“Astroloji Ve Vahdet-i Vücûd” Yazısı Üzerine Bir Eleştiri

Sayı 76 – Eylül-Ekim 2017

* İzzet Erş’in Düşün-ü-yorum Bülteni 71. sayısında yayımlanan “Astroloji ve Vahdet-i Vücûd” başlıklı yazısına istinaden.

“Yazılarını büyük zevkle okuduğum ve faydalandığım İzzet ERŞ’in Düşünüyorum dergisinin 2016-Kasım sayısında yer alan “Astroloji ve Vahdeti Vücud“ başlıklı yazısını okudum. Astrolojinin hayli tartışmalı olan yerini konu alan bu yazıda katılmadığım bazı hususları paylaşmak isterim. Yapıcı bir katkısı olması dileği ve sevgili İzzet’e en derin sevgilerimle..”

 

Astroloji ve Astronomi ayrımı ve Astrolojinin bir bilim olup olmadığı konusu son yıllarda sıkça gündeme gelmekte ve tartışılmaktadır. Erş’in yazısı, konunun güncel ve tartışmalı durumunu ele almaktan çok; Yazarın, Astrolojiyi, olduğunu veya olması gerektiğini düşündüğü yere konumlandırma çabası olarak görülüyor. Astroloji ve bağlantılı olarak Simya, mistik zeminleri ile vurgulanarak Vahdet-i Vücûd kavramı içinde özel bir yerlere oturtuluyor.

Astroloji ve Simya, içte var olanı ortaya çıkarma, değersizden değerliye dönüşümü sağlama ve katılaşmışlıktan incelmeye hermetik bir iç deneyim olarak ele alındığında çeşitli aktarım sorunları içerdiğinden, bir disiplin veya “loji” olarak değil öznel bir çalışma alanı olarak ele alınabilir.

Hermetik ve mistik bir iç deneyimin yazılı ve sözel aktarımının sınırlı ve sorunlu olması öncelikle dil ile ilgili olmalıdır. Bilinmeyenlerle dolu zihinsel bir deneyim, bildik kelime ve kavramlarla aktarıldığında olduğu gibiliğinden sapar. Bu deneyimi tam olarak ifade edebilmek basit bir dil sorunu olmakla da kalmaz. Deneyimin aktarıldığı kişilerin de eş veya benzer deneyimlerini gerektirir. Aradaki kopukluklar, şekil, sembol ve ikonlarla bir tür üst dil inşa çabası ile aşılmaya çalışılır. Ancak zaman içinde olduğu gibiliğinden sapan aktarımlar, bu deneyimlerin ortak anlayışlar ve aktarılabilir bilgi birikimlerini gerektiren disiplinler olarak ele alınmasını zorlaştırır.

Öznel zihinsel deneyimleri ve iç yolculukları içeren hermetik bir literatür bu yönü ile açık bir kullanıma uygun olmayabilir. Bu kütüphaneden alınan bir Astroloji ve Simya kitabını okuyarak Astrolog veya Simyager olunmaz. Kişinin, başkalarının doğruları yerine kendi yanlışlıkları ile kavrulması ve yolunu bulması esastır. Zira başkasının doğruları ile kopyalar, müsveddeler oluşur. İçimizde var olanı ancak kendimiz ortaya çıkartabilir ve kendi kurşunumuzu ancak kendi ateşimizle eritebiliriz. Hermetik miras belki de küllerden ibarettir.

Bu yönü ile ne Astroloji, ne Simya bir bilim değil öznel bir çalışma alanı olarak ele alınabilir. Bilim ise deneyimleri şahsi olmayan, kültürlere dayanmayan, teste açık, ölçülebilir ve aktarılabilir bilgi birikimleri ile oluşur.

Hal böyle iken, yani her iki alanın mecrası farklı iken, Astroloji karşıtlığında bilimi kıyasıya eleştiren Yazar, modern bilimin çıldırdığını iddia ediyor. Yazıdaki alıntı ile;

“Önemli olan şudur; tüm olup bitenlerin ardında doğa yani varoluşların bütünlüğü dirimlidir. Yani hiçbir şeyin nedeni kendinde değildir ve her şey bir nedenin ‘asıl nedenin’ uzantısıdır. Modern bilim burada çıldırır. Zira modernizm kendini tikel aklın egemenliğine bağlamak istediğinden ister istemez zaten çıldırmaya meyillidir. Bugün adına “bilim” denilen pozitif bilimler için akıl ölçülebilirliktir.”

Modernizm, bilim ve bilimsel düşünceyi ayrı ele almamız gerekmiyor mu? Bilim çıldıracak bir kurum veya disiplin değil. Binlerce yıllık bir canlılık ve insanlaşma hikâyesi ile donanmış beynimizin, doğayı ve kendimizi dogmaların ve inançların ötesinde akıl yolu ile tanıma ve anlama yollarından biri. Bilim bize uzaydan veya başka bir Dünyadan da gelmiş değil. Beynimiz bu yolu binlerce yıllık tarihsel evrimi içerisinde sayısız deneyim, sebep sonuç ilişkileri, gözlem ve anlayışları ile geliştirmiş ve akıl yolunu açmıştır.

Bilimin kendi kriterleri açısından değil pozitivizm üzerinden eleştirilmesinin de sorunlu olduğunu düşünüyorum. Pozitivizm, bugünkü anlayışla bilimin kendisi değil, bir akım. Bu akım bugün çeşitli bilim ve felsefe çevreleri tarafından da eleştiriliyor. Eleştirilmesi de çok doğaldır. Bu akımın yarattığı sorunları görmezlikten gelemeyiz. Ancak, genel bir söylemle 200 yıla yakın bir süre önce ortaya çıkmış bir akımı bugünün şartları içinde eleştirmek kolaydır. Daha geniş bir açı ile bakıp, bu eleştirilerin yanında, bugün bile hala bir sorun olarak karşımızda duran gericilik, akıldışılık ve bağnazlık karşısına, yüzyıllar öncesinden ölçü ve aklı ön plana çıkartan pozitivizmi, cesaretli bir çıkış olarak da niteleyebiliriz. Hatta pozitivizmi akıl planında varoluşçu bir sıçrama olarak bile ele almamız mümkündür. Elbette bu sıçramanın “izm”e dönüşmesinin yaratığı sorunları göz ardı etmeyerek.

Bu, tamamen konunun nasıl ele alındığı ve neresinden bakıldığı ile ilgili bir meseledir. Pozitivizmi tarihsel çevresinden ve koşullarından yalıtarak ortaya çıkışına zemin hazırlayan nedenleri görmezlikten gelemeyeceğimiz gibi, Astroloji ve Simyayı da tarihsel gelişimleri ve koşullarını göz ardı ederek ele alamayız. Erş’in yazısında Astroloji kendini oluşturan koşullarından ayrıştırılarak ele alınmış ve Vahdet-i Vücûd temelinde kurgusal bir düzeye yükseltilerek, yüceltilmiş bir “loji” olarak ortaya konmuştur.

Oysa yüzyıllardır ne Astroloji, ne Kozmoloji, ne de Simya, Erş’in yazısında ele aldığı düzeyde değildir. Ortalıkta ne böyle hermetik bir gelenekten gelen astrolog, ne de simyacı vardır. Varsa da yazıda belirtilen derinlikte, içte var olanı ortaya çıkaran astrologlar, değersizden değerliye dönüşümü sağlayan simyacılar bu sıfatlarını çoktan düşürmüşler, bir yerlerde esnaf, çömlekçi, terzi, demirci veya hiçbir şey olarak yaşıyorlar, usta, hoca, bilge, ermiş gibi kendilerinin değil çevrelerinin onlara duyduğu hürmet ve saygı ifadeleri ile anılıyorlardı. Bu durum Erş’in örnek olarak verdiği Filozof, Brahman, Adam Kadmon ve İnsan-ı Kâmil gibi ustalar için de geçerlidir. Onlar da kendilerini astrolog veya simyacı olarak anmıyorlardı.

Astroloji tarihsel gelişimi içerisinde bakıldığında bir iktidar kurumudur. Astrologlar kâhinleşmiştir. Simya maddevileşmiş, semboller Hıristiyan öğelerle örtüştürülmüştür. Hermetik geleneğin aksine yazıtları, kuralları ve töreleri olan Din ise ruhbanlaşarak yüzyıllardır iktidarların güç ve suç ortağı kurumlara dönüşmüş ve kitleleri ezmiştir.

Aklı ön plana çıkartan bilimin ortaya çıkmasında bu iklimin rolü yok mudur? Bu iklimin konumuzla ilgili olan bölümü olan Astrolojinin tarihine kısa bir bakış faydalı olabilir.

Anselm Kiefer, The Renowned Orders of the Night (Die berühmten Orden der Nacht), 1997
Guggenheim Museum-Bilbao

 Göklerin Bilgisine Kısa Bir Bakış

Astronominin öncül bir bilim olduğu söylenebilir. Mezopotamya topraklarından başlayarak İndus vadisi, Nil ve Mısır toprakları ve erken Güney Amerika toplumlarının tarımı başlatmalarında ve geliştirmelerinde gökyüzü bilgisi başat bir yere sahiptir. Güneş, Ay, gezegen ve yıldızların tekrarlayan döngülerinden yola çıkarak, ölçme, oran, zaman ve takvim kavramlarını geliştiren bu toplumların bilgileri ilk bilimsel envanterimizi oluşturur. Mevsimler gibi önemli döngüler ve yağmur, sel, kuraklık zamanları gibi dönemler, gözlem, hesaplama ve ölçme metodu ile tahmin edilerek, ekim-hasat gibi tarımın önemli evreleri hakkında bilgi sahibi olunmuştur.

İnsanlar bu bilgiler sayesinde ilerleyerek kültürel ve sosyolojik gelişimlerini devrimsel olarak değiştirecek yerleşik düzenlere geçmişlerdir. Thales, Heraklitos, Anaksagoras, Anaksimandros, Anaksimenes gibi Anadolu doğacıları; Gökyüzünün doğası, Aristoteles, Pythagoras gibi Yunan filozofları ise konunun felsefesi ve kozmolojisi ile ilgilenmişlerdir.

Astroloji, Güç ve İktidar

Bu dönemlerde Astronomi ve Astroloji diye bir ayırım yoktur. Göklerin bilgisini elde etmeye başlayan ilk astrologlar genelde ölçme ve gözlemi esas alan ve Matematik Geometri gibi temel bilimlerle donanmaya başlayan kısıtlı bir kesimdir. Bu bilgiye sahip olanların, iktidarların ve her türden politik gücün kadrosunda yer alacağı çok açıktır. Zira göklerin bilgisi, ekimden hasata, selden kuraklığa, tarım gibi en önemli bir girdinin olmazsa olmaz bilgisinin başat kaynağı olduğu gibi, savaş, savunma, mimari, kent ve yerleşke planlaması gibi konularda da stratejik bilgidir.

Astrologların Fırsatçılığı ve Kâhinlik

Böylesine ayrıcalıklı bilgilere sahip olan ve iktidarların sağ kolu durumunda olan astrologlar matematik ve geometrinin nimetlerinden faydalanıp döngüsel tekrarlardan öğrendikleri gök bilgisinin zamanla ötesine geçme teşebbüslerine başlamışlardır. Burada izlenen mantık basittir. Mademki gök olayları, devinimler-döngüler, yağmurlar, seller, kuraklıklar önceden tahmin edilebilmekte ve bilinmektedir, insanın geleceğinin de benzer yöntemlerle bilinebileceği fikri, iktidarlar, krallar ve soylulara çok parlak gelmiş ve çevrelerinde kâhinler oluşmaya başlamıştır. Doğayı, ölçme ve deneyleme yolu ile açık ve anlaşılabilir kılma çabası yerine gaipten haber veren gizemci kılığına girmek çoğu astroloğun işine gelmiştir. İktidar sahiplerinin hırsları, astrologların fırsatçılıkları ve bu işten anlamayanların cehaletleri astrologları kâhinlere dönüştürmüştür. Hâkim sistemin, otoritenin ve iktidarların çıkarlarına ve aynı paralelde kurumlaşmış dinî anlayışlara ters düşmeyen, fırsatçı ve dalkavuk bir astroloji çevresi, kâhin ve rahip adı altında sınıflaşmış ve ruhbanlaşmıştır.

1600’lü yıllara kadar Avrupa’da resmî gökyüzü bilgisi, kilise doktrini ile çelişmeyen prensipler üzerine kurulmuştur. Gökler hakkında söz söyleme yetkisi bu işbirlikçi ruhban sınıfına verilirken, aksini savunan gökbilimciler kendilerini engizisyonun işkence odalarında bulmuşlar, meydanlarda diri diri yakılmışlardır.

Kopernik devrimi ile birlikte siyasal otorite ve dinin baskısından kurtulup bağımsızlaşmaya başlayan gök bilimleri daha çok ölçüm, matematik, somut gözlem ve deneyimin yapılabildiği ve sonuçların çıkarılabildiği bilimlerin takısı olan “nomi” ekini alarak “Astronomi” adı ile astroloji den ayrılmaya başlamıştır. Bu anlayış günümüze kadar devam etmiş, sağlanan ilerlemeler ve bilgilerin derinleşmesi ile Astronomi, Astrofizik, Kozmoloji ve Astrobiyoloji gibi çeşitli uzmanlık dalları ile sürdürülmektedir.

Günümüz Astrolojisi Erş’in bahsettiği düzeyin çok uzağındadır. Eski yetki ve otoritesi kalmasa da insan yaşamı ve geleceğine ilişkin tahmin ve yorumlar nedeniyle magazin düzeyinde popüler bir ilgi alanı olmaya devam etmekte, ancak bilim çevreleri tarafından eleştirilmekte ve pek de ciddiye alınmamaktadır. Bu çevrelere göre Astroloji bir “Pseudoscience”, “sözdebilim”dir. En azından bugün uygulandığı şekli ile.

Bilim Taparlık

Erş bu ifadesi ile  pozitivist bilim anlayışını eleştirmektedir. Bir tutum veya duruş olarak “Bilim taparlık” eleştirisi farklı, bilim eleştirisi farklı olmalıdır. Erş’in yazısında bu ayrımın net olmadığını düşünüyorum.

Konu “Tapınma” ise bu kavramın önüne hangi kelimeyi getirirseniz getirin, eleştiriye konu olacak olan ön kelime değil yine tapınmanın kendisi olur. Ateş tapar, para tapar, lider tapar, peygamber tapar, ülke tapar, felsefe tapar, sanat tapar, din tapar… gibi kavramlarda, “ …tapar” kelimesinin önündeki her kavram aslında taparlıktan bağımsız ve ayrıdır. Güneş’in güneş taparla, ateşin ateş taparla bir ilgisi olmadığı gibi, bilimin de bilim taparla bir ilgisi yoktur.

Tapınma mutlak bir gücün önündeki tutumu ifade eder. Bir gücün veya iradenin mutlaklığı önünde tartışmaya kapalı ve sorgulanamaz bir itaatin ifadesidir.

Erş’in kullandığı “Bilim tapar” ifadesi ile kastedilen, herhâlde bilimin mutlak ve tartışılmaz olduğu savındaki bir tutum olmalıdır. Burada net olmayan husus, bilim taparlık gibi bir tutumdan çok ölçü ve test gibi bilimsel metotların eleştiriye söz konusu edilmesidir. Öyle ise bu ifade ile bir tutum değil bilimin kendisi eleştirilmektedir.

Bilim taparlığa ilk ve en kökten karşıt olan disiplin, bilimin ta kendisi veya işleyiş tarzıdır. Bilimin gözlem, ölçme ve deney gibi metotları eleştiriye ve teste açık olmayan tapınma tutumu ile kökten çelişir. Bilim taparlık bilimin kendi işleyişi açısından mümkün değildir.

Bilim, çok kişinin zannettiği gibi mutlak ve tek doğru otoritesi olma iddiasında da değildir ve olamaz. Zira bu durum öncelikle bilimin kendi iç disiplini ve işleyişi açısından çelişkilidir. Bir tamlık ve mutlaklık iddiasında bulunulabilmesi için test edilen nesne dışında kalan tüm alanların da test edilmesi ve yanlışlanması gerekir ki bu olanaklı bir durum değildir. Bu yönü ile bilim, iç disiplini ve işleyişi ile kendini sınırlayarak, sınanmışlık, açıklanabilirlik ve aktarılabilirlik çerçevesi içinde kalır.

Bilim tapılacak bir güç değil, kültürlere, dinlere, inançlara ve ülkelere bağlı olmayan, test edilebilir doğrularla sınırlı bir açıklama ve bağımsız bir başvuru dilidir. Bu yolla bilinmeyene ilerleme ve anlayış kazanma yoludur.

İç disiplini ve metotları ile kendini sınırlayan, “Bugünkü bilgilerimize göre”, “Mevcut bilgilere göre” veya “Bilgimiz dâhilinde değil” gibi ifadeleri en rahat, en açık ve en net söyleyebilen, bildiğinin ötesine metodolojik olarak geçemeyip kendini sınırlayan disiplin bilimdir.

Bilim sadece doğruları ile değil yanlışları ile de önemlidir. Kendini en çek yanlışlayan, değiştiren ve dönüştüren disiplindir. Özellikle Astronomi, Kozmoloji gibi alanlarda mevcut ve yerleşik bilgiler artık 30-40 yıl gibi kısa süreler içerisinde bile değişmekte ve eski anlayışlar terk edilebilmektedir. Bilim bu yolla sadece test edilebilen doğrularla değil, yanlışlıkların tespiti ve kabulü ile de işleyen bir niteliğe kavuşmuştur.

Yanlışlama; değişim ve dönüşümü kendi içinde esas alan başka bir disiplin yok. Oysa inancın esas olduğu, mutlak bir otorite ve iradeye itaat şeklinde işleyen din ve inanışlarda kısıtlılık ve eksiklik kabul edilmez, mutlak bir tamlık ve bütünlük iddiası vardır.

Bilimin dili ve kavramları, doğanın işleyişi ile ilgili ipuçları veren matematik ve formüllerle saptanmış yasalarla oluşur. Bu yasalar, önünde tapınılan, kutsanılan ve sorgulanamayan bir gücü değil, hareket noktalarını ifade eden tanımlar olarak bilimsel açıklama ve tezleri temellendirmek için kullanılır.

Bilimin hareket ve yetki alanı gözlem, deneyim, sınanmışlık ve ölçümlerle sınırlıdır. Bilim insanı sınırlı da olsa bilimsel alanda kalmak ve bilim dili kullanmak zorundadır. Bir ortopedist çıkıkçı jargonuyla konuşamaz. Doktor şifacı gelenekleri ile teşhis ve tedavi yapamaz. Fizikçi, kimyacı ve matematikçi formüllerle konuşur. Astronomun Astrolog gibi serbest, rahat, ispatsız ve geniş bir alanı yoktur. Gözler ve ölçer. Ölçmek zorundadır.

Bilim, kültürler gelenekler ve ülkeler üstüdür. Bangladeş’e veya İsviçre’ye özgü yerel gelenekler ve inançlar olabilir ama Bangladeş matematiği veya İsviçre kimyası gibi bir bilim dalı ve anlayışı yoktur.

İnsanın aklını kullanma biçimlerinden biri olan bilimi, bağımsız  bir başvuru yolu olarak, ne olduğundan fazlasını abartarak kutsama, ne de tam ve bütün olmadığı savıyla küçümseme hakkımız vardır.

Bilim Bir Selamet Bulma Yolu Değildir. 

Bu yolu öneren veya vaad eden disiplinler, akımlar ve dinlerin test ve ispat yükümlülüğü olmadığından hareket alanları kendini mevcut bilgilerle sınırlayan bilime göre çok daha geniştir. Mutlak ve tam olduğu düşünülen bir irade başattır. İbadetler, ritüeller, ahlâk, ölüm ve ötesi gibi konular genel olarak eleştiriye ve sorgulamaya kapalıdır. Teste kapalı bu alanlar din ve inanç tarihi, kuralları ve literatürü kapsamında ele alınır. Tartışmaya ve eleştiriye kapalı dogmalaşmış bir alanda bilimin çürütebileceği ve yanlışlayabileceği bir durum söz konusu değildir.

Bilim, işleyiş şekli itibarı ile iyi veya kötü, güzel veya çirkin, ödül veya ceza, azap veya selamet gibi alanların dışındadır. Bu alanlara müdahale edebilen bir otorite de değildir.

Burada karıştırılan konu şudur. Bilimsel olmayan, kendi mecrasında kaldığı, bilimden icazet beklemediği ve bilimsellik iddiasında bulunmadığı sürece sorun yoktur. Bir rüya yorumu veya bir kahve falı matematik bir ifade ile ne doğrulanabilir, ne de yanlışlanabilir. Bilim, kahve falının bilimsel verilerle değerlendirilemeyeceğini söyler ve bu alanın dışında kalır. Ancak, kahve falının bilimsel olmaması kahvenizi zevkle içip, falınızı ilgi ile dinlemenize karşıt bir durum da oluşturmaz. Her şeyin bilimsel alanın içine girmesi ve onanması gerekmemektedir. Uzman bir laboratuvar, bir resmin boya ve renk analizini yapabilir ama resmin güzel olup olmadığını söyleyemez veya böyle bir yetkinliği yoktur.

Bilim her konuda icazet verebilen bir otorite de değildir. Din ve inançlar veya Astroloji gibi tartışmalı alanların bilimsel olmadığı veya bilimsel dille açıklanamadığı savları karşısında yapay bir bilim karşıtlığı yaratmak aslında bilimden bir icazet beklemekten başka bir şey değildir.

Bilim bir inanç ve sezgi yolu değildir. Dinler ve inançlar tartışmasız bir irade ve bütünle sorgulanamaz bir ilişki kurarken, bilim, ölçerek, deneyleyerek ve açıklayarak ilerler.

Ölçme Korkusu

Erş’in yazısından alıntı ile “Bugün adına bilim denilen pozitif bilimleri için akıl, ölçülebilirliktir. Ancak teorilerinin nerdeyse hiçbiri ölçülebilir olandan gelmez. Bing Bang teorisi ölçülebilir midir?

Bu bir teoridir, varsayımdır. Ama Tanrısal bir buyruk gibi kabul görmesi istenir. Hâlbuki bu sav kâinatın bir Tanrı tarafından yani tümel bir akıl tarafından yaratılmış olmasından daha tutarlı da değildir.”

Bilimsel teorilerin ölçülebilir olandan gelmediği doğru değildir. Teoriler doğrulanabilme veya yanlışlanabilme olanağı olan kurgularla oluşur. Her iki halde de matematik veriler, gözlemsel bulgular ve test edilebilme esastır. Bu esaslar dâhilinde kurgusunun doğruluğu saptanan teoriler yerleşip daha geniş paradigmalara dönüşürken, yanlışlanan teoriler yanlışlandığı gün çökerler.

Konuyu Big Bang özelinde ele alırsak, kuramın, basitçe genişlediği saptanan evrenin geçmişte daha sıcak, daha yoğun ve daha küçük olduğu esasına dayandığını görürüz. Genişlemenin hızı esas alınarak matematiksel yöntemle geri gidildiğine bir başlangıç noktasına varılır. Tüm evrenin, başlangıç olarak kabul edilen bu noktadaki bir patlama (ortaya çıkma) sonucu başladığı kabul edilir. Uzay ve zamanın birbirinden ayrılamayacağı düşünüldüğünden, zamanın da başlangıcı bu noktadır.

Her bilimsel kuram gibi başlangıcından itibaren teorik ve matematik sorunlarla karşılaşan Big Bang kuramı, evrenin işleyişi ve Evrendoğum konularındaki tüm soruların tam ve mutlak bir cevabı olmasa da çeşitli değişiklik ve ilavelerle günümüze kadar gelmiş ve geçerliliğini korumaktadır. Ancak nokta da konulmuş değildir. Big Bang kuramı üzerinde yüz yıla yakın süredir yapılan gözlem ve testler gelişen teknolojinin imkânları ile daha da derinleşerek devam etmektedir.

Bu kuramın “Elimizdeki en iyisi…” olması onun mutlak bir doğru olduğu iddiasını taşımaz. Tek bir veri bile kuramı tamamen çökertebilir. Kaldı ki Big Bang çeşitli Kozmoloji kuramlarından biri olup karşıt teorilerin (Steady State teorisi gibi) yanlışlanması ile ön plana çıkmıştır.

Big Bang’in “Tanrısal bir buyruk gibi kabul görmesi istendiği” iddiası da yanlıştır. Bilim çevrelerinde dahi bu kuramı tartışmalı bulan ve nokta koymayan çok sayıda bilim adamı vardır. Paralel Evrenler, Membran Evrenler, Çoklu Evrenler gibi Big Bang kuramı dışında karşıt veya alternatif fikirler de ortaya çıkmış ve çıkmaktadır. Ancak bu fikirlerin yukarda değinildiği üzere doğrulanabilme ve yanlışlanabilme olanağı olmadığı için teori değeri henüz yoktur.

Bilimsel kuramlar mutlak doğruyu tanımlayan tabular ve buyruklar değil, bilinmeyeni anlamak için uzun, meşakkatli ve zorluklar içeren ve doğanın işleyişi ile tutarlı olmak zorunda olan teşebbüslerdir.

İnanç yolu ile dayatılan kozmoloji modellerinin hemen hepsinin yanlışlığı bilimsel yöntem ve tutum sayesinde ortaya çıkmıştır.

Dinler, inanca dayanan akımlar ve tarikatlarla haşır neşir olanların çoğu anlaşılmaz bir nedenle “bilinmezin” açılabilir hale gelmesinden ve ölçülebilir olmasından ürkmektedir. Üzerinde matematik yapılabilen, ölçülebilen, deneyimlenen, hesaplanabilen, yani bilimin konusu olup açıklanabilen her şeyi, nesne, madde, materyal deyip küçümsemek ve ölçüyü “rasyonalite” kavramı ile sınırlamak âdet haline gelmiştir. Her şeyin bütünlüğünü, birliğini ve dirimli ilişkisini anlama iddiasında olanların, bu ayrımcılığı ve küçümseyici tavrı pek anlaşılır gibi değil.

Maddenin tek bir atomdan akıl almaz sayıda zenginlik ve çeşitliliğe  giden evrimsel yolcuğunu ve moleküler yapılanmanın olağanüstülüğünü anlayamıyor ve maddeyi bir ilişki ustası olarak göremiyoruz, madde çoğumuz için katı, cansız ve küçümsenen bir materyal sadece. Değerli olansa, incelme ve seyrelme. Aldığımız eğitim ve öğretilerin sınırladığı duyularımızın ve kısıtlanmış zihnimizin ötelerine geçip, kalın ve katının, ince ve seyrekle dönüşümlü aynılığının simyacısı olamıyoruz.

Sürekli oluş halinde olmakta olandan sabit ve oranlı gerçeklikler çıkarmak bir sorunsal olabilir. Ancak burada önemli olan ölçü ve oran değil, ölçü ve oran karşısında zihnin eriştiği kalitedir. Ölçüden yola çıkmak değil, doğadaki ölçü, denge ve çoklu uyumu keşfederek ipuçları elde etmek ve zihnimizi sıkışıp kaldığı kalıplarından kurtarıp genişletmektir.

Ölçü ve ölçme, gerçeklikleri sabitlemek için değil, bir yöntem ve araç olarak önemli. Tarih boyu, tek bir ölçünün keşfinin devrimsel değişimlere yol açtığı sayısız örnek vardır.

Edwin Hubble’ın bir bulutsu zannedilen Andromeda Galaksisinin uzaklığını ölçmesi ile binlerce yıllık uzay bilgimiz ve inancımız kökten değişmiş ve Evren’in kendisi olduğunu zannettiğimiz Samanyolu’nun milyarlarca galaksiden biri olduğu gerçeği ortaya çıkmıştır. Basit bir ölçü ile bilindiği düşünülen Evren’in boyutları birdenbire milyarlarca misli büyümüştür.

Cetvelle ölçtüğümüzün ölçüsü değil, ölçüden çıkanın anlamı ve bizde yarattığı dönüşümdür zihnimizi keskinleştiren. Önemli olan, Andromeda Galaksisi ile aramızdaki mesafenin şu veya bu kadar ışık yılı olması değil, mesafenin ölçülmesi ile milyarlarca galaksi içinden bir tanesindeki milyarlarca yıldızdan birinin etrafında dönüp duran küçücük bir gezegende yaşadığımızın anlaşılmasının zihnimize kazandırdığı boyut, kalite ve devrimsel dönüşümdür.

Bugün bilim sanıldığından çok fazla “bilinmeyen”in ve “görülmeyen”in içine girmekte ve aklımızın sınırlarını genişletmekte. Bilimin nesnesi artık sadece elle tutulan, gözle görülen madde değil. Parçacık fiziğinden kuantuma, hiçlikten kozmolojiye kadar mikro ve makro bir Evren mercek altındadır.

Kuantum küçüklüklerinden Kozmolojik büyüklüklere bilimde ölçü ve ölçmenin önemi yadsınamaz. Bilinen Evren’in ilk dönemlerinden daha eski bir ışık kaynağının saptanması kozmoloji anlayışımızı kökünden değiştirebilir. Bir beyin cerrahının mikron küçüklüğündeki bir neşter darbesi bir hayat kurtarabilir veya tamiri imkânsız hasarlara yol açabilir.

Ölçü, fiziksel ve mekanik karşılığının ötesinde genişleyen ve anlamlanabilen bir kavram olarak da ele alınabilir. Dilimizde yerleşik ve yaygın olarak kullanılan “Ölçülü Olmak” deyimi kendini sınırlama, bilmediğini konuşmama ve had bilme ifadesidir. Ölçüsüzlük ise aslında büyük bir ölçüden konuşma ve her şeyi ölçtüm iddiasıdır. Ölçü aynı zamanda bir ahenk ve uyumluluk ifadesidir. Ölçüsüz bir dil, ölçüsüz bir müzik var mıdır?

Bilim ölçü sayesinde haddini bilen, sınırlarını aşmayan, bilince ve keşfedince genişleyen bir kurumdur. Bilinmeyenin açıklanabilir hale gelmesi bilinmeyen üzerinden tezgâh kuranlara her zaman ürkütücü gelmiştir.

Bilim Eleştirisi

Bilim tabusal bir alan değil. Her şey gibi bilim de sorgulanabilir. Bilimin matematik dilini ve yöntemini eleştirmek ve onun yerine ne konulacağı konusu zevkli bir tartışma olabilir. Ancak böyle tartışma bu eleştirinin hem sınırını aşar hem de konusu değildir. Burada tartışılması gereken bilimin dili ve yöntemi yerine, bilimin, güç, otorite ve iktidarlar eliyle kullanılabilirliğidir. Zira binlerce yıl dinleri ve konumuz olan astrologları ve göklerin bilgisini kendi çıkarlarının ve düzenlerinin bir parçası haline getiren egemen ve otorite, bilimi de pekâlâ istediği gibi kullanabilir ve yönlendirebilir. Halen de yönlendirmekte ve kullanmakta olduğu da söylenebilir.

Bu anlayış ve işbirliği ile bilim adına veya bilim ismi altında çalışan kurumlar, üniversiteler, kürsüler ve bilim adamları her zaman eleştirilebilir ve eleştirilmelidir.

Ama bunun bir bilim eleştirisi değil, bir tutum veya bir politika eleştirisi olduğu da unutulmamalıdır. Döneminin dinsel bağnaz anlayışı tarafından yargılanan ve yakılarak katledilen Gökbilimci Giordano Bruno’nun bu konudaki eleştirisi çok nettir.

“Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesine hedef olarak yaşadım.”

Bilimin bir inanç ve sezgi yolu olmadığı açık olmasına rağmen bunun eksikliğini dile getiren çevreler de az değildir.

Sezgi, sonuç çıkartılabilecek bir alan olarak görüldüğünde bizi yanıltabilir. Verimli bir kuşkuculuğu, üretken bir diyalektik alanı, keşiflerle dolu hayalleri doğuran sezgi, eveti, hayırı ve noktası olmayan bir genişliğe açıklık hali demek olmalıdır. Bu zengin ve doğurgan anaç alanı formülleştirme ve kurumsallaştırma çabası sezgiyi bir “..loji” ve  “…izm” haline getirip idealleştirmekten öteye gitmez. Sezginin noktasız ve engin alanında kalmak çok daha erdemli olmalıdır.

İncelenen konunun bütünden ayrık ve yalıtılmış olarak ele alınması bir bilim sorunsalı olabilir. Bilindiği düşünülen parçanın, bilinmeyen bütünle ilişkisi bir sorunsal olmakla beraber, bilimin geliştirici ve bilinmeyene genişleyici yönü olarak da görülebilir. Bu konu disiplinler arası iletişim ve bağlantılarla halledilmeye çalışılmakta ise de kopuklukların olduğu açıktır. Ancak, uzmanlık alanlarının derinleşmesiyle bir konuyu parçalar halinde ele almak ve bütünden kopmak nasıl bir sorunsa, eksik veya yanlış ve dogmatik bilgilerle bütünlük iddiasında bulunmak çok daha sakıncalıdır.

Parçalanmış ve bütünden kopuk olduğumuzu anlamak ve dışımız zannettiğimiz bilinmeyene ilerlemek, korku ve dogmalara bürünmüş yarım yamalak bir mutlaklık iddiasından daha anlamlı ve erdemli bir bütünleme idraki değil midir?

Astroloji ve Vahdet-i Vücûd

Erş’in Astrolojiyi ontik (varoluşsal) bir alana taşımasını ve Vahdet-i Vücûd kavramı içinde özel bir yere konumlandırmasını tartışmak haddimi aşmak olur. Bu konuda bir itiraz veya bir kabul hali olmadan, tarafsız bir seyir içinde aldığım notları ve karalamaları paylaşmak isterim.

Erş’in bahsettiği düzeydeki bir Astroloji anlayışı kısıtlı kişi ve çevrelere özgün bir konumlandırma olmalıdır. Kendimce bu konumlandırmayı mistik bir alan olarak anlamlandırabilmekle beraber, konunun, tarihsel gelişimi ve ilişkilerinden yalıtılarak ele alındığını ve kurgusal bir zemine kaydığını düşünüyorum.

Kendi mecrasındaki bu alan, bu alanla direk bir ilgisi ve müdahalesi olmayan bilim ile akıl temelinde karşıtlaştırılınca ister istemez bir sorun yumağı ile karşılaşıyoruz.

Yazıdan alıntı ile “Akli paradigmalarının merkezine alan bilimler ise bu aklı ( Külli aklı..)  reddederek belirsizliğe ve tesadüflere yönelirler”

Bilimin külli aklı reddettiği, belirsizliğe ve tesadüflere yöneldiği iddiası bilimsel olarak bile yanlıştır. Bilim yanlışlayabildiğini reddedebilir ancak. Külli aklı bilimsel olarak doğrulama veya yanlışlama olanağı yoktur. Yanlışlama olanağı yok ise burada bir ret hali değil bilimsel alanın dışında bırakma sorunu vardır.

Bilimin iç disiplini ve yöntemi gereği bilimsel alan dışında kalan konuların alşimik, mistik, ezoterik, gnostik vs. gibi test ve ispat sorunu olmayan ve hareket alanı bilime göre çok daha geniş öznel alanlarda ele alınması ise bilimin müdahale edebileceği ve otoritesinin olduğu bir alan değildir.

Bilimin “Belirsizlik ve tesadüflere yöneldiği…” iddiasına da katılamıyorum. Belirsizlik, tesadüfler, kaos gibi konular bilimin yöneldiği kutuplar değil, hem matematik hem de kuantum düzeyinde çalışılan başlıklardır sadece.

Astrolojinin Vahdet-i Vücûd kavramı içinde özel bir yere konumlandırılması benim için bir soru işareti.

Kendi başına başka bir nedene bağlı olmadan var olabilen ve nedeni kendi olan tanrısal bir töz ile nedeni kendinde olmayan uzantıları arasına sadece Astrolojiyi değil hemen her şeyi alabiliriz. Hatta hiçbir şeyi dışta tutamayız. Öyle ise aynı yazı, pekâlâ Biyoloji ve Kimya veya Kuantum Fiziği gibi çoğu bilim ve uğraşı için de yazılabilir ve ‘Biyoloji ve Vahdet-i Vücûd’ gibi de bir başlık atabiliriz. İçte var olanı ortaya çıkaran kuantum fizikçilerinin, biyologların veya kimyacıların astrologlardan, tohumu fidana, fidanı meyveye dönüştüren bahçıvanların simyacılardan farkı nedir? Elbette işin materyal ve nesnesel yanını değil bu işlerle uğraşanların önlerindeki işlerden, ilişkilerden ve tanıklık ettikleri dönüşümlerden zihinlerine pay alabilenleri kastediyorum.

Yine anlamakta zorluk çektiğim bir husus, yazıdan alıntı ile “Kendinin farkında olan insan, sonunun ne olacağını bilmek ister” ifadesindedir. Savunulan sava göre sorunun cevabını Astrologlar verecektir veya Astrolojinin amacı bu soruyu cevaplamak olmalıdır. Erş’in yazısında bu kısmını altını kalınca çizip ünlem koydum. Kendinin farkında olup sonunu bilmek isteyen ve bu sonu Astrologlarca bilinecek kişiyi de çok anlayabilmiş değilim. İnsan olma yolunda olanın, tohumdan meyveye giden sürecin de farkında olacağını düşünüyorum. Astrolog tohumun meyveye dönüşeceğini söyleyen kişi ise sözüm yok.

Bulutsuz Bir Gökyüzü

Erş’in “Astroloji sıradan varsayımlar üzerine veya bulutsuz bir gökyüzünün hayalperestlerde uyandırdığı fantezilere dayanmaz” değerlendirmesi, içimizde doğanı ortaya çıkaracak ve bizi dönüştüren deneyimin dış bir gökyüzü olmadığına vurgu yapıyor. Evet, binlerce yıllık sürede gökyüzü içimizden ve zihnimizden ayrılmış ve dışlaşmıştır.

Bugün sokaktaki ortalama insanın gökyüzü bilgisi çoğu yerde ilkçağ düzeyindedir. Kentleşme ve küreselleşme nedeni ile şehirlerimiz ve atmosferimiz kirlenmiş ve gökyüzü ile ilişkimiz kesilmiştir. Oysa tarih boyunca gökyüzü yeryüzünden ayrı düşünülmemiştir. Gökyüzü her zaman inançların, dinlerin, felsefenin ve bilimin içinde ve ilgisinde olmuştur. İnsanoğlunun gelişiminde ve devrimsel sıçramalarında gökyüzü, gökyüzünün seyri ve çıkarımlarının büyük rolü vardır. Bilim dışında bu ilgi artık kaybolmuş ve gökyüzü artık dışımızda bir yer gibi algılanmaya başlamıştır.

Şehrin ve zihnin bunaltıcı ve köreltici çıkmazlarından sıyrılıp, kirli ve tozlu gökyüzünden ve zihnimizden biraz olsun kurtulmak, dağlara çıkmak ve yıldızlarla dolu bir gökyüzünü seyretmek hiç de kötü bir fikir değil. İnsanın kalınlaşmış ve ağırlaşmış düşünsel yüklerinden sıyrılarak kendi dışında bir âlem zannettiği pırıl pırıl uçsuz bucaksız bir evrenin içine süzülmesi ve zihni bileyen hayaller kurması zevkli bir yolculuk olabilir. Bilinen güvenli limanlardan, bilinmeyene, çocuksu ilklerle meraklı bir yolculuk, sonsuz bir gökyüzüne eşlik eden ve ışıltılı sıçramalarla aydınlanan bir zihnin tarafsız seyri ve hayalleri niye boş olsun?

Belki ancak böyle, için dışla bir olduğu bir seyirle, hamlaşmış ve kalınlaşmış, kurşun gibi ağırlaşmış bir zihnin seyrelmesi ve ince bir tül gibi hafifleşip altın tozları gibi ışıyarak dışında zannettiği gökyüzü ile birleşmesi olanaklı.

Bizi dönüştüren, kendimizi bir yerden başka bir yerde bulduğumuz duraklar değil, duraklar arası yolculuklar. Uçsuz bucaksız gökyüzü ve sayısız yıldızlar değil, bulutsuz bir gökyüzünün seyri ile bilenen ışıltılı bir zihin kalitesi. Dışta zannettiklerimizin ta içine korkusuzca süzülmemiz, ayrı gayrının kalmadığını görmemiz.

Dağlara ve ıssız açıklıklara çıkıp gökyüzünü seyretmeyen ve hayal kurmayan peygamber var mıdır?

Artık pek söylenmeyen, nerdeyse unutulan ama bir zamanlar hemen her çocuk için söylenen “Allah zihin açıklığı versin” diye bir dilek vardı. Bugün, nice minik yüreklerin ve körpecik zihinlerin, gerek aile, gerek okul ve mevcut sistemlerin ideolojik dayatmaları ve korkuları ile kapatılıp kapkaranlık hale getirildiği bir Dünya’da daha güzel bir dilek olabilir mi?

Ne yazık ki bugünlerde bu dileği artık pek duymuyoruz.

Oysa ancak apaçık, korkusuz ve sorgulayan zihinlerle gelişim ve özgürlük sağlanabilir.

Gök bilimcileri ve gözlemciler birbirlerine benzer şekilde “Açık bir gökyüzü…” ( Clear Sky…)  dilerler. Zira ancak açık bir gökyüzünde seyir yapılabilir.

Biz bu ikisini birleştirelim.

Zihnimizin gökyüzü açık olsun.

Yapıcı bir katkısı olması dileği ve sevgili İzzet’e en derin sevgilerimle..