Atatürk'ün Hususiyetleri

25 Ekim 2016

İlk hatırladığım 10 Kasım Atatürk’ü anma töreni, yanılmıyorsam 1982 yılında Selanik’te Atatürk’ün evindeydi. Çok küçüktüm ve sadece izlemiştim. Yatak odasına girip Ata’nın eşyalarına öylece bakakaldığımı hatırlıyorum. 28 sene sonra Atatürk’ü daha çok tanıyarak ve anlayarak, yakınlarından birinin anılarını paylaşarak hürmetle anıyorum. 

Atatürk onu cephede hizmeti bittikten sonra yakınları arasına aldı. Son dakikaya kadar Atatürk’ün yanından ayrılmadı. Atatürk gözlerini kaparken başı ucunda bulunan birkaç kişiden biriydi. Bu kişi Kılıç Ali Paşa’dır. 

Özellikle Atatürk’ün özel yaşamına yakından tanıklık etmiş biri olarak, onun anıları, düşünceleri ve duyguları Atatürk’ün kişiliğini anlamamız konusunda mutlaka katkı sağlayacaktır. Kılıç Ali Paşa, Atatürk’ün kişiliğini şöyle ifade etmiştir: 

“Atatürk, çok müşfik, çok ince, çok vefakar bir adamdı. Vefasızlara, vefasızlıklara karşı son derece gücenir ve üzüntü duyardı. Yakınlarının, sevdiklerinin hususi, hatta ailevi dertlerini dinler, adeta bir baba şefkatiyle onlara çareler arar, teselli ederdi. İnsan onun huzuruna çıkarak dertlerini döktükten sonra rahatlar, kalbi huzur dolarak, büyük bir ferahlık içinde yanından çıkardı.” (Atatürk’ün Hususiyetleri, s.71) 

Karşısındaki insanın soyuna, cinsiyetine, makamına, maddiyatına, eğitimine yani kürküne değil sadece gözlerinin içine bakıp onu gerçekten dinleyen bir kişi olduğunu o dönemde halkın kendisi biliyordu, ama şimdi 2010’da Türkiye Halkı bunu biliyor mu ya da hatırlıyor mu? Atatürk kendi bulunduğu makam ve mevkinin halka hizmet için kendisinde olduğunu bilen; ‘makam ve mevki’nin halkın kendisine saygı göstermesi ve boyun eğmesi için olmadığını yaşamında davranışlarıyla, yanıtlarıyla, kişiliğiyle yeterince göstermiş bir devlet adamıydı. Bundan dolayı kendisi bu milletin önderi olmuştu. Halk da kendisini önder olarak kabul etmiş ve kurtuluş mücadelesinde ve sonrasında Atatürk’e desteğini, sevgisini ve saygısını eksik etmemiştir. Milletinin eğitimiyle yakından ilgilenen, milletine manevi miras olarak ilim ve akıl bırakan, Sığırtmaç Mustafalara ve nicelerine baba olan, tüm bölgede barışı sağlayan ve diğer devletlere bu konuda örnek olan birini diktatör olmakla itham etmek ancak maksatlı bir söylem ya da cehaletin nefretle kustuğu bir yalan olabilir. 

Kendi döneminde Atatürk’ü diktatör olmakla suçlayanlara Atatürk’ün yanıtı Kılıç Ali’nin anılarında şöyle geçiyor: 

Birinci Tarih Kongresi 1930 yılında Ankara Halkevi’nde toplanmıştı. […] Toplantı bir hafta sürmüştü. Kongre azaları yepyeni tezler, fikirler ve birçok kitaplar ve kaynaklar meydana koymuşlardı. […] Kongre sonunda azalara Marmara Köşkü’nde bir çay verilmişti. Samimi bir hava içinde geçen ve ayak üstü konuşmalarla sürüp giden çayda, Atatürk’ün etrafını sarmış olan hocalar gelişigüzel birtakım suallerle Atatürk’ü adeta bir baskı altına almış bulunuyorlardı.

Muallimlerden biri Atatürk’e:

– ‘Paşam! Birçok Avrupalı muharrirler yazdıkları eserlerinde sizi diktatör diye vasıflandırıyorlar. Buna ne buyurursunuz?’ diye bir sual sormuştu.

Atatürk bu suale gayet soğukkanlılıkla ve gülerek cevap verdi:

– ‘Ben diktatör değilim ve hevesli de olmadım. Benim diktatör olmadığıma şuradan hüküm veriniz, ben diktatör olsaydım siz bana bu suali soramazdınız!’ diye zarif ve çok makul bir mukabelede bulunmuşlardı.” (a.g.e., s. 136) 

Atatürk’ün günümüzde maksatlı olarak anlatıldığı gibi Dolmabahçe’de “yalnız kalmış, terk edilmiş, halktan kopuk” bir yaşam sürmediğini hem yakınlarının anlattıklarıyla hem de tarihi kayıtlarla biliyoruz, ama en önemlisi doktorların uyarısına rağmen hasta yatağından kalkarak halkı için, ülkesi için nerelere gittiğini, neler başardığını unutmuyoruz. 

Atatürk’ün milleti ile yakından temas etmeyi sevdiğini Kılıç Ali birçok anısında anlatıyor. Son olarak kendiliğinden gelişen bir ev ziyaretini naklederek hem Atatürk’ü hem de ona inanan, ona gönülden destek veren, iyi temennilerini eksik etmeyen yüce milletimizi şükranla anıyorum. 

Bir gün de motorla Boğaz’da bir gezinti yapıyorduk. Anadolu Hisarı önlerine geldiğimiz zaman Atatürk:

– Mektebi Harbiye hayatımdan sonra Göksu Deresi’ni hiç görmedim. Duralım da derede bir sandal gezintisi yapalım,” demiş ve bu emirleriyle motor dere ağzına demirlemişti.

Oradan bir sandal getirdik. Atatürk beni ve başyaverlerini alarak sandala bindi. Bir kandil günüydü. Sandal ile derenin sonuna kadar gittik. Bize rastlayanlar Atatürk’ün farkında değillerdi. Hatta sandalcı bir ara dönerek bir kumluğa oturdu ve kurtarmak için yardım edenler de olduğu halde bunlar Atatürk’ü bir türlü tanıyamıyorlardı.

Döndük. Motora geliyorduk. Dere kenarında eski yalılardan birinin alt kat penceresinde bir siyahi dadı ile diğer iki yaşlı hanım oturuyorlardı. Bunların birisi Atatürk’ü tanıdı ve

– ‘Ta kendisi! Seni gördüm! Artık ölsem de yanmam!’

Diğeri:

– ‘Ne olur? Kandil günü bir kahvemizi içmeye buyurmaz mısınız?’ diye bağırmaya ve heyecanlanmaya başladı.

Atatürk de elliyle işaret ederek:

– ‘Geliyorum, geliyorum!’ diye cevap verdi.

Sandalı yalıya yanaştırttı. Yalının küçük bahçesinde üç ihtiyar hanımla kahve içti. Şuradan buradan görüşerek veda etti, kalktı, avdet ederken bu kadıncağızların canı gönülden ellerini havaya kaldırarak bağırdıkları, dualar, iyi temenniler görülecek manzara idi.” (a.g.e., s. 84-85)