Kutay Akın

10 Ocak 2020

Akl-ı Hikmet ve Hak

İnsan; fıtratı gereği, doğal olarak heyecan duyar ve arzularının tamamını kendine hak olarak görür. Süleyman mabedinin girişinde bulunan iki sütun Boaz ve Yakin sırasıyla, heyecanın ve arzunun sembolleri olarak yorumlanabilir. İslam’ın Hac ritüelinde de Kâbe’yi tavaf etmeye yine iki sütunlu Hacer-ül Esved ve Makam-ı İbrahim arasından başlanır. Aynı şekilde semitik öğretinin bir merhalesinde de Sufi geleneğinde ifade bulan “eşikte durulmaz” sözünden kasıt, bu iki sütun arasının durulmaması gereken, aşılması elzem bir zorunlu durum (derviş) olduğudur. Psikoloji biliminin babası Sigmund Freud, vahşet – şehvet çifti olarak bu iki sütunu psike paradigmasında temel alır. Arzu ve heyecan ikilisinin, hayatta kalma ve üreme içtepi çiftiyle köken olarak birliği vardır. Aristoteles, “Metafizik” ismiyle tanıdığımız eserine şu cümlesiyle başlar: “İnsan doğal olarak bilmek isterler.” Bu ifadenin en çok öne çıkarılmış olan öğesi “bilmek” işlevi olmuş, hatta Latince “sapiens” kelimesinden hareketle bilen-insan “homo sapiens” tamlaması literatürde yerini almıştır. Ancak cümlenin yükleminin özellikle “istemek” olduğuna vurgu, pek […]
15 Mart 2019

Protopya

İnsanlık tarihi boyunca görülmektedir ki; insanlar öncelikle hayatta kalabilmek, sonrasında ise “nitelikli, ideal bir yaşam sürdürebilmek” için sürekli emek harcamışlardır. Böyle bir amaca ulaşmak mümkün olmadığı için de bu “aşkın ve ideal yaşam” hedefine “ütopya” diyoruz. İnsan için çok değişik tanımlar yapılmıştır. Ayakları üstüne kalkan canlı, konuşan canlı gibi. En çok onay alanlardan biri de “alet yapabilen canlı” tanımı olmuştur. İlk zamanlar tamamen bir savunma ve savaş aracı olarak kullanılan, delikli bir taşa sokulmuş odun parçasından oluşan balta, hayatta kalmaya hizmet ediyorken, balta ile kesilen ağaçlar ile inşa edilen barınmaya dönük yapılar, köprüler ve gemiler ile yaşamın nitelikleri zenginleştirilmiştir. Nitekim; bu emekler sayesinde, geçmişle mukayeseli olarak bakarsak, daha az zahmetle, harcayacağımız daha az emekle, çok daha konforlu bir hayat sürdürmemiz mümkün olmuştur. Bu duruma da zaman zincirinde, bizden önceki insanların; gerçeklemesi beklenen ütopya uğrunda harcanmış (gerek düşünsel gerekse bedenî) emeklerinin “aktarılmış ve biriktirilmiş” ürünleriyle gelinmiştir. Ütopyanın gerçekleştirilmesi uğrunda, bir mabet […]
11 Şubat 2018

Niyet

“Ümit fakirin ekmeğidir” deriz. Eğer buradaki “fakir” kelimesinden kast edilenin; Hz. Îsâ’nın “Ne mutlu fakir olduklarını bilenlere” şeklindeki sözünde geçen, mânevî eksikliklerini idrak eden, “fakir” olduğunu düşünürsek, konu edilen ekmeğin de Hz. Îsâ’nın eti yani iman üzere edinilecek olan öğretisi olduğu sonucuna varırız. Şüphesiz kendilerinin eksiksiz ve kusursuz olduklarını düşünenler asla bir arayışa talip olmayacaklardır. Hıristiyanlık dininin temel taşıyıcıları olarak ümit’in yanısıra iman ve şefkatten de bahsedilir. Sırasıyla “Çapa-Haç-kalb” sembolleriyle gösterilen bu üç kavram özellikle Aziz Pavlus’un Korintoslulara Birinci Mektubunun 13. Bab’ında dikkati çekmektedir.“Kolesiler ve Filimonun Mesajı” isimli eserinde, Pavlus’un Koloselilere mektubunu yorumlarken R.C.Lucas; Pavlus’un; “İmanınız ve şefkatiniz göklerde saklı bulunan ümidinizden kaynaklanıyor” dediğini öne sürer. Ve ona göre Pavlus; bu üç niteliğin insanda doğuştan bulunmadığını ve çalışılarak da kazanılamayacağını düşünmektedir. Pavlus; böylece iman-ümit-şefkat üçlemesi altında, doğal insanı yani beşerî değil de ruhsal insanı yani kâmil olmaya talip olan insanı konu edinmektedir. Özellikle; Hıristiyanlık ile batıya taşınan “ümit” ise; Âdem’in […]
2 Ağustos 2017

On dört 24-25

İnsanlık tarihindeki her yaşam tarzının bir anlayışı ve bu anlayışın ifade edildiği işaretler sistemi, yani dil’i vardır. Felsefenin amacı anlamayı ortak kılacak bir dil yaratmak ve bu anlam dünyasının genel geçer yani evrensel olmasını sağlamaktır. Herhangi bir dilde kullanılan simgeler ve bunlar arasındaki ilişkileri denetleyen, yönlendiren, düzgün ve doğru olarak nitelendirilebilecek önermelerin kurulmasını sağlayan kuralları ve önermelerin nasıl bireşip, nasıl yeni önermelerin türetilebileceğini konu edinen formel Mantık’tır. Mantık kelimesi Arapça olup “konuşma” anlamına gelen “Nutuk”tan türetilmiştir. Nutuk eski Yunanca’da hem “söz”, hem de “akıl” anlamına gelen “Logos”un karşılığıdır. Bu bağlamda, mantık doğru düşünme ve doğru konuşma sanatı olarak tanınmıştır. Buradaki düşünmeden kasıt, akıl yürütme ve kanıtlama durumudur. Mantık kökçe dil ile ilgilidir. Formel Mantık, Dil’in mantık değişmezleri denilen ve, veya, ise, bütün, değil, bazı vs. türünden kelimelerin kullanımı ile ilgilidir. Bunların kullanımı kesin kurallara bağlıdır. Bundan sonra daha geniş anlamıyla Mantık, anlamlı söz etmenin kurallarını inceler ve tespit eder. Doğa’da […]
2 Ağustos 2017

“O”; Sevgiden İnsan Yarattı

Yaratan Rabbi’nin adıyla oku. “O”; sevgiden-insan-yarattı. Senin adın ne? Cemal… dedi aydınlık yüzlü, gülen çocuk. “Köyüme ne zamandır gelmemişim ki?”, diye sordum kendime. Bu çocuğu ilk kez görüyordum. Ayağında eskimiş lastikleri, üstü başı yırtık pırtık ama temiz. Ellerini arkasında birleştirmişti. “Ne gizliyorsun..?” dedim arkasını işaret ederek… Kıkırdadı, ellerini uzattı, açtı. Al, sana getirdim. Avuçlarında minik bir kaplumbağa. Yıllarca “hayat bir mücadele”, “Gemisini kurtaran kaptan”, “Her koyun kendi bacağından asılır” felsefesiyle büyütülenlerin tavşanı, Cemal’in kaplumbağasını bu insanlık yarışında hiç geçemedi. Ve bu anlayışla yetiştirilenlerden insanlığa hiç bir fayda gelmedi. İnsan olmayı, topal-aksak bir yöntemle aklın peşinden gitmekten ibaret sananlar, teknolojik gelişmeyi insanlığın ilerlemesi olarak anlayanlar, bu yolda insanlığı, bilim düşmanlarından daha çok katlettiler. Çocuğumuzu hangi okula verelim, Amerikan mı?, Alman mı? Yoksa Fransız ya da İtalyan mı olsun?.. Biz müslümanız, Arap okulu yok mu ki? Hangi milletin mandasında ulusumuzu kurtarırız, özgürleştiririz sorusu Kurtuluş Savaşı öncesinde en önemli tartışma konularından biriydi. Günümüzde ise, hangi milletin kültürü […]
1 Ağustos 2017

Dokuz Değil On, Onbir Değil On

Trabzon’da Dumlupınar İlkokulu’nun birinci sınıfına başladığımda 1968 yılı öğretim dönemiydi. Anasınıfı öğretiminde el yatkınlığı kazanmıştım. Ama öğretmenim buna rağmen bana da “Birbirine paralel dik çizgiler çizme” ödevini vermişti. Oysa, ben dik çizgilerin adının ‘BİR olduğunu çoktan ezberlemiştim. – Yani BİR’mi öğretmenim dedim. – Evet BİR dedi başımı okşayarak. Oysa ki yüz’e kadar sayıyor ve yazıyordum. Bu ödev çok basit gelmişti bana. Sayfayı bitirdiğimde İKİ yazmamı isteyecek herhalde diye düşünmüştüm. – Öğretmenim bitti… – Ne kadar çabuk.. Aferin Akın. Nedense öğretmenim beraber olduğumuz dört yıl boyunca bana hep soyadımla hitap etmişti. – Şimdi “O” yaz bakalım. Öğretmenim neden “sıfır” dememişti acaba?.. O zaman bunu düşünmemiştim zaten. Hatta on rakamını yazarken de bir “direk” bir “O” diye yazmıyor muyduk? Daha az bilgi sahibi olanlarımız bu işarete “göz veya “delik” (Randhra) diyorlardı. Belki de Matematik tarihiyle ilişkili olarak DNA’larımızda taşıdığımız bir gelenekti bu, nesilden nesile aktarılan (Basamakların kavranmasıyla, ikinci rakamın keşfinden sonra “boş […]
5 Şubat 2017

Kaygısızlar

Hermetik öğretinin Tanrısı şöyle seslenir: “…Evi ve içerdiklerini, sana göstereceğim örneğe göre tıpatıp uygun yap… Her şeyi sana dağda gösterilen örneğe göre yapmaya dikkat et.” Tanrı mabedin mimarisini gösterdiğinde girişinde, iki sütun bulunuyordu. Hz. Musa’nın mişkanında da Hz.Süleyman’ın beyt el makdesinde de bu böyledir. İki sütun arasından geçilmeden mabedin diğer bölümlerine erişilemez. Bu sütunların ne olduklarına dair çok çeşitli yorum ve açıklamalar mevcuttur. Süleyman mabedinin inşası üzerinden geçen iki bin beş yüz yılı aşan bir süre sonra, psikenin bilimin konusu olmasını sağlayan Freud, bu iki sütunun “vahşet ve şehvet” sütunları olduğunu söyleyecektir. Günlük dilde “İçgüdüler” dediğimiz, ya da ilmi nefs de denilen psikolojinin “id” diye tanımladığı bu iki sütun kısaca “Hayatta kalma tepisi” ve “Üreme tepisi” olarak açıklanabilir. Aslında her ikisinin de hizmet ettiği amaç temelde aynıdır, “Ölümsüzlük”. Mabedin Tanrısal örneklemesi açısından bakıldığında Carl Gustav Jung, Freud’un anlattıklarını mabedin görünüşe sunulan diğer unsurlarını da içerecek şekilde “arketipler” paradigması ile ortaya […]
25 Ocak 2017

Geometrik Sınır

Her şey bir ölçüyledir.   Ölçmek demek, ölçülecek şeyi “bir bilinen” ile kıyaslamak, oranlamak demektir. “Şey” kelimesi Farsça olup bir yandan bilinmeyeni ifade ederken diğer yandan mevcûdu yani varolanı ifade etmektedir. Varolan (şey) bilmeye konudur ancak şeyin ne olduğu bilinememektedir. “Eşya” kelimesi de şey-ler demek olup şey kelimesinin çoğuludur. Ünlü Geometrici İbn-i Câbir, kendi adını taşıyan “Cebir” diye andığımız matematik kolunu sunarken, denklemlerinde, bilinmeyeni “şey” (X) olarak temsil etmiştir. Aslında Geometrici için; kesinlikle belirlenmiş iki ayrı dünya vardır: Matematik âlemi ve Duyular dünyası. Matematik âlemi, birincil olup, tartışmasız bilinir olanlarla dolu iken, duyular dünyası ikincildir ve bilinemeyenlerin var olduğu dünyadır. Matematik; “âlem” olarak ilim edilebilir “yukarı” iken, duyular; “dünya” olarak aşağıdır, denîdir. Matematik âlem insanın düşünmesinden bağımsız var olanlar iken, insan için “var olan dünya” insanın duyularından başkası değildir. Her iki halin yani bilinmeyenler ve varolanların, transpozesine[1] bakarsak; bilinmeyenlerin ya da var olanların, ölçü ile matematik âlemde bilenebilir olduklarını görürüz. […]
19 Kasım 2016

Kendine Yabancılaşmak

M.Ö. 1400 yılında Antik Mısır’da kullanılmakta olan Luxor tapınağının içerideki ikinci “kapısının lentosu üzerinde” kapıdan geçerken okunan bir cümle yazmaktaydı. M.Ö. 600 yıllarında aktif olan Delph mabedinin ana giriş kapısının iç kısmına 7 ulu bilgeden Spartalı Khilon tarafından kazındığı söylenen cümle de aynı cümledir. Çoğunlukla “aklını doğadan insana döndüren” bilge Sokrates’e isnad ettirilen bu söylem “Kendini Bil” cümlesidir. Günümüze gelinceye kadar çeşitli kesimler tarafından çok farklı yorumlanıyor ve tartışma konusu ediliyor olsa da; bu cümlenin “kendi” ile ifade bulan “bilinmiyor olana” işaret ettiği konusunda bir fikir ayrılığı yoktur. “Yabancı” kelimesi, sözlük anlamıyla, bizden olmayan, tarafımızca anlaşılmayan, tanınmayan ve bilinmeyendir. Genel bir ifadeyle yabancılaşma; bir şeyi/ kimseyi kendisi olmayan başka bir şeye/kimseye yaklaştırarak, kendisinden uzaklaştıran eylem ya da durum olarak tanımlayabiliriz. Yabancılaşmak sırasıyla; uzaklaşmak, garip olmak ve hatta gayb olmaya yani “kayıp” olmaya kadar öteleyebileceğimiz bir durumdur. Dolayısıyla “Kendini bil-Kendini bul-Kendin ol” diye üçleyeceğimiz bu kadim cümle “kendine yabancılaşmaktan kurtul” demekle […]