Ayın Konuğu: Akın Candan

6 Kasım 2016
Sayı 27 - Ağustos 2012

Röportajımıza çocukluğunuzla başlayalım. İlkokulu takiben orta öğretiminizi Almanya ve Ankara’da tamamladığınızı çok yeni öğrendim. O yaşlarda bir yandan öğreniminiz sürerken yaşadığınız yurtdışı yaşam deneyimleriniz, gözlemleriniz nasıl etkiler bırakmıştı üzerinizde?

Öğrenim maceram biraz karışık. İlkokul ile Lise 2. sınıf arasını dönem dönem ailemin yanında veya yatılı olarak her iki ülkede birçok farklı okulda okudum. İlk ve orta öğretimde her iki ülkeyle, kültürle ve öğretimle tam özdeşleşemeden yetişmek, ancak bugün değerlendirebildiğim izler bırakmış bende. Düşün, 9 yaşlarında dilini, kültürünü, eğitim ve öğrenimini hiç bilmediği bir ortama bırakılan bir çocuk ne yapar? Derste yanımdaki Yugoslav çocuğu elimdeki oyuncak ile korkuttuğum için sınıftan dışarı çıkartıldığımda, babamla, ilkokul ziyaretinde koridorda karşılaşmak, trajikomik bir hikâyenin başlangıcı gibiydi. Zamanla ailenin içine kapanık ve asi çocuğu olarak büyüdüm.

Önce biyoloji gibi bir temel bilim dalını –ki o yıllarda şimdiki kadar popüler değildi–seçmenizdeki etken nedenleri sormak istiyorum. Sonra da bir akademisyen olarak ilerlemeyi seçtiğiniz yolculuğunuzun buraya kadarki öyküsünü bizimle paylaşmanızı rica ediyorum, uzmanlık alanınızı seçiminizden başlayarak.

Üniversite yılları ayrı bir zaman tüneli gibiydi. 1970’lerin ortası, Ankara’da siyasetin ve anarşinin kanıksanmış yılları. Hacettepe Biyoloji Bölümü bilinçli bir seçim değildi benim için, ama o şekilde gelişti hikâye ve altı yaşında anneannem ile Bolu’da geçirdiğim bir yayla yazının bendeki izleri doğaya karşı güçlü bir çekime dönüştü biyoloji ile. Her şeye rağmen üniversitenin kavgalı ortamı bana o dönem pek dokunmadı, dağcılık ve kayak sayesinde. Her boykotta veya tatilde bir grup deliyle dağlara, doğaya kaçıyorduk. Biyoloji öğreniminin doğanın kusursuz dengesini idrak etmemde büyük payı oldu. Üniversite bitince askerlik tecili niyetiyle başarılı bir öğrenci olmasam da üniversitede kaldım. Önce Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji Bölümü, ardından yeni kurulan Su Ürünleri Fakültesi daha cazip göründü ve yirmi altı yıl hem su ürünleri sektörünün içinde hem de akademik kadrolarında görev yaptım. Yirmi altı yıl sonunda, emeklilikle ilgili kendime ilk işe başladığımda verdiğim sözün ve de başka güzel vesileler gereği emekli oldum. Bu arada şarap üretimi ve bağcılık on yılı aşkın bir süredir amatör olarak sürdürmekte olduğum bir uğraş.

Dağcılık, kayak ve sualtı sporlarına ciddi ölçüde ilgi duyduğunuzu ve emek verdiğinizi biliyorum. Üniversitede mi başladı bu ilgi, daha öncelere mi dayanıyor ve halen devam ediyor mu?
Dağcılık ve kros kayak takımındaki faaliyetlerim üniversite birinci sınıfta başladı ve dört arkadaşımla Hacettepe Dağcılık Kulübü’nü kurmamız ile gelişti. Dağcılık özellikle hâlâ ilgi alanım, ancak kamp ve doğa yürüyüşleri şekline dönüştü. Dağ, insana kendi nefsini gösteren; yardımlaşma, fedakârlık, cesaret ve azim kavramlarını çok güzel öğreten bir spor aynı zamanda. Su altı sporlarına ilgim ise küçükten başlamış olsa da profesyonel anlamda su ürünleri fakültesi asistanlığımda başladı. İşim gereği olan dalışlar ve eğitmenlik süreci tamamlanmış olsa da spor amaçlı faaliyetlere katılıyorum bazen. Sualtı ortamını bilenler bilir, bambaşka bir dünya. Teknik olarak ne kadar donanımlı olsanız da suyla barışık ve sakin bir mizacınız yoksa tadamayacağınız meditatif bir ortam.

Röportajların en sevdiğim bölümlerinden biri evlilik ve ebeveynlik öyküleri; sizi dinliyorum.

1985 yılında üniversitede başlayan bir arkadaşlığı evlilikle sürdürmeye karar verdik eşimle. 27 senedir evliyiz. Bugüne göre oldukça genç yaşta evlendiğimizden birlikte büyüdük sayılır. Eşim her zaman yanımda oldu bugüne kadar, kendisi benim için bir lütuf. Umarım yaşlılığımız da birlikte geçer. 1988 doğumlu Doruk isminde bir oğlumuz var, halen üniversitede okuyor. Sağ olsun bizi büyüten o oldu, hâlâ da büyütmeye devam ediyor.

Son olarak felsefe, ezoterik/bâtınî gelenekler gibi disiplin ve konulara ilginizin nasıl başladığını, üyesi olduğunuz Vakfımızla tanışma öykünüzü, Vakfımız ve faaliyetleri hakkındaki görüşlerinizi sormak istiyorum.

Ezoterik geleneğe intisabım 1990’lı yıllarda o malum üç soru ile başladı. Muhatap olmuşuz bilmeden. Rehberim aynı zamanda Bektaşi geleneğinden bir muhteremdi. İlk onun sayesinde kulağım duymaya başladı. Kendisi Hakk’a yürüdükten kısa bir süre sonra 2005 yılında bir dostum vasıtasıyla Vakıf toplantılarıyla tanıştım. Başlangıçtan itibaren benim için çok çekici oldu vakıf. Hatta beni getiren dostuma, “Ben bu kervana katılıyorum, sen de geliyor musun?” demiştim. Her neyse…

Vakıf faaliyetleri benim için gerçek bir dönüm noktası, ne kadar ifade etmeye çalışsam da zor. Önceleri yalnız Metin ağabey vardı benim için ve anlattıkları. Ama daha sonra çevresi de belirmeye başladı birer birer. Verilen emeğin ne kadar değerli olduğunu idrak ettikçe, anlama çabası ve iştiyak kendiliğinden geliyor. Çevre derken dostluğu, dostları kast ediyorum tabii ki. Bir, iki derken ne oldu bilmiyorum, kendimi dostların arasında buldum. Dokunabilmek birbirine, samimiyetle dertleşebilmek, paylaşabilmek coşkuyu, sevgiyi söz ile göz ile. Bu âleme gönül yapmaya gelmişiz. Dost biter mi bilmem, ama en zevklisi engin bir gönül’e sığınmakmış safça. İnsan tadı, kokusu var her bir dostta; samimiyetin tadı, kokusu değil mi ki gülün kokusu başka, yasemininki başka güzel.

Evet, vakıf faaliyetlerinden söz ediyorduk. Herkesin bin bir derdi var kendince, ama hepsi oradalar. Canlı bir okul gibi. Çevir çevir oku, tahsil et. Her birinde başka bir hâl, başka bir âlem. Hani bakarsın tahsil edelim derken biz tahsil olunuruz. Sadece Hakk için bir araya gelen dostların arasında olmaktan daha güzel bir yer var mı? Mademki bilmeye, anlamaya geldiğimiz insanın kendisi ve karşımızda zannettiğimiz de aslında bizdeki “O”. O zaman ne kadar büyük bir lütufa mazhar olduğumuza minnet edebilmek, yani hizmet edebilmek ya da hepsini unutup sadece “insan” olabilmek tek dileğimiz…