Ayşe Acar

27 Haziran 2023

Fichte ve Yunus Emre’de Arı Ben’in İfadesi

Ayşe Acar & Sadık Acar Önsöz Bu çalışma Fichte ve Yunus Emre’de Arı Ben’in ele alınış ve ifade ediliş tarzlarındaki ortak temalara yer vermektedir. Bu amaçla çalışma, Batı zihin dünyasında Descartes’la başlayan modern öznenin Alman İdealizmine kadar varılan süreçte giderek saltık özneye dönüşmesine ve Fichte’de her şeyin temeline konan Arı Ben’in ifadesine yoğunlaşmaktadır. Özne nesne düalitesi birliğe kavuşturmak, varoluşu Ben’in etkinlik alanı ve ürünü olarak tek bir ilkeye dayalı olarak açıklamak Fichte’nin önüne koyduğu temel amaç olacaktır. Benzer şekilde varlığın Arı Ben tarafından kurulması, Fichte’de olduğu üzere Yunus Emre için de ortak bir söylem olarak ele alınıp işlenecektir. Her iki düşünürde de Ben’in ben olmayanla kendini dolayımlaması ve insanın etik bir varlığa dönüşmesi, Ben’in kendisini bilmesinin bu dolayımla mümkün olacağının vurgulanması üzerinde durulacaktır. İnsanın bir/başka insanla insanlaşabileceği, iradi öznenin kendini bilmesinin ise kendi yapıp etmeleri üzerinden gerçekleşeceği düşüncesi makalenin üzerinde düşündüğü temel tema olacaktır. Fichte ve Yunus Emre, ancak ortak […]
9 Mayıs 2023

Doğu Batı Arasında Felsefe

Ne isek o oluşumuzu bilincimizin önüne koymadan özgürlüğü erek edinmek olanaklı değildir. Yapıcıları tarafından inşa edilen tarihin şimdiki diliminde kendisini hazır bulan bir birey, kendisine “ben kimim?” sorusunu yönelttiğinde öncelikle “şimdinin toprağında”[1] yetişmediğini fark etmelidir. Her insan kişisi geçmişin emek verdiği, dünden bugüne aktarılan bir mirastır. Dil, günlük yaşamın âdetleri, beceriler ve dertler bir kuşaktan ötekine aktarılırken, mirası devralan “kendim” dediği şeyi devralır. Düşünce ediminin gerçek anlamda henüz kendini göstermediği bu noktada insanın karşısında iki olasılık durmaktadır; ya devraldığı mirası değişikliğe uğratmadan sonrakilere ulaştıracaktır ya da aldığı mirası, üzerine düşünme yetisini kullanarak değişikliğe uğratacaktır. İkinci olasılık, tarihin sürekliliğine ve özgürlüğe olanak verir. Bu olasılıkta tarih dondurulmuş bir zaman dilimi değil, yaşayanların özgürlüğe doğru yaptığı yolculuktur. Tarih bilinci üzerinden düşünme eğilimlerinin sınıflandırılması felsefe literatüründe büyük bir öneme sahiptir. Prof. Dr. Takiyettin Mengüşoğlu “tarihsiz” olarak nitelendirdiği Doğu insanı ve toplumunu “geçmiş ve gelecek bilinci olmayan tek boyutlu zamanda yaşayanlar” olarak nitelendirirken tarihten […]
16 Mart 2023

Platon’un Mağarasından Çıkamamak

Mağaranın içinde sıkışıp kalanlar, gölgeye ‘hakikat’ diye sarılırlar. Bir sözün benzetme amacıyla başka bir söz yerine kullanılmasına eğretileme (istiare-teşbih) denir. Sanat ve edebiyatta bir enstrüman gibi kullanılan eğretileme aynı zamanda anlaşılması güç bir konuyu dinleyicinin idrak düzeyine taşımanın yöntemidir. Platon’un mağara anlatımı bunun en iyi örneklerindendir. Bir grup insan mağaranın içindedir. Ömürleri bu mağarada geçen insanların elleri ve ayakları zincirli, yüzleri mağaranın duvarına dönüktür. Mağaranın duvarına yansıyan birtakım gölgeler vardır. Bu gölgelerin neyin gölgesi olduğunu mağaradaki insanlar bilmezler. Onlar için gölgeler gerçekliğin ta kendisidir. Oysa mağaranın içine bir ateşin ışığı sızmaktadır. Gölgelere neden olan şey odur. Ateşin önünden geçen insanlar, hayvanlar ya da nesnelerin gölgesidir o duvara yansıyan. Zincirlerden kurtulup duvara bakan yüzünü mağaranın çıkışına çevirmediği sürece içeride bulunan insanlar için yaşam, bir gölge oyunundan ibarettir. Tıpkı Hacivat ve Karagöz’de olduğu gibi.   DOĞAL BİLİNÇ Platon’un mağara anlatımına ilişkin sayısız yorumla karşılaşmak mümkün. Bu yorumlarda genel olarak “doksa” (yanılsama-gölge) durumundan […]
17 Mayıs 2022

Tinin Fenomenolojisinde Doğal Bilinç ve Platon’un Mağarası

Özet: Bu makale G. W. F. Hegel’in bir tür keşif yolculuğu olarak tanımladığı “Tinin Fenomenolojisi” (The Phenomenology of Spirit) eserinde Hegel’in uyguladığı yöntemi genel hatlarıyla tanımlarken eserde “duyusal kesinlik ya da bu ve sanma” (sensuous-certainty; or the “this” and meaning something), “algı ya da şey ve yanılsama” (perceiving; or the thing and illusion), “kuvvet ve anlama yetisi, görünüş ve duyulur üstü dünya” (force and the understanding; appearance and the supersensible world) alt başlıklarından oluşan “Bilinç” (Consciousness) bölümünü anlamaya odaklanacaktır. Sözü edilen bölümü Platon’un bilgi kuramında önemli bir yere sahip olan “mağara alegorisi” ile karşılaştırmalı olarak yorumlamayı amaçlayan makale “Doğal Bilinç”in doksolojik olanla ilişkisini irdelerken Platon’un “bölünmüş çizgi” (the divided line) şemasını “mağara alegorisi” ile ilişkilendirmeyi amaçlamaktadır.   Giriş: Modern entelektüel yaşam yüzerine yazan hemen hemen herkesin bir Hegel imgesi olduğunu ve bir tutum belirtmesi gerektiğini söyleyen Shlomo Avineri, Journal of Contemporary History’de “Hegel Revisited”[1] makalesinde Locke konusunda ılımlı olmanın olanaklı […]
4 Mart 2022

Sokrates, Kendilik ve Mimesis

Özet: Bu makale Platon’un “mimesis” kavramındaki iyi mimesis – kötü mimesis ayrımını esas alarak bir tür mimetik deneyim olarak yorumlanabilecek olan kendilik deneyiminde –Sokrates örneği üzerinden– iyi mimesis’i anlamlandırmayı amaçlamaktadır. Sokrates -Alcibiades ilişkisinde ilişkinin diyalektik biçimine dikkat çekmek isteyen makale Sokrates’in kimliği ile bütünleşmiş olan “kendini tanı!” (gnothi seauton) ilkesinin kendilik kaygısı (epimeleia heautou) ile olan bağlantısına değinirken modern dönemlerde tanımlanan kendilik anlayışının kötü bir mimesis olabileceği üzerinde duracaktır.   Prolog: Platon, “Devlet”te Homeros’u çocukluğundan beri sevdiğini[1] belirtmesine karşın yine de Homeros ve diğer şairlerin topluma ve özellikle de gençlere ne tür zararlar verdiklerini / verebileceklerini gündeme getirir. İdealize edilen bir şehir vardır ve o şehrin en önemli unsurlarından biri olan bekçiler Homeros’un Hades Ülkesi üzerine söylediği korkunç sözlerle birer yiğit olmaktan uzaklaşma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar.[2] Homeros’un dilinde Hades, korkunç iniltilerin, hayaletlerin, gözyaşı ve pişmanlıkların olduğu, ölümün sarsıcı yüzünü tüm çıplaklığıyla gösterdiği bir tür cehennemi andırmaktadır. Dahası Homeros ve diğer […]
27 Mayıs 2021

Evrenin Tanrısal Yönetimine İnancımızın Temeli Üzerine: Fichte, İnanç ve İnsan

Özet: Alman idealizminin önemli temsilcileri arasında yer alan Johann Gottlieb Fichte’nin “Evrenin Tanrısal Yönetimine İnancımızın Temeli Üzerine”[1] adlı kısa denemesi 1798 yılında yayınlanmıştır. Deneme, Fichte’nin düşünce sisteminin merkezinde duran Wissenschaftslehre temel alarak yazılmış, din felsefesine dair görüşlerinin yer aldığı bir tür manifesto niteliği taşımaktadır. Bu makale “Evrenin Tanrısal Yönetimine İnancımızın Temeli Üzerine” adlı denemede Fichte’nin inanç konusuna yaklaşımını anlamayı ve yaklaşımı din felsefesinde yer alan “Tanrı’nın Varlığının Delilleri Tartışmaları” ile insan-Tanrı ilişkisi çerçevesinde yorumlamayı amaçlamaktadır.     Giriş: Fichte’nin Jena’da ders vermeye başladığı 1794 yılında ilk kez gündeme getirdiği[2] ve Wissenschaftslehre[3] adını verdiği sistem, beraberinde birtakım felsefi tartışmaları doğurduğu gibi Fichte’yi bazı suçlamalarla da karşı karşıya bırakmıştır. Fichte, bir taraftan WL sistemi üzerine çalışmaya devam ederken, diğer yandan bu sistemin bir tür dipnot niteliğini taşıyan denemeler ve eserler de yayınlamıştır. Bu eserlerden biri, 1798 yılında yayınlanan, Fichte’nin ateizm tartışmalarıyla hepten gündeme gelmesine ve yayınlanmasından bir yıl sonra Jena’daki görevinden ayrılmasına […]
18 Eylül 2020

Aristoteles’in, Platon Reddiyesi Olarak Doksolojik Olanda Etik İnşa Etme Çabası

Özet: Hesaplanabilir, ölçülebilir bir şema olarak içinde bulunduğumuz yaşam kendini mutlak bir gerçeklik olarak dayatsa da ya da gerçekliğimizin bütünüyle bundan ibaret olduğunu kabul ediyor olsak da, Platon bize bıraktığı diyaloglarla gerçeğe benzeyenin bir mimesis (taklit) olduğunu söylemeye hala devam ediyor. Bu makale Aristoteles’in “Nikomakhos’a Etik” eserinde inşa etmeye çalıştığı etik teorinin nasıl ve ne amaçla inşa edildiğine dikkat çekerken Platon’un insanlık durumuna (doxa) dair yaptığı eleştirileri anlamayı amaçlamaktadır. Platon’da bilginin neye karşılık geldiğini anlamak, doksolojik olanda bir bilgi ve etik olanağının olup olmadığını anlamak konusunda büyük önem taşımaktadır. Makale felsefi faaliyetin temel kavramları arasında yer alan “iyi”, “arete”, “bilgi” gibi kavramları Platon ve Aristoteles’in felsefi yaklaşımları üzerinden karşılaştırmalı olarak analiz ederken “Nikomakhos’a Etik”te Aristoteles’in yaklaşımının etik bir yaklaşım mı yoksa istatistiksel bir belirleme mi olduğu sorusuna yanıt arayacaktır. Giriş: Aristoteles, Nikomakhos’a Etik’in hemen girişinde iyiyi “her şeyin arzuladığı şey” olarak tanımlar.[1] Her sanat, her araştırma, her eylem ve her […]
11 Mayıs 2020

Aletheia, Lethe ve Ölüme Karşı Meydan Okuyan Aşk

Özet: Antik Yunan’da evrenselleştirilebilecek bir insan doğası bulunmaz; insan potansiyellerden oluşan, potansiyelleri teorik ve pratik yaratıcı faaliyetle ortaya koyandır.[1] Evrensel insan doğası anlayışıyla şekillenmiş modern bir insan Antik Yunan’a dair okuma yapmaya karar verdiğinde ya bütünüyle Antik Yunan’a ait olmayan bir anlayışa sahip olacaktır ya da daha önce hiç karşılaşmadığı ve bu nedenle bilmediği bu anlatımın ona ne söylediğini anlama çabasına girecektir. İnsan, anlama çabasına yönelse de Doxa ile kuşatılmış her edimi yine de Antik Yunan’ı anlayamama risklerini her zaman içinde barındırmaktadır. Bu makale Antik Yunan’da ölüme karşı bir tür meydan okuma olarak kendini gösteren Aşk’ın (Eros), Symposium[2] diyaloğunu merkeze alarak, Platon’da ne anlama geldiğini anlamaya çalışırken Aşk’ı Aletheia ve Lethe kavramlarıyla birlikte yorumlamayı amaçlamaktadır. Giriş: Platon’da Eros’un ana tema olarak kendini gösterdiği diyalog olan Symposium da geçen konuşmalar, Appollodoros’un[i] Aristodemos’dan dinlediklerini bir Arkadaş’a diyalog şeklinde aktarmasıyla gerçekleşir. Adı Symposium olan, özel koşullarda, geleneklere uygun olarak kurulan bir toplantıdır bu.[3] […]
15 Mart 2019

Ütopik Diyalog Duva Sokor

Yerin yüzeyi üzerinde atılan her adımla biraz daha genişliyordu. Hayvanların attığı adımlar daha fazlaydı. Yedi mevsimin altıncısı yaşanıyordu. Soğuk Gece, İlkbahar, Yaz, Sıcak Gün ve Sonbahar ara ara gelmiş, şimdi Kış yaşanıyordu ve Buz Yağmuru da gelebilirdi. Adımlar yeri genişletirken atılan adımların hızı mevsimleri değiştiriyordu. Yorulmuşlardı. Dinlenmek için duracak olsalar yağmurlar başlayacak, damlalar yere değemeden havada buz kesilecekti. Onlar adımlarını atmadığı sürece buz damlaları orada duracak, adımlarını atacak olsalar damlalar birer bıçak gibi üzerlerine yağarken bedenlerini kanatacaktı. Durmadan yürüdüler. Kayalık tepeleriyle gökyüzüne taştan saraylar inşa etmiş dağları geçtiler. Ne bir geyik ne kemiklerden bir saray ne de bir devle karşılaştılar. Üç yıl sonra bedenleri yorulmayı unutunca yollar yok oldu, karşılarına kanatları pamuğa dönmüş karahindiba tarlaları çıktı. Yavaş yürüseler göğü buzdan damlalar kaplayacaktı, hızlı yürüseler pamuklar uçuşarak sis olacak, Duva Sokor’u bulamayacaklardı. Adımlarını hızlandırdılar. Koşmayı başarabilirlerse sisler dağılıp hava bulut olabilirdi. Durmadan koştular. Başlarının hemen üstünde bulutlar, karşılarında yemyeşil araziler duruyordu. […]