Ata’yı Anma

Sayı 95 Kasım – Aralık 2020

10 kasım 1997 19.00 muhsin ertuğrul tiyatrosu /

bana saat altıda buluşalım dediler. ben de koştum. altıyı bir iki dakika geçiyordu kapıdan içeri girdim, geç kalmanın ezikliği içinde. kimseler yok bizden. yani vakıftan. fuayede bir iki insan. iki masa işgal etmişler. kahve içiyorlar. köşede yaşlı bir hanımefendi. eski moda giysiler içinde.. önündeki sehpada ata’nın cumhuriyet gazetesinden kesilmiş resimleri.

yan tarafta bir kara tahta ve üzerinde a b c..

(biraz sonra tahta önünde önlüklü yakalı bir çocuk şalvarlı bir kadına tahta önünde okuma dersleri verecek; harfleri tek tek gösterip yüksek sesle okuyarak..)

iki hanım girdi cümle kapısından.

girişte üstten ışıklandırılmış vitrinler var. onların içlerine heykelcikler yerleştirmeye başladılar ellerindeki kutulardan.

atatürk’ün maskları, atatürk dans ederken, atatürk’ün kabartma nüfus cüzdanı, kepenekli atatürk, hazin bakışlı atatürk…

bazen beğenmiyorlar yerleştirdikleri vitrini. belki de yerleştirilen objenin ehemmiyeti ile o vitrinin kapıya olan uzaklığı düz orantılı değil mi ne.. kim bilir?

modern iki genç; sakallı, at kuyruklu, hakim yakalı gömlekler, dar paça pantolonlar ve siyahlar içinde.

devamlı çalan cep telefonu ile konuşuyorlar ve koşuşturuyorlar.

herhalde organizasyon komitesi.

bir iki görevliye devamlı talimatlar yağdırıyorlar..

halbuki onlarsa diğer alelade bir günden daha fazla telaş etmemeye azmetmişler..

komiteden bir başka genç (bu gömlekli ve blucinli..) kocaman atatürk resminin projeksiyonla gösterildiği bir perdeye ayrıca video kamera ile kapıdan girenleri tespit ederek aynı perdeye yansıtıyor..

yani heybetli sabit duran siyah beyaz bir atatürk ve etrafında devinim halinde halk, avam falan..

düşünce fena değil..

yalnız biraz önce atatürk objelerini vitrinlere yerleştiren han’fendi giriş kapısının tam önünde video objektifine poz veriyor ve perdede büyükçe bir ölçekte atatürk’ün yanında yer kaplayarak yerinden bile oynamıyor..

diğer insanlar yanlardan kayıp geçiyorlar..

han’fendi muhkem ve sabit ve müstakim!..

hatta denebilir ki: yuvarlak gözlük camlarının ardında oldukça kendinden emin..

birden etrafta dolaşan organizasyon komitesi, fuaye sakinleri, gözlüklü han’fendi, onların hareketleri veya hareketsizlikleri…

sanki beynim bir şeyler hatırlamak ister gibi..

sonra birden zavallı türkçem bu gibi durumlara hazırlıklı olmadığı için mecburen ve kendi kendimi, kendini beğenmiş bir entel olarak damgalamak pahasına akılcığımın ucundan geçen tanımları sıkılarak sıralamaya başlıyorum:

unique, sophistique, arogant, snob…

 

neden sonra bizimkiler geldiler..

allahtan..

daha sonra da gençler ve çocuklar..

kurtuldum böylece birtakım insanlar için birtakım sıfatlar aramaktan..

salon tıklım tıklımdı.

ne kadar çok seveni varmış gazi’nin?

ayla algan bir iki tane kadar yunus emre dörtlüklerini seslendirdi.

her zamanki gibi sevecen.

her zamanki gibi zarif ve içten.

her zamanki gibi kibar, duygu dolu, ölçülü.

ve fakat yunus’un bilinmeyen bir tanrıya söyleyip ona adadığını sandığım satırlarını, atatürk’ün perdedeki koskocaman resmine dönüp sanki onaymış gibi söyleyip terennüm etmesini yadırgadım.

zaten gazi de kafasını hafifçe öne eğmiş, hınzır hınzır gülümsüyordu.

bilirim.

o ne kül yutar ne güllabiciliğe pabuç bırakır ne de dalkavukluğa eyvallah der.

yutmadı yani…

sonra nezihe araz hanımefendiyi sahneye davet edildiler.

metin’in beyefendiliğine ve zarafetine yaslanarak sahneye çıktılar kendileri ağır ağır..

atatürk’ün çiçek ve ağaç ve doğa sevgisinden bahsettiler uzun uzadıya.

illa ankara’nın umarsız bir çöl, adam olmaz bir anadolu kenti ve ümitsiz çoraklığını iddia eden bir güruha karşı ve rağmen nasıl da beş sebze sandığında çiçekler yetiştirdiğini, yetiştirebildiğini ve ancak o’nun bunu yapabileceğinin altını çizdiler kalın sözcüklerle..

yapılmasını istediği bir kulübe için işçilerle (düşünebiliyor musunuz; atatürk ve toprak işçileri) beraber çalışıp ağaç söküp ağaç diktiğini..

ve en önemlisi kesilen bir ağaç için atatürk’ün ağladığını..

burası çok önemli:

atatürk ve göz yaşları..

o koskoca adam..

savaşlar, şehitler, zaferler karşısında bir kaya gibi dimdik..

ve kesilmiş bir ağaç kütüğü önünde çaresiz ve göz yaşları içinde..

yani deme o ki: zeus’un bile başına bir keresinde böyle bir olay gelmişti de!..

nezihe araz hanımefendinin birçok kitabını bir çırpıda ve beğenerek okumuştum. fakat kendisini böyle birebir dinlemek fırsatım hiç olmamıştı. kendileri yeniden sahneden inmeden önce herkesin hayret dolu bakışları arasında sahne arkasındaki yetkililerden birinin ani hücumuna uğrayarak ve yakasına iliştirilmiş bulunan (herhalde devlet malı) telsiz mikrofona el konulurken, ben de bu aradan yararlanıp yanımdakine şu hikâyeyi anlattım çarçabuk:

iki keçi meşhur mgm sinema stüdyolarının tavan arasındaki eski filmleri yiyorlarmış hatır hutur. biri ötekine sormuş:

“ne yiyorsun ?”

“rüzgar gibi geçti’yi..”

“nasıl güzel mi ?”

“valla romanı daha güzeldi!..

“—

anlamadığım ve anlamak da istemediğim şu ki:

neden ata’yı anmak söz konusu olduğunda halen doğaya inat bin güçlükle ayakta durmaya gayret eden bir müzeyyen senar ışıl ve bir safiye ayla ön saflara sürülerek o’nun en sevdiği şarkılar söyletilir bu bayanlara?

o’nun zamanında ve hasbelkader o’nun önünde bir iki şarkı okuma mazhariyetine(!) erişmiş bu insanlar mıdır o’nunla ve o’nun zamanı ile şimdiki zaman arasındaki münasip köprüleri, anıları kurabilecek olanlar?

ve her bayramda, aç kalmamak için istiklal madalyasını satan, ona istiklal madalyasını sattıran aptal bir zihniyetin bin yaşındaki bu güzel adamları saf halinde ahali önünden resmi geçit ettirmeleri..

velhasıl öyle ya da böyle tasada ve sevinçte o’nunla bizim aramızda, sahnedeki bin yaşındaki asarı atikler değil salonun gerisinde oturan çocuklar ve gençler olmalı.

tanrı’ya şükür gönül penceresini akıl süzgeci gibi veya bu söylediğimin tersi gibi aynı güzellikte kullanabilen metin dost söylenmesi gerekeni söyledi..

rahatladık..

birbirinden güzel dört şarkıyı ve zeybekleri de gözlerimizde iki damla yaşla dinledik ve seyrettik..

şükür.. buna da şükür..