmeye, okumaya, araştırmaya sevk eden, disiplinler arası ilişkiler kurdurtan bir akademi. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” diye belirlediği ilkeyi önemseyen, içselleştirmeye çalışan insanların bir arada olduğunu düşündüğüm bir oluşum. Bu düşünce ve bunun yaygınlaşması insanlığa önemli bir hizmet. Vakfın çalışmalarının kişisel serüvenimde beni hep şaşırtan bir etkisi var; bir entelektüel değilim, Vakfın özgün yorumlaması ile Doğu ve Batı’yı karşılaştırmalı olarak bilen biri değilim, fakat bir şey var, bana rağmen bende oluşan bir şey bu. Fikirleri bu ‘bana rağmen bende oluşan şey’i referans alarak yorumlayabilmek, bu nasıl oluşuyor bilemiyorum, benim bir emeğim yok bunda.

Siz de biliyorsunuz ki medya günümüzde genelde yüksek düzeyde değer yitimine uğramış insanların bulunduğu bir sektör. Anlam arayışı açık bir ifade ile gülünç bulunuyor. Medya, nihilizmin oldukça etkin olduğu bir dünya. Böylesi bir dünya içinde ilkelerle, neşe ile yaşamaya çalışma gayretini Anadolu Aydınlanma Vakfı’ndaki dostlardan alıyorum. Onlara neşemi borçluyum…