Ayın Konuğu: Ali Osman Çoban

6 Kasım 2016
Sayı 25 - Haziran 2012

Röportajımıza yaşam öykünüzün doğumunuzdan meslek seçiminize kadarki bölümünü sorarak başlamak istiyorum.

İnsanın kendini anlatması en zor şeylerden bir tanesi ama anlatmaya çalışayım. Evet, 1941’de Uşak’ın Eşme ilçesinin Kolankaya köyünde 6 çocuklu bir ailenin 3. çocuğu olarak doğmuşum. İlk doğduğum zaman köyde bir hadise olmuş. O hadiseden dolayı annemin sütü kesilmiş ve ben çok zor şartlar altında ve zayıf bir çocuk olarak büyümüşüm. Zayıf bir çocuk olmamdan dolayı babamın yoğun ilgisi ve babamdan aldığım yoğun sevgi, beni sevgiye karşı doyumsuz bir hale getirdi.

Kendi koyunlarımız vardı köyde, ilkokulu bitirmeden evvel koyunları, kuzuları güttük. Soyadım da Çoban, ilk yaptığım meslek de çobanlık. Ailem, zayıf bir çocuk olduğum için rençperlik yapamayacağımı düşündüğünden, beni akrabamız olan bir terzinin yanına çırak olarak verdi.

Ne kadar süre çıraklık, kalfalık yaptınız akrabanızın yanında?

Askere kadar orada çalıştım, askerlik yaşıma gelince de gittim Erzurum’da askerlik yaptım. Askerlik dönüşünde Konya’yı ziyarete gittim. Halamın oğlu Konya Yüksek İslam Enstitüsü’nde öğrenciydi. Hem halamın oğluna misafir olayım, hem de Cenab-ı Mevlana türbesini göreyim istedim. Yüzeysel olarak Cenab-ı Mevlana’ya karşı bir bilgim, bir sevgim vardı. Fakat bir aksilik gibi görünen şeyler zuhur etti. Aylardan Ocak’tı, hava hem soğuk hem de loştu. Ben soğuktum, rehberim soğuktu, türbe soğuk ve loştu. Benim hayallerim de suya düştü.

Peki daha sonra memleketinize dönüp terzi olarak çalışmaya devam mı ettiniz?

Askerden dönüşte, maden memleketi Soma’da ablam ve eniştem olduğu için, bizim memleket de daha kurak bir memleket olduğu ve orada iş olanakları daha rahat olduğu için, Soma’ya gitmek durumunda kaldık. Oraya gidince de bir müddet kalfa olarak çalıştım. Bir süre sonra da müstakil dükkâna niyetlendim ve bir dükkân tuttum.

Eşiniz Fatma Hanım ile evlenme öykünüzü sormamın zamanı geldi sanırım…

Ailelerimiz aynı köydendir eşimle, hatta birbirleri ile çok yakın idiler; benim babam da, eşimin babası da en sevilen insanlarındandı köyümüzün. Soma’da ilk dükkânımı tuttuktan sonra gidip Allah’ın izniyle istedik eşimi ve daha sonra 1967’de evlenerek birlikte Soma’ya döndük. Eşime ilk gün de âşıktım, bugün daha da çok âşığım, her gün aşkım artıyor hatta.

Soma’da ilk dükkânınızı tuttuğunuz yerden devam edelim mi yaşam öykünüze?

Evet, o ilk dükkânın yakınındaki bir dükkânda münzevi, sessiz bir zat vardı.

Münzevi, sessiz bir zat derken?

Evet. Kendi halinde bir zat-ı muhterem. Dükkânı tutunca gittim ve kendisine “Abi, ben bir senedir buralardaydım ama sizinle tanışmak mümkün olmadı, nasip olmadı. Şu karşıdaki dükkânı ben tuttum, bundan sonra komşu olacağız,” dedim. O zat-ı muhterem de bana “Kardeşim, ne daha evvel gelebilirdin, ne de şimdi gelmeyebilirdin,” dedi. Kader sırrı. Beni bu cümle çarptı. Ve kocaman bir soru işareti doğdu. Ondan sonra onunla yavaş yavaş komşuluğu, ahbaplığı ilerlettik. O, kendi Usta’sından, Cenab-ı Ehl-i Beyt Efendilerimizden, Mevlana’dan bahsetti bana. Ben de eşime bahsederdim kendisinin anlattıklarını. Eşim, dostum olduğu gibi aynı zamanda benim manevi yol arkadaşımdır da. Derken bir gün Cenab-ı Mevlana’nın o meşhur “Beni kara toprakların altında aramayınız, biz bizi sevenlerin ve anlayanların gönüllerindeyiz. Biz sizin rüyalarınıza girer, mânâlar saçarız. Gönüllerinize mânâlar saçar, rüyalarınıza girer, irşad ederiz,” sözleri aklıma geldi ve benim jeton o anda düştü.

Jeton düştü derken?

Rehberimin ustasına ben de âşık oldum.

Görmeden mi âşık oldunuz ustanıza?

Evet, rehberimin dükkânına her gireni o zannederdim.

Kamil Kalyoncu: Rehberi, gömlekçi.

Ali Osman Çoban: Benim karşımdaki dükkânda gömlekçi idi rehberim, evet. Acayip bir şey. Her gireni Ustamız zannediyordum, acaba O mudur, acaba O mudur? Rehberim muhabbetle durmadan Ustasından ve ailesinden bahsettikçe ben de onun bütün ailesine âşık oldum. Ve ondan sonra buraya Ustam ile tanışmaya geldim; İstanbul’a. O aralar herkes mark kazanmak için Almanya’ya gidiyor, biz ise muhabbet için İstanbul’a niyet ettik ve buraya taşınmaya karar verdik.

Nasıl tanıştınız ustanızla?

Gittim ve kapıyı çaldım. Biraz da erkendi, “Özür dilerim efendim” dedim, “Vakitsiz rahatsız ettim.” “Rica ederim evladım,” dedi. “Misafir Ali’dir. Misafiri gönderen Muhammed, misafir Ali’dir.” Çok sıcak, hiç resmî olmayan bir şekilde, senelerdir berabermişiz gibi bir samimiyetle karşıladı bizi. Yanından ayrılıp giderken radyo Sadi Hoşses’in “Sabret gönül sabret, bir gün bu hasret biter” şarkısını çalıyordu. Ustam sicim gibi ağlıyordu bizim arkamızdan. Her misafirin arkasından ağlar. Çok acayip. Misafirler giderken arkasını döner kapıya doğru, böyle muhabbet delisi bir kişi. O kadar sıcak bir ilgi gösterdi.

Peki sizin İstanbul’a taşınmanız nasıl oldu?

Ustamla tanışmamızdan 2–3 ay sonra rehberim memleketten buraya geldi; rehberim Soma’dan buraya gelince ben de nefes alamaz duruma geldim. Hal böyle olunca mecburen geldik ailecek 1970’in Mayıs ayında İstanbul’a; Ustamın yaşadığı yere Bağlarbaşı’na hicret ettik. Ben hayatımda hiçbir güzel şey yaptığım iddiasında değilim, iddia edersem o, müşriklik olur. İlahi kader bizi böyle sürükledi, benim irademin dışında. Ve çok güzel.

Peki İstanbul’a taşındıktan sonra ustanızla görüşmeleriniz nasıl oldu?

20 ailelik bir muhabbet grubu vardı. Ailecek, haftanın en az 5 günü muhabbet ediyor olurduk. Acayip! O zamanlarda Ustam ticaret yapıyordu, patates soğan satıyordu. Bak, düşünebiliyor musun, ben yeni katılmışım, ustam ve 20 senelik dostları hepimiz aynı esmayı okuyoruz, soğan.

O zamandan bu yana hep Bağlarbaşı’nda mıydınız?

Ustam daha sonra 1975’in kışında Bağlarbaşı’ndan Maltepe’ye taşındı.

Fatma Çoban: Oğlanın sünnet zamanı. Kardeşim geldi Ankara’dan, evi boya badana yapıyoruz hatta; Eylül’de okullar açılmadan Veli sünnet olacak. Bir gün, böyle bir tomar anahtar elinde, sallayarak geldi. Gidiyoruz dedi. Biz de Zümrütevler’e taşındık.

Peki dükkânınız Bağlarbaşı’nda değil miydi?

Evet, ev de, dükkân da buradaydı.

Yani evinizle dükkân arası 60 metre iken, siz ustanızla evleriniz yakın olsun diye, dükkânınızdan 15 kilometre uzağa taşındınız?

Evet, evimizi Maltepe’ye taşıdık 76 yılında ve herkes benim kaçık olduğumu düşündü. Taşındıktan iki yıl sonra ustam Hakk’a yürüdü 1978’de, biz de 1979’da bu evi aldık ve tekrar Bağlarbaşı’na taşındık.

Fatma Çoban: Elma bahçesiydi buralar o zamanlar.

Ali Osman Çoban: Evet, zerzevat bahçeleriydi. Hatta o kadar boştu ki önümüz, şimdi oturduğumuz yerden Fenerbahçe’nin feneri görünüyordu.

Peki ustanız vefat ettikten sonra nasıl devam etti dostluk ilişkileriniz?

Vefattan sonra her yerde olduğu gibi bir çalkalanma ve durulma oldu. Vefatın üzerinden 10 sene kadar geçtikten sonra tekrar bir zelzele ve savrulma. Ama o zelzele olmasa kendi içime, kendi özüme dönemeyecektim. Her şey sebeplere bağlı… Hatta ondan sonra kendimle buluştuğum zaman bir şey yazdım Kemalettin Kamu’ya:

 

“Sıla o kadar hoş ki,

Ne varsa içimde

Her şey bana âşinâ

Her şey enfes biçimde

Ben sılada değilim,

Sıla benim içimde.”

 

Çöle çıkma olarak ifade edilen deneyiminiz diyebilir miyiz anlattıklarınıza?

Çöle çıktıktan sonra çölde buluyorsun kendini, kendine dönüyorsun. Çöle çıkmak ve çölde yalnız kalmak ve kendi özüne rücû etmek. Kendinle sarmaş dolaş olmak. Zelzelelerle, sarsıntılarla, savrulmalarla oluyor, başka türlü olmaz. Dabbet-ül Arz diye ifade edilmiştir. Arz, malum arz. Dabbe, sallantı. Zelzele yani. Ondan sonra kendimizi bulduk.

Âşık Kemter Dede ve rahmetli marangoz Osman Amca ile tanışma öykülerinizi sorsam tam da burada?

Kemter Dede malum gezici bir ozan ve kendisi Tuncelili. Soma maden havzası olduğu için orada Tunceli’den, Tercan’dan işçiler vardı. Dolayısıyla akrabaları vardı Kemter Dede’nin. Benim rehberimle daha evvel tanışıyorlarmış. Rehberim vasıtasıyla Soma’da tanıştık, hatta bir gece de misafir ettik. Babasıyla beraber geldi, o zaman kaç yaşlarındaydı hatırlamıyorum, 40 sene öncesi.

Marangoz Osman Baba’yı ise Metin Bey’den önce tanıdım. Yanlış hatırlamıyorsam 1995 yılında bir arkadaş vasıtasıyla. Osman Amca da ilk önce Şeyma Hanım’la tanışıyor ve gıpta ediyor, “Keşke benim oğlum da böyle bir dost grubunda olsa,” diyor. Sonradan oğlu İbrahim’in de o grupta olduğunu duyuyor. Osman Amca İbrahim’in babası olarak geldi, ondan sonra durum döndü, Osman Amca’nın oğlu İbrahim olarak sahneyi bitirdi. Benim de tam tersine oldu. Terzi Osman’ın kızı olarak geldi ilk olarak Hatice, ondan sonra ben Hatice’nin babası pozisyonuna düştüm. Bu beni hayatta en mutlu eden, en onur veren şeylerden biridir; Hatice’nin babası olarak anılmak. Evet, iki kişiye istediğim kadar mukabele edemedim. Ve onların muhabbetine esir oldum. Anlatamıyorum ki, sözcükler yetmiyor. Osman Amca bana müthiş bir muhabbetle davrandı. Sık sık gelirdi. Biz Metin Bey’le tanışmıştık ama henüz kaynaşmamıştık. Metin Bey’i 1999 yılında bir radyo programı vasıtasıyla tanımıştım, hatta programa ziyaretçi olarak da katılıp tanışmıştım. Fakat kaynaşmamız daha sonra.

Peki ne zaman kaynaştınız vakfımızla ve faaliyetleri ile acaba?

2002’de Hatice’yle İran’a gittik. İran’ı gezdik. Ve İran’da Nişabur’da Feridüddin Attar Hazretleri’nin kabrinde fotoğraflar çektik. O fotoğrafları da getirdik, Metin Bey’e verdik. Hatice arkalarına yazdı, “Attar’dan Attar’a sevgilerle,” diye. O vesile ile başlayan yakınlaşmamız 2005 yılından bu yana devam etti.

Bu sene dil konusunu çalışıyoruz malumunuz, bu konuda neler söylemek istersiniz?

Dil konusunda şunu söyleyebilirim: Benim manevi gelişmeme en büyük katkısı olan kişiler Yunus Emre ve Niyazi Mısrî’dir. Bana ana dilimde Allah’ı, Cenab-ı Muhammed’i, Hakk ve hakikati bu halk ozanları söyledi. Benim Türkçem bile yok ki Arapça bileyim, Farsça bileyim. Fakat O’nun rahmeti o kadar geniş ki Yunus, Niyazi Mısrî, Hace Bayram Veli, Gayb-i Sunullah, Şeyh Galip ve onlar gibi muhteşem zatlar, bana ana dilimde Hakk’ı, hakikati konuşmuşlar. Ve tabii en son da zamanın Yunus’u İsmail Emre…

Bir de genelde insanlar bu hitapların genele olduğunu zanneder. Ben şunu biliyorum ki bütün hitaplar ferdedir. Genele hitap olduğunu zanneder ve genelin tatbik etmesini beklerler çoğunlukla. Bu müthiş bir yanılgıdır. Hâlbuki hitap ferdedir. Bir özdeyiş vardır: “Bütün hitaplar sanadır, anlayagör,” diye. Ama genelde insanlar bu hitapların genele olduğunu zanneder. Hâlbuki geneldeki tek tek fertleredir. Bilmem anlatabildim mi?

Bizi seyreder, hem bize benzer

Güzellikte birdir, her yüze benzer.

(İsmail Emre)

 “Kendini hûblar şeklinde peyda eylemiş

Dönüp çeşm-i âşıktan temaşa eylemiş.

Mutlak vücud kendini güzellikler şeklinde peyda eylemiş, ondan sonra âşığın gözünden kendi kendini seyretmiş. Biz bu âleme güzellikleri seyretmeye geldik. Fakat öyle tuhaf ki, güzelliklerin farkına vardık bir dereceye kadar, ama bizdeki farkına varanın farkına varamıyoruz bir türlü. Bütün mesele bu… Güzelliklerin farkına varanın farkına varamıyoruz. Yani kendimizin farkına varamıyoruz. Allah’a, Muhammed’e inanmak, Kuran’a inanmak sanki kendi dışında bir şeye inanmak gibi. Esas mesele bu. Kendinin apayrı bir varlığının olmadığının farkına varmak. Yeter bu kadar yahu.

O zaman vakfımızın çalışmaları hakkında neler düşündüğünüzü sorarak son verelim röportajımıza.

Evet. O akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un, fakat ikramın en muhteşemini, şarabın en yıllanmışını burada buldum; Anadolu Aydınlanma Vakfı’nda. Daha evvel duyduğum ve anladığımı zannettiğim hakikatleri birer mücevher sanırdım. Halbuki hepsi birer mücevher kutusuymuş. Burada ise o kutuların içini açarak müthiş, pırıl pırıl şeyler çıkarıyor, cevherler çıkarıyor dostumuz. Ben de bu ikramları temaşa etmenin muhteşem hazzını yaşıyorum.