İzzet Erş

5 Ocak 1980, İstanbul doğumludur. 2003’te Yeditepe Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Grafik Tasarım Bölümü’nden mezun olmuştur. 2006’da kurduğu Grafikers Grafik Tasarım ve Reklam Hizmetleri Ajansı’nda çalışmaktadır.
Anadolu Aydınlanma Vakfı ile 1999 yılında, Vakfımızın Caddebostan Kültür Merkezi’ndeki toplantıları ile tanışmıştır. 2010 yılı, Haziran ayında Yayın Kurulu’na girmiştir. Aynı yıl yayın hayatına başlayan Düşünüyorum aylık sosyal ve kültürel bülteninin yayımlanmasında görev almıştır. Yayın Kurulu’nda, Düşünüyorum Bülteni ve Dergisinin tasarım ve basım sorumluluğunu yürütmektedir.
2012’de Yönetim Kuruluna girmiştir ve bu alandaki görevini sürmektedir. (2017)

4 Mart 2022

Kendiyle Kaim Olmak

Bağımsızlığın Karaktere Dönüşmesi veya Ben Olan Ben Üzerine… Tasavvuf, insanı malik olduğu farklı niteliklere göre, birçok farklı açıdan tanımlar. Beşeriyetinden ayırıp şuurda temellendirir, kemal basamaklarına, manadaki tekâmülüne, tevhidi idrakine, mertebesine, Allah’a olan muhabbetine göre vb. Bir nazarla da “insan” kendiyle kaim olana, kendini kendinde bulana denir. Kendini kendinde bulmak, Hâk ile hak olmaktır. Sûfilerce Hâk ile hak olmak, hâk ile yeksan olmaktan geçer. Çünkü insan gözünü bir şehirde açar. Bu şehir kendinden önce imar edilmiş, hazır bulunan ve içindekilerle miras alınan bir şehirdir. Her insan, başkasının şehrinde doğar. İnsan, mânen yabancısı olduğu bu şehri yıkıp kendi şehrini; kendi tinsel mabedini inşa etmeye memurdur. Kinaye olarak kullanılan bu “şehir” bütün bir insanlık tarihidir; kültürdür, gelenektir, akıldır, deneyimdir vs. İnsana talip olandan beklenen, kendini içinde şuursuzca bulduğunun öznesi ve onun efendisi olmasıdır. Efendi (Adonai) kendine malik ve kendiyle kaim olan insana denir. Âdem kendini bir cennet bahçesinde bulur ama içinden alındığı toprağı […]
27 Mayıs 2021

Bardak ve Felsefe

Felsefe yapabilmenin birinci şartı öncelikle bir bardağa sahip olmaktır. Çünkü felsefe bu alanda eğitim almamış bir akıl için başlangıçta salt “düşünce olarak düşünce” değildir. Akıl düşünce olarak düşünceye, yani arı düşünceye evrilir. Bu bir yükselmedir ve yükselmenin aracı yöntem geliştirmek veya belirli bir yönteme uymaktır. Akıl, kavrama geçişi önünde hazır bulduğu duyusal gerçekliği, yani dışsal şeyleri yadsımakla elde eder. Bunun yöntemini kendi çabasıyla geliştirmeden önce, o yolu yürümüş yetkin akılları takip ederek yani felsefi metin okumasıyla aşar (Ya da tüm bir felsefe tarihinden habersiz olarak onu baştan keşfetmesi gerekir ki bunun bir zaman kaybı olacağını anlar). Bu okumaların uzun soluklu olması kaçınılmazdır, zira metin okumalarında sürekli başa dönülmesi, yanlış anlamaların olumsuzlanarak her defasında yeniden başlanabilmesi gerekir. Felsefi etkinlik bu nedenle ciddi bir uğraştır ve masa başı çalışmayı gerektirir. Masa başı çalışması uzun soluklu ve yüksek dikkat gerektiren bir süreyi de gerektirir. Tüketilen bu zamanın nitelikli hale gelmesi yeme, içme gibi […]
26 Mart 2020

Mesih ve Yılanın Birliği Olarak Allah’ın Asâsı

“Ve Musa cevap verip dedi: Fakat işte, bana inanmayacaklar ve sözümü dinlemeyecekler; çünkü: Rab sana görünmedi, diyecekler. Ve Rab ona dedi: Bu senin elindeki nedir? Ve dedi: Değnek. Ve dedi: Onu yere at. Ve onu yere attı ve yılan oldu ve Musa onun önünden kaçtı. Ve Rab Musa’ya dedi: Elini uzat ve onun kuyruğundan tut ve elini uzatıp onu tuttu ve elinde değnek oldu; ta ki, ataların Allah’ı, İbrahim’in Allah’ı, İshak’ın Allah’ı ve Yakup’un Allah’ı Rabbin sana göründüğüne inansınlar. Ve yine Rab ona dedi: Şimdi elini koynuna koy. Ve elini koynuna koydu ve onu çıkardığı zaman, işte, eli kar gibi cüzzamlı idi. Ve dedi: Elini yine koynuna koy. Ve elini yine koynuna koydu ve onu koynundan çıkardığı zaman, işte, yine kendi teni gibi oldu.” “Sağ elindeki nedir ey Mûsâ?” (Musa) dedi: “O, asâmdır. Ona dayanıyorum ve onunla davarıma yaprak silkeliyorum ve onda benim daha birçok ihtiyaçlarım var.” (Allah) buyurdu; “At […]
10 Ocak 2020

İnsanın Hakkı

İçinde “insanlar”, “toplum”, “halk” terimlerinin kullanıldığı cümleler genellikle, cümleyi kullananın kendi yargılarını, genellemelerini içerir. Ve çoğu zaman bu yargıların ne toplumla ne de halkla bir ilgisi bulunur. Yargı doğrudan kişinin kendi sınırlı dünya algısında temellenir. Sınırlı dünya algısına sahip olmayan yargılar bu gibi genellemelerden kaçınır. Genellemeler, düşüncenin asıl içeriğine tam olarak sahip olmamakla birlikte bir sezgiye sahip olmasından doğan tahminlerdir. Zira ne halk ne de toplum diye bir şey vardır. Bu belirsiz genellemeler, adına halk denilen bir yığınlaştırmaya işaret eder. Halk, halk olmaktan başka nitelik taşımayan yığınlardır. Eğer “halk” diye işaret edilen topluluk belirgin bir nitelik taşısaydı artık ona genel olarak halk demeyecek ama örneğin çiftçi, sanatçı, emekçi vb. diyecektik. Halk olarak halk bunların hiçbiri olmayan, “dünyevi kültürün yaratıcısı, taşıyıcısı olan kalabalığın genel adıdır”. [1]İnsan, toplum, halk gibi kelimeler birer soyutlamadır. Bu soyutlama üzerinden somut ve gerçek olan bireyi anlamak olanaksızdır. Genelleme bir mantıkçı hastalığıdır. Sanat ise genellemez, en somut […]
15 Mart 2019

Ütopya ve Eskatoloji

Ütopya, genel mahiyetiyle gerçekleşmesi mümkün olmayan bir devlet biçimi olarak tanımlanır. Buradaki mümkün olmayan gerçeklik saptaması, nihai gerçekliğine erişememesi anlamındadır. Zira gerçekliğine erişen “tamamlanır” ve tamamlanan ortadan kalkar. Bu nedenle ütopik devlet, mutlaklaşmış bir ideal devletten ziyade, arayışın sürekliliği, edimselliği içinde olası en iyi devlet biçimini oluşturma ya da en azından tasvir edebilme veya insan olma niteliğini önceleyen temel kavramın erekte nihayetlenmesi çabasıdır. İnsanın bu tükenmez arayışı daha da derin bir mahiyet kazanarak tüm umutlarını içine alan aydınlık bir gelecek fikrine yükselir. Yine de ‘ütopya’ gibi ‘insan’ da tamamlanamadığı için tüm gelecek tasavvurları belirsizlik taşır. Devlet hayata dair korkuların ortadan kalktığı bir güvenlik arayışıdır. Yine de asıl soru gölgede kalır; insan ölümle son bulan bir ‘şeyse’ ütopya anlamsızdır ve ölüm insan için bir son değilse dünyevi ütopya arayışı yine anlamsızdır. Öyleyse bizi ütopya arayışına sürükleyen nedir? Ütopyaların ideal bir devlet yapısıyla gösterilmesi en genel olarak “devlet” kavramının adalet ve özgürlükleri […]
16 Ocak 2019

Prometheus, İsa ve Sokrates

Özgürlük istemi, insanın kendini bilme ve insan olma yolundaki macerasıdır. Sokrates öncesi Sofistler haklı olarak şunu sorgularlar, insan bildiği bir şeyi, biliyor olduğundan onu arama ihtiyacı duyamaz. Ve bilmediği bir şey ise onun için bir muamma olduğundan neyi arayacağını bilemez. Sofistlerin “bir şey” diyerek genele yaydıkları o “şeye” Tanrı, erdem, hakikatler, mutluluk vb. kavramlarla işaret edilse de ulaşılmak istenen en temelde özgürlüktür. İnsan her şeyden evvel yitip gitmemeyi, ölümsüzlüğü ister ve mutlu olmayı, mutluluk için de onu bu mutluluktan alıkoyan engellerden bağımsızlaşmayı arar. Bunun için de özgürlüğe yazgılı bir doğası olduğu ve ne olursa olsun özgürlüğü arayacağı söylenir. Sofistlerin sorguladığı gibi, insan neyi arayacağını bilmediğinden dolayı özgürlük olarak özgürlüğü isteyemiyorsa, buradaki sorun özgürlük değil bilgi sorunudur. İddia edildiği gibi insan özgürlüğün ne olduğunu bilmediğinden dolayı onu isteyemezse, özgürleşmiş bir insandan, hatta özgürlüğün ne olduğundan dahi söz edemememiz gerekirdi. Halbuki insanın en temel ırası olarak özgürlüğü, insan olmanın bir zorunluluğu olarak […]
30 Mayıs 2018

Meselin Tahkîki

Hz. Mevlâna’nın Mesnevî’inde zikrettiği bir meselidir…[1] “Bir zaman Rûmî ve Çinli üstatlar arasında meslekî maharetleriyle alâkalı bir münâkaşa hâsıl olmuş ve netîcede mevzu’ pâdişâhın huzûruna intikâl etmiş. Pâdişâh da bu ustaları bir sınava tâbi tutup, davâsında kimin daha mâhir olduğunu görmek istemiş. Pâdişâh’ın emri ile her iki ümmetin usta ressamlarından, hünerlerini kendilerine tahsis edilen bir duvarda izhâr etmeleri taleb edilmiş. Karşılıklı duran bu iki duvarın arasına da bir hicab setredilerek ustaların birbirlerinin eserlerinden feyz almaları engellenmiş. Çinli ustalar yüz türlü boya isterlerken, Rûmîler sâdece duvarın pasını atmak için cilâ ricâ etmişler. Kendilerine imhâl eylenen mühlet dolduğunda, ustalıklarını teşhirleri arz edilmiş. Çinli ustaların maharetlerini gösterdikleri duvarı seyreden Padişah, bu ustaların eserine hayran kalmış, zîrâ üstatlar bin bir renkte, muhteşem bir manzara resmetmişler. Bundan sonra Rûmîlerin duvarına geçen Padişah’a eserlerini izhâr etmek için ustalardan biri, iki duvarın ara yerindeki hicabı indirince, Rûmîlerin üzerinde hiçbir pürüz kalmayan duvarı Çinli üstatların eserini olduğu gibi […]
14 Mart 2018

Muhkem ve Müteşabih Okuma

  “Allah, sözün en güzelini, birbirine benzer, çoklu anlama gelen bir Kitap halinde indirdi… (O) bununla dilediğini doğru yola iletir. Ama Allah kimi sapıklığında bırakırsa artık ona yol gösteren olmaz.”[1] Kur’an-ı Kerim, âyetlerinin iki farklı biçim altında toplandığını belirtir. Bunlar hükmî yani genel geçer olmayan, doğrudan anlaşılan ve inanırı yorumsuz olarak hükme bağlayan âyetler ile benzetmeli olarak yorum gerektiren, inanırın kendi anlayışı, kültürü ve yaşadığı çağa göre içeriklenen, çok anlamlılığa açık âyetlerdir. Kur’an bunların ilkine muhkem, ikincisine müteşâbih âyet demektedir. “Kitab’ı sana indiren O’dur. Onun bir kısmı muhkem âyetlerdir, onlar Kitab’ın anasıdır (ümmü’l kitâb) ve diğerleri, müteşâbihtir. Fakat kalplerinde eğrilik bulunanlar müteşâbih olanlara tâbi olurlar. Ondan fitne çıkarmak için, onun te’vilini yapmak isterler. Ve onun te’vilini Allah’tan başka kimse bilmez ve ilimde rüsûh bulanlar ise: “Biz O’na iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” derler, onlar da tezekkür edemezler, yalnız Ulûl’elbab…” [2] Muhkem, (hekeme) hüküm, yargı kelimesinden gelir. Hüküm, yoruma kapalı, nihai […]
11 Şubat 2018

Umut ve İyimserlik

Bir vesileyle düşündüm: Allah’ın kudret eli bende olsa, onunla dokunduğumu iyi etsem; kalkamayan kalksa, görmeyen görse. Ve Kelimetullah’ın kudreti ile söylesem, açlar doysa, yüzler gülse… Kalbim beni uyardı; Allah Kadirdir, her şeye kudreti yeter… Veliyullah’ın[1] kulağımıza çaldığı bir kelâm-ı kibarı hatırladım; “İcraatımı beğenmiyorsan, çık mülkümden dışarı!”.[2] Öyle ya icraatı beğenmemek takdiri karartmaktır.[3] Öyleyse dedim: Allah’ın sâlih ve kâmil kulları ellerini çekip, acıları ve gözyaşlarını görmezden mi gelirler? Anladım ki bana Asr Sûresi’nin bir mânâsı lütfedildi. “Hayır, onlar ellerini çekmezler ve yüzlerini çevirmezler, ancak sabrı ve Hakk’ı tavsiye ederler.” Onlar sabır ile doğacak umut, adalet ile gelecek huzur için hizmet ederler… Umut kavramı, ister felsefenin, ister psikolojinin konusu olarak irdelensin, en hakiki ve somut biçimiyle teolojinin konusudur. Çünkü umut her şeyden önce bir bilinmeyene yönelmektir. Gerçek bir teolojik irdeleme felsefeyi ve ruhbilimini dışarıda bırakmasa da, bu bilinmeyenin içeriği ne yalnız felsefe, ne de psikoloji ile tam anlamıyla doldurulabilir. Denilecektir ki felsefe […]