Gülşen Geniş

18 Kasım 2016

Tasavvufî Söylemin Apophatic Karakteri: Söylenemeyenin Söylemi

Herhangi bir duyguyu hiç tecrübe etmemiş birine, o duygunun içinde barındırdığı keyfiyet ve değeri açıklamak mümkün değildir. Sözgelimi bir senfoninin ya da klasik müzik şaheserinin gerçek değerini idrak edebilmek için iyi bir müzik kulağına sahip olmak gerekir. Ya da âşığın ifadelerini hakikatiyle anlamak için bizzat âşık olmak gerekir. İyi bir müzik kulağına ve aşkı bizzat tadan bir kalbe sahip olmadan, bir müzisyeni ya da bir âşığı doğru bir şekilde yorumlayamayız. Sufiler de bu tasavvufî tecrübenin bu özelliğine binaen, soyut ve yüzeysel ifadeler yerine tecrübenin kendisine vurgu yaparlar. (s. 429) *** Diğer taraftan Sufilerin nihaî kaygıları olan Hakk Teâlâ’nın herhangi bir şekilde idrak edilmesi, hep bilme-bilinemezlik, görme-hicâb paradoksları şeklinde ifade edildiği için, sufiyâne söylemin temel karakteristiği de söylenemeyenin söylemi (apophatic: language of unsaying) şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Michael Sells’in bu söylem tarzı hakkındaki tahlilleri kayda değerdir. Buna göre Grekçede bir şey hakkında konuşmayı reddetme, olumsuzlama anlamına gelen apo-phasis: un-saying kavramı, aslında salt […]
18 Kasım 2016

Filmlerle İletişim ve Yabancılaşma

*Serdar Öztürk’ün İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi 2013/1 sayısında yayımlanan yazısından alıntılayan: Gülşen Geniş   Yabancılaşma Kavramı: Yabancılaşma ilk defa Hegel tarafından kullanılmıştır. Hegel, “Her gerçeklik biçiminin özünde ayrılık ve uzaklaşma vardır,” (Pappenheim, 2002: 74) derken konuyu daha çok idealist düzlemde açıklamıştır. Kavramı Hegel’den almasına karşın dönüşüme uğratan Marx ise, Felsefe İncelemeleri’nde yabancılaşmaya ayrı bir bölüm ayırmış ve yabancılaşmayı analiz etmiştir. Bu analize göre yabancılaşmanın birkaç boyutu vardır (Marx & Engels, 2009: 27-28; 49-61; 76-78). Bertell Ollman’ın yorumundan gidildiğinde, ilk olarak emeğini satan insan, kendi üretici etkinliğinden yabancılaşır ya da koparılır. Bunun anlamı insanın kendi yaratıcı ve üretici potansiyeliyle neyin nasıl yapılacağına karar vermede hiçbir söz hakkının olmamasıdır. Bu kararlar, emeği satın alanlar tarafından verilir. Onlar, çalıştırdıkları insanların çalışma koşullarından, çalışma hızlarına ve hatta çalıştırılıp çalıştırılmayacaklarına kadar her şeyi belirlerler (Ollman, 2012: 228-236). İkinci olarak, emeklerini satan insanlar, üretici etkinliklerinin ürününden de yabancılaşır-lar. İnsanın ne üretileceği, ürünle ne yapılacağı konusunda hiçbir denetimi yoktur. Ürünü […]
9 Kasım 2016

Felsefecilerimiz

Türk Dil Devrimi ile beraber Türk Dili’nin yeniden dirilmesine, arınmasına, gelişmesine ve derinleşmesine katkıda bulunan birçok düşünürümüzle birlikte burada sadece birkaç tanesine yer verebildiğimiz felsefecilerimizin özgeçmişlerini, felsefenin çeşitli alanlarında yaptıkları çalışmaları ve günümüz felsefesine ışık tutan eserlerini kısaca sergilemeye çalıştık. Dilimize ve düşünce dünyamıza bulundukları çok değerli katkılarının yanında eksik ve kusurlu kalan bu çalışmamızdan dolayı, öncelikle, burada yer vermeye çalıştığımız ve yer veremediğimiz tüm düşünürlerimizden özür diliyoruz ve bu değerli katkılarından dolayı teşekkürü ve derin saygıyı kendilerine bir borç biliyoruz. Alfabetik sırayla kendilerini andığımız felsefecilerimiz: Bedia Akarsu, Ahmet Arslan, Süleyman Hayri Bolay, Ahmet Cevizci, Betül Çotuksöken, Zeynep Direk, Macit Gökberg, Teo Grünberg, Orhan Hançerlioğlu, Nusret Hızır, İoanna Kuçuradi, Takiyettin Mengüşoğlu, Cemil Sena Ongun, Doğan Özlem, Oktay Sinanoğlu, Cavit Sunar,  Nermi Uygur, Hilmi Ziya Ülken, Aziz Yardımlı. Bedia Akarsu İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde yaptığı dil, kültür ve ahlâk felsefesi çalışmalarıyla tanınan felsefecimiz Bedia Akarsu, 1921’de İstanbul’da dünyaya geldi. Yükseköğrenimini 1943 […]
9 Kasım 2016

Gazi’nin Dilinden Harf ve Dil Devrimi*

Harf devriminin gerekliliği Her şeyden evvel, her gelişmenin ilk yapı taşı olan soruna değinmek isterim. Her araçtan evvel, büyük Türk milletine kolay bir okuma yazma anahtarı vermek gerekir. Büyük Türk milleti bilgisizlikten, az emekle kısa yoldan, ancak kendi güzel ve soylu diline kolay uyan böyle bir araç ile sıyrılabilir. Bu okuma yazma anahtarı, ancak Latin esasından alınan Türk alfabesidir. Basit bir deneyim, Latin esasından Türk harflerinin, Türk diline ne kadar uygun olduğunu, şehirde ve köyde yaşı ilerlemiş Türk çocuklarının ne kadar kolay okuyup yazdıklarını güneş gibi meydana çıkarmıştır. 1928 (Atatürk’ün S.D.I, s. 345) Şurasını deneyim ile ifade edeyim ki, hece ve alfabe yeniliği gerçekten çocukları güçlüklerden kurtaran, onlara küçük yaşta başarı zevkini tattıran en etkili yoldur. İnsanlar arasında kolay ve istekli okumak yolunun sağlanması, hem millî gelişmeye hem de milletler arasında anlaşmaya çok hizmet eder. 1929 (Atatürk’ün T.T.B.IV, s. 543) Türk diline verilen önem Kültür işlerimiz üzerine, ulusça gönüllerimizin titrediğini […]
20 Eylül 2016

Süreçte Olmak

İnsanın kendine yabancılaşmasını kendine uzaklaşması olarak da algılayabiliriz. İnsanın doğduğu andan itibaren olay ve olguların akışının doğrusal olması, onun kendinden, daha doğrusu geldiği yerden uzaklaştıran en temel neden olarak ortaya çıkar. Bu çıkarsama ile insanla kendisi arasındaki tek engel zamandır. Asr Sûresi 1. âyette geçtiği gibi “Ömrüne and olsun ki insan hüsrandadır(hasrettedir).”[1] Âyetin devamında “Ancak iman edip sâlih âmel işleyenler, Hakk’ı ve sabrı tavsiye edenler müstesna”[2] diyerek bu hasretten-ayrılıktan-uzaklıktan kurtuluşa dikkat çeker. İnsanın kendisi ile arasındaki bu uçurumu aşmak için kendinden emin, barışçıl ve kurtarıcı işler yapmak gerektiğini, bunun için de yönelişinin(niyetinin) Tümel Oluş’un (Hakk) bir derecesi olan “kendi”ne olmasının gerektiğini ve bunu süreçte (sabır) kararlı kalarak yapabileceğinin göstergelerini verir. İşte bu süreci başlatan aslında insanın kendine veya çevresine olan yabancılaşmasının farkındalığıdır –zira bu bir süreç değil geçip giden bir zaman dilimi/süre olmaya devam ederdi. Bu süreçle birlikte insanın düşünce dünyası da ikiye bölünür.[3] Çevresi, işleri ve ilişkilerindeki görünüşü (tezahür) […]