Aydınlanma, Us ve Postmodernizm

Sayı 1 - Aydınlanma Sorunu

Ramazan Çeçen’in yazısını, Nüket Esen’in ‘Kara Kitap Üzerine Yazılar’ isimli kitabının 215’inci sayfasında okuduğumda, tam da yukarıdaki başlığa uygun bir başlangıç oluşturabilecek bir paragrafa rastladım ve çok memnun oldum: “Aydınlanmanın ve nedenselliği, özdeşliği, bütünlüğü… öngören tüm perspektiflerin tükendiği, tüketildiği görülüyor. Bu yüzden de Batı, Nietzsche’nin ‘Aydınlanmayla beraber özgürleşmenin biricik pratiği olarak sunulan aklın, gerçekte toplumsal tahakkümün araçsal bileşkesinden başka bir işe yaramadığı’ yollu kötümser-nihilist mirasını temellük edeceğe benzer.”

Bu yazıyı tamamlayıcı nitelikte gördüğüm ikinci bir metni, tozlu odamdaki eski dergileri karıştırırken Express dergisinin Aralık 1994 sayılarından birinde buldum. Kutlu Tunca’nın ‘Bir Oyun Çağı Olarak Postmodernite’ başlıklı yazısı… Böylece yukarıdaki başlığımız ile ilgili birkaç Yazı bir başlangıç oluşturabilecekti: …bir yanıyla postmodernizmi, çeşitli lehçelerde ‘oyun’ların nüksettiği bir festival çağı olarak tasvir etmek de mümkün: Dil ve söylem oyunları, anti-teorik, anti-sistematik düşünce yapıları, belirsizlik, mikro-pragmatik anlatılar, metinsellik, yorumsama ve Heidegger’gil bir çembersizliğin merkezsiz ve plastik evreninde üretilen semiyotik bir festival dünyası… Romancı Kundera’nın varlığının unutuluşundan duyduğu ve insanı hüzne gark eden lirik bir hissiyatla modernitenin eleştirisine bağlayarak ‘belirsizliğin bilgeliği olarak adlandırdığı bir dünyadır bu, yani hiçbir totalitesi olmayan, sınırsız ve kuralsızlığın altındaki bir ‘dil’ dünyasıdır.”

Bu yanıyla, seksenli yılların sonlarından itibaren Batı’da özellikle Fransa’da Derrida çevresinde toplanan Fransız Heidegger’cilerden başlayarak, kitle iletişim araçlarına ve üniversite kürsülerine dek uzanan yeni bir Heidegger tartışmasının devreye girmesinde arızı olmayan bir anlam olsa gerek:.. İçinde artık Hegel’ci anlamda hiçbir rasyonaliteye yer bırakmayan, Kafka’nın karanlıklar, ödipal semptomlar, bilinmezler ve dehşetengiz sürprizlerle dolu ironik ve alegorik dünyasıdır bu… Belki de Descartes, Hegel çizgisinde temellendirilen ‘modern akıl’a karşı, kendini bir delilik ve kuralsızlık olarak örgütleyen yeni bir sivil toplum histerisinden söz etmeliyiz… Dekonstrüksüyonist eleştirmenler cenahından hangi uç noktalara kadar vardığını görmek için, örneğin ABD’de Cornell Üniversitesi’ndeki bir dekonstrüksüyon uzmanının naçizane önermesini anmak yeterli olacaktır: ‘Anlam faşisttir’.”

Konuyu biraz daha aydınlatmak için, eski notlarım arasında bulduğum bir paragrafı da yazıya katmak uygun olacak sanırım. Necmi Zeka, Kıyı Yayınları’nda çıkan kitabı ‘Postmodernizm’in 25. sayfasında şöyle yazmakta: “İnsanlık; ulus, halk, proletarya vs. gibi tinsel bir değeri vücuda getiren bir özne ile kendini özdeşleştirerek, ya da böyle bir varlıktan yola çıkarak düşünen ve hareket eden ‘aydın’ın ölümü de, bu bunalımın bir parçası. Artık ‘intellect’, kişisel aydınları gereksiz, hatta imkansız kılacak ‘yeni sorumluluklar’ katında. Evrensellik, tümellik, bütünsellik fikri kadar, özne ideolojisi de büyük bir darbe yiyor böylece. (E. Morin’e göre ise, aydının değil ama bir daha geri gelmemek üzere aydının iktidarının sonudur bu.) Adorno’nun, ‘Hegel’ci anlamda deneyim (tinin tarih içinde kendini gerçekleştirmesi) Auschwitz ile bitti deyişi gibi, artık modernlik projesinin de Nazizm ve Stalinizm ile tasviye edildiği ve yıkıntılar üzerine pek bir şey inşa edilemeyeceği yaygın olarak paylaşılan bir görüş.

Şimdi, yukarıdaki alıntılarda özetlemeye çalıştığımız, anlam, bütünlük, birlik, us, dizge, aydınlanma, tin kavramlarına düşman açıklamaların sosyolojik ve tarihsel temellerini incelemeye çalışalım. Batı dünyasında Antik Yunan döneminden sonra ikinci aydınlanma dönemi olarak nitelendirilen ve Descartes ile başlayıp Hegel’de doruk noktasına varan usçuluk dönemi, dikkate değer bir olgudur. Bu dönemde Us, insan yaşamının merkezine oturtulmuştur. Bir başka deyişle, insansal yaşamın tüm açılımları, Us temel alınarak anlamlandırılmaya çalışılmıştır. Descartes’in Cogito’su ile başlayan bu hareket, Hegel’in ‘Saltık Tin’in dizgesinde büyük, kapsayıcı, bütünsel bir yapıya ulaşmıştır. Bu tin, totaliter bir rasyonalizm olarak ‘tek geçerli ve evrensel us’ biçiminde bütün insanlığın önüne konulunca, Batı dışında kalan diğer toplum kültürlerin ve gelişim süreçleri bu bağlamda değerlendirilmiştir. Eş deyişle, uyulması gereken tek bir us vardır, o da Batı Rasyonalizmidir.

Böyle bir görünüşün, düşünsel, sosyal ve kültürel yansıması Aydınlanma sürecinden beklenen olumluluğa ulaşamamıştır. Batı Rasyonalizminin dizgesel hiyerarşik modeli biyolojik evrim kuramıyla bütünleştirildiğinde, dünya kültürleri için zorunlu ardarda diziliş treni görüntüsü ironik olarak ortaya çıkmaktadır. Ve hiç kuşku yok ki, bu trenin lokomotifi olarak Batı rasyonalizmi önerilmektedir. Bu ise başka bir deyişle, “Batı Rasyonalizmi, tüm dünya kültürleri ve toplumlarının aklıdır” yargısını doğurmaktadır.

Böyle bir dünya görüşü – bütün Aydınlanma çalışmalarının iyi niyetine karşın – Batı insanını bir megalomani içine sürüklemiştir. Şöyle ki; sosyopolitik anlamda tüm diğer dünya toplumları ve kültürleri sınıflandırmaya tabi tutulmuş, gelişmiş ülkeler, geri kalmış ülkeler, gelişmekte olan ülkeler, Batı bloğu, Üçüncü Dünya ülkeleri gibi sınıflamalar Batı Rasyonalizminin haklı yargıları olarak dayatılmıştır. Bunun sonucu olarak Batı, emperyalizmine ussal dayanaklar bulmak ve diğer uluslar üzerindeki egemenlik isteklerini meşrulaştırma yolunu tutmuştur. Diğer bir yandan bilimsel öğreti adı altında okullarda Batı Rasyonalizmine uygun insan tipini yetiştirmek üzere yegane evrensellik hakkı tanınmış olan pozitivist dünya görüşü, tüm dünyaya egemen kılınmak istenmiştir. Bu tutum, ekonomik ve siyasi baskılarla da desteklenmektedir.

Us merkezli Batı düşünce totolojisinin güçlü bir eleştirisi olarak çıkan Marx ve Engels’in kaleminde dizgeleştiren Tarihi Diyalektik Materyalizm, insan yaşamının merkezine ‘üretken somut insan emeğini’ kriter olarak ortaya koymuştur. Bu ise anti-emperyalist tutumuyla aydınlanma sürecinde bir ‘üçüncü dönemi’ vurgular. Bu ideolojiye göre, herkes için genel geçer biçimsel bir us olamazdı. Somut insan yaşamı, sınıflı bir yaşam olup çelişik bir konumda bulunuyordu. Bu durumda, birbirinin karşısında bulunan sınıfların bilinci, aynı türden yargılarla yetinemezdi. İnsan bilinci, somut yaşam koşullarıyla biçimlenerek oluştuğundan her birey bulunduğu sınıfın bilincini taşımaktaydı. Üstelik bu tür bilincin arka tasarında bulunan tarihsel kültür farklılıkları da bir etkendi. Tarih sürecinde, toplumların ve bireylerin şekillenmesine temel olarak ‘üretken insan emeğinin’ alınması, soyut usçuluğu temellerinden sarsmış ve onu belli bir çıkar grubunun ideolojisi olmaya mahkum etmiştir. Kuramsal olarak, kendisinden önceki kültürü radikal bir dönüşüme uğratıp aşmayı ve bir önceki kültürün özünü içerip sürdürmeyi amaçlayan bu ideoloji uygulamada, tasarlandığı oranda başarı sağlayamamıştır. Sınıflar arası savaşım, giderek ‘salt düşmanlığa’ dönüşmüş, kendisinden önce üretilmiş tüm insanlık kültürünü ortadan kaldırmaya yönelmiştir. Siyasal ve sosyo-ekonomik bağlamda bir totolojiyi benimseyen bu yeni rejim uygulamaları, toplumlarına kültürleşme yöntemiyle sanat, din, felsefe ve bilimi tekellerine alarak dayatmayı yeğlemişlerdir. Bütün buların yapılmasında tek karar organı, ‘halka rağmen halk’ için, parti merkez yönetim kurulları olmuştur.

Eleştirel toplum kuramının böyle bir tutumla pratiğe yansıtılması, ortaya her türlü eleştirinin cezalandırıldığı bir toplumsal kuruluş olgusu çıkartmıştır. Her eleştirinin arkasında bir emperyalist ajan olduğu beklentileri paranoyak bir yapı oluşturmuştur. Üstelik, sosyo-ekonomik altyapının üstyapı kurumlarını değiştirip biçimlendirme sürecini beklemeden, pozitivist bir tutumla belli bir grubun iradi zorlaması altında kalan toplumlar, şizoid bir yapıya doğru hızla itilmiştir. Böylece kuramın öngördüğü ütopik cennet, gelecek umudu olarak entellektüellerin zihinlerinde bir tasarım olarak varlığını sürdürmektedir.

“Aydınlanma sürecinde totoliter yapılara dönüşen kuramların ortaya çıkarttığı sorunlar göz önüne alınarak, yeni kuram ve yöntemler oluşturulmuştur. Bunlardan en dikkate değer olanları Varoluşçuluk, Frankfurt Okulu ve Postmodernist yaklaşımlardır. Bu üç akımın ortak özelliği; bütünsel, evrensel, herkese egemen bir aklin karşısında, her bireyin yaşamını kendi öz seçimi ile belirlemesi hakkının korunmasını sağlamaktır. Özellikle, Frankfurt Okulu, eleştirinin sürekliliğini savunarak, toplumda oluşabilecek tüm totaliter eğilimleri kırmayı amaçlamıştır. Bu okulun en ünlü ismi, Adorno, kendi amacını kısaca şöyle belirlemişti: “Kap alı düşünce sistemleri olarak gördüğü Hegel’ci İdealizm ve Ortodoks Marksizmin temellerini yıkmak ve toplumun tepkisiz olumlamasını önlemek.”

Bir bütünün parçası olarak varolmayı, ya da bir bütünün varolması için kendi parçalığının varoluşunu ortadan kaldıracak her türlü girişimi yadsıyan bu tür dünya görüşleri arasında postmodernizmin öncülerinden Derrida, farklılıkların farklılıklarıyla var olmasını savunmuş ve farklılaşmanın güçlendirilmesini istemiştir. Bu tür bir varoluş, karşılıklı etkileşim ve dönüşümü öngören diyalektik yöntemi dışlamakta, buna karşın bir anlamda gelişmiş ve yeni içerik kazanmış bir metafizik tutumu benimsemiş olmaktadır. Buradaki metafizik tutum, fizikötesi bir algılama olarak düşünülmemelidir. Burada kastedilen, öğeler arasındaki karşılıklı bağıntılığın ve etkileşimin yadsınması ve her birey ya da kültür öbeğinin kendi varoluşunu bağımsızca sürdürebilmesidir.

Son çözümlemede böyle bir tutum, farklılıklar arasındaki ortak yaşamın kurulmasında rasyonel bir uzlaşmayı gerekli kılmaktadır. Bunun çatısı, özgür seçim ve çoğulcu katılımcılığı destekleyen ve düzenleyen bir hukuk düzeni olacaktır.

Çoğulcu, katılımcı bir demokrasi olarak da nitelendirilen bu yaşam biçiminin korunabilmesi ve toplumlardaki faşizan eğilimlerin giderilmesi ise sürekli eleştirinin kurumsallaştırılmasını gerekli kılmaktadır. Bu işlevi ise, sivil toplum örgütleri üstlenmiş olacaktır.

Görüldüğü gibi, toplumların kendiliğinden gelişmesi karşısında usun yüklendiği aydınlanmacı görev, artık yalnızca eleştiri olmaktadır. Bu bize, Kant’ın “Teorik ve Pratik Aklın Eleştirisi” kuramının “Eleştirel Akıl” biçiminde yeniden, ama somut bireysel usun yaşamdaki egemenliğinin sağlanması çabası olarak görünmektedir.