Astroloji, Bilim Ve Astro Kültür

Sayı 76 – Eylül-Ekim 2017

Bir ada etrafındaki denizden, bir balık ve yosun içinde yaşadığı sudan ayrı düşünülemez. Hepsi birbirleri ile türlü biçimlerde etkileşerek bir bütünselliği oluşturur. Deniz, saf bir su parçasını değil, içindeki tüm oluşum ve yaşamların tümü ile birlikte bir bütünselliği ifade eden bir kavramdır. Benzer şekilde, Evren, Gökyüzü ve Dünya’da birbirinden kopuk ve ayrışmış değildir. Yeryüzündeki canlıların ve insanların, bir parçası oldukları Gökyüzü ve Evrenle ilişkilendirilmesi çok doğaldır. Hal böyle iken, insan yaşamları, karakterleri ve kaderleri ile gökyüzünü ilişkilendiren Astrolojinin bilim çevrelerinden kabul görmemesi Astroloji ile ilgilenenler tarafından yadırganabilir. Burada eleştiri konusu olan, insan yaşamının bir parçası olduğu gökyüzü ile ilişkilendirilmesi konusu ve gökyüzünün insan yaşamı üzerindeki olası etkileri değil, Astrologların eksiklik ve yanlışlıklarla dolu kestirmeci tutumlarıdır. Gökyüzü ve gezegenlerin konumları temelinde insanların yaşam ve gelecekleri üzerinde söz söyleme yetkisini kendilerinde bulan Astrologların, bugünkü bilgilerimiz ışığında gökyüzü hakkındaki bilgilerinin sınırlı, eksik ve yanlış olduğu tarih boyunca gözlenmiş ve belgelenmiştir.

Gökyüzündeki döngülerin doğasını, gözlem ve ölçme yöntemleri ile öğrenerek, çevre, koşul ve anlayışlarını dönüştüren insanın tarihsel gelişiminde öncül bir bilim olarak gelişen Astrolojinin önemini yineleyelim.

Otorite ve iktidarların himayesinde kâhinleşme, ruhbanlaşma ve giderek Astroloji Astronomi ayrımına giden süreci yukarıdaki bölümde değindik. Bu bölümde günümüz Astrolojisinin neden bilim sayılamayacağını inceleyip, Astro kültür olarak adlandırabileceğimiz bir kültür eksikliği üzerinde duracağız.

Astroloji ve Haritalar

Bugünkü Astronomi ve Astrofizik bilgilerimizin ışığında astrologların tahmin ve çıkarımlarını yaptıkları haritaların yüzyıllar boyu eksik ve yanlışlıklarla dolu olduklarını baştan söyleyebiliriz.

Öncelikle 16. yüzyıla kadar büyük ölçüde kullanılmakta olan Ptolemy’nin Dünya merkezli gök haritalarında gezegen döngüleri yeterince doğru değildi. Mars’ın optik bir yanılsamadan ibaret olan geride kalma hareketi yanlış yorumlanmıştı. Uranüs, Neptün, Plüto henüz haritalarda yer almamıştı.

Gökyüzü üzerinde çalışan ve bu haritalar için onca imkânsızlık ve kısıtlılık içinde yıllarca zorlu uğraşlar veren insanların saygı duyulası emek ve çabalarına değil bu eleştiri. Bugünkü bilgilerimizin oluşmasında o emeklerin ve yanlış haritaların katkısı çok büyük. Bırakınız gökyüzü haritalarını, yeryüzü haritalarının doğruluğu bile son iki yüzyılda sağlanabilmiştir.

Ancak insan yaşamını ve yazgılarını bu haritalar temelinde yorumlayan astrologların çıkarımlarının, önünde yanlış harita bulunan kaptanın yapacağı seyirden ne farkı olabilir? Bu, çok basitçe şu demektir. Astrologlar yüzyıllar boyu yanlış ve yarım yamalak gök bilgileri ile insan yaşamları üzerinde ahkâm kesmişlerdir.

16. yüzyılda Evren’in ve Güneşin Dünya etrafında döndüğü modelden Güneş merkezli modele geçilmesi de sanıldığı gibi ani ve devrimsel bir dönüşüme yol açmamıştır. Kilise ve dinsel inançlar temelindeki dogmatik Evren anlayışı uzun süre hâkim görüşü oluşturmaya devam etmiştir. Ölçme ve gözlem yöntemlerini çoktan unutan Kâhin makamlı Astrologlar artık ruhban sınıfındaydılar. Kuyruklu yıldızlar Tanrı’nın bir işareti, salgın hastalıklardan kıtlıklara, savaşlardaki yenilgilerden Avrupa’ya yayılmaya başlayan “Türk musibetine” kadar her bela dinsizlerin marifetiydi. Göklerin bilgisi, Tanrı tanımayan Gökbilimcilerinin değil kendilerinin ve kilisenin işiydi.

Dünya’nın küçük bir gezegen olarak etrafında döndüğü Güneş’in, Samanyolu Galaksisinde milyonlarca yıldızdan biri, Samanyolu’nun Evrendeki sayısız galaksilerden biri olduğunun anlaşılmaya başlanması ancak 1930 lu yıllarda başlamış, yani henüz 100 yıl bile olmamıştır. Güneş sistemi haricinde başka yıldızların da etrafında gezegen sistemleri olduğunun anlaşılmasının üzerinden henüz 30 yıl dahi geçmemiştir.

Eksik ve yanlışlarla dolu gökyüzü bilgimizi pek umursamayan Astrologlar, Astronomların haritalara yerleştirdiği Uranüs’ten 1781, Neptün’den 1846, Pluto’dan 1930 yılına kadar bihaberdiler.

Yani 1930 yılına kadar gezegenler üzerinden yapılan Astrolojik yorumlar en azından gezegenler temelinde yanlış veya eksiktir. Astrologların henüz bilmediği bu gezegenlerin insan yazgıları üzerinde Astroloji mantığına göre var olması gereken etkilerinden en azından bir anomali alarak bahsedebilen, veya henüz bilinmeyen gezegenlerin de etkin olabileceğini söyleyebilen bir astrolog da ortaya çıkmamıştır.

Oysa Astronomi açısından durum daha ciddi ve tutarlıdır.1700lü yıllardan itibaren belirginleşen Astroloji Astronomi ayrımı önemli buluş ve keşifleri de beraberinde getirmiştir. 1781 de Herschel’in Uranus’u keşfetmesinden sonra 1846 yılında Fransız Astronom Le Verrier, Uranus gezegeninin yörüngesinde saptadığı sapmalardan yola çıkarak o bölgede başka bir gezegenin olması gerektiğini Matematik yöntemle hesaplamış, yapılan gözlemlerle tam da bahsedilen yerde Neptün gezegeni bulunmuştur.

Burada rahatlayabilir ve nasıl olsa artık hepsi bulundu, haritalar tamam, Astroloji artık çalışabilir diyebilirsiniz. Evet, işin kolayını bulan günümüz Astrologları Astronomi sitelerinden yürüttükleri haritalara yamadıkları ucuz yazılımlara doğum günlerini girenlere bir tuşla yükselenlerini saydırıp karakterlerine uygun öngörülerinin dijital çıktılarını aldırıyorlar artık. Ama yine de bilim ve Astronominin nimetlerinden faydalanıp viziteleri dijitalleştiren astrologların işleri pek kolay değil.

Bilimin hemen her gün gelen bulguları ve keşiflerini nereye koyup, nasıl araya sıkıştıracaklarını bir türlü kestiremezlerken, Pluto gezegenlikten düşürülmüş, hemen hemen aynı büyüklükte olan ve 2005 te bulunan Eris gibi cüce gezegen seviyesine indirilmiştir.

Astrologlar 1930 yılına kadar zaten bihaber oldukları Pluto’nun, Dünya Astronomi Kongresinin aldığı kararla gezegen rütbesinin indirildiğini ve insan karakteri ve yazgısı üzerinde 80 yıl kadar süren etkisinin bittiğini ve artık etkisi olmayacağını ileri sürebilirler. Aksini iddia eden Astrologların işi ise zordur.

Pluto hala etkili ise, aynı büyüklükte olan Eris ve benzer cüce gezegenlerin insan karakteri ve yazgılarına ne gibi bir etkisi olacağı konusunda acilen bir çözüm bulmak zorundadırlar.

Yörünge dinamikleri

Gezegenlerin yörünge ve diğer döngüleri göründüklerinden çok daha karışık mekanizmaları içerir. Bu gezegenlerin hem Güneş, hem kendi uyduları hem de diğer gezegenlerle etkileşimlerinin son derece karışık ayrıntıları bugünün Astronomisi için bile çeşitli zorluklar içerir. Çok uzun süreli gözlemler gerektiren döngüler ve yörünge mekanikleri ancak çoklu obje ( n body) simülasyonları ile anlaşılmaya ve gözlenmeye çalışılmaktadır. Yeni bulunan gezegen veya benzeri objeler haritalara eklenmekte ve bunların olası etkileri hesaplara katılarak halen çok kısıtlı olan gökyüzü bilgimiz derinleşmektedir.

Buradan hareketle, gökyüzü ve gezegenlerin insan üzerindeki olası ve doğal etkilerinin Astrolojinin yarım yamalak aşırma bilgi ve kestirmeci tutumu ile saptanamayacağı açıktır. Bilimin bu işe bakışı çok daha ciddi ve dikkatlidir. Bu etkileri inceleyen bir doktora çalışması dahi tüm ayrıntılara girmek, ölçmek, deneylemek ve istatistiki verileri toplayarak anlamlı sonuçlar çıkarmak zorundadır.

Doğum ve gökyüzü

Astrolojide insan karakteri ve yazgısını belirleyen en önemli veri, doğum zamanı ve bu zamanla ilişkili gökyüzü durumudur. İnsanın yaşamla ve Dünya ile tanışmasını simgeleyen doğum anının önemi elbette yadsınamaz. Ancak, Dünya, Gökyüzü ve Evrenin doğum anındaki durumunun olası etkileri söz konusu ise, bu etkiyi sadece Gezegenler, Güneş ve Ay’ın pozisyonları ve birbirleriyle olan açıları ile ilişkilendirmek ve sınırlamak doğru ve yeterlimidir ? Örneğin, bebeğin annesinden çıkış yönü neden önemli değildir? Kuzey, Güney, Doğu, Batı yönleri, yerin manyetiği ve belki de doğum anında Poyraz yerine Lodos esmesi bebeğin karakteri ve eğilimlerini doğudan henüz yükselmeye başlayan Satürn’den çok daha dazla etkileyecektir.

İnsan her an gökyüzünün ve üzerinde yaşadığı yeryüzünün her türlü etkisine açıktır. Bunda hiç şüphe yoktur. Bu durum doğum saatinden önce Annenin hamilelik dönemindeki durumu ve bebeğin anne karnındaki dönemi için de geçerlidir. Astrolojiye göre doğumdan bir gün evvel bir Güneş patlamasının, bir süpernovanın veya bir kuyruklu yıldızın geçmesinin pek önemi yoktur. Oysa Anne karnındaki bebek tüm kozmik etkilere açıktır. Çernobil sızıntısında hamile olan annelerin bebeklerinin durumu ortadadır. Modern tıp Anne karnındaki bebeklerin hastalıklarını tanımlamakta ve müdahale edebilmektedir. Buradan hareketle Astrologlar, bebeğin doğum öncesi gelişiminin ve aldığı kozmik etkilerin gelecekteki yazgısında etkili olmadığını söyleyebilirler mi? Annesinin hamilelik döneminde Güneş Oğlak burcunda iken Dünyaya ulaşan bir Süpernova patlamasının Koç burcunda doğacak bir bebeğin üzerinde

Satürn kadar kozmik bir etkisi olamaz mı? Burada vurgulanmak ve sorgulanmak istenen konu bu etkiler ve olası sonuçları değil, doğum ve gökyüzü ilişkisinin birkaç gezegenle sınırlanamayacak çok yönlülüğüdür.

Gezegenlerin etkisi?

Astrologların, gezegenlerin insan üzerindeki etkilerini kütle çekimi gibi fiziksel nedenlere bağlama iddiaları çeşitli kez çürütülmüştür. Önceleri “Onca uzak mesafeden okyanusları yükselten, dalgalar çıkaran Ay, insanları neden etkilemesin? “gibi haklı sayılabilecek argümanlarla gelen astrologlar

Kütlelerin birbirlerine olan çekim etkisi büyüklükleri ile doğru orantılıdır. Buna göre Ay’ın ve Dünya’nın karşılıklı çekim etkisi ancak büyük ölçekteki okyanuslar üzerinde etkili olmaktadır. İnsan üzerindeki etkisi ise vücudun kütlesi nedeni ile ancak şu kadar Newton’dur” şeklindeki sayısal cevaplarla karşılaşmışlardır. Bu etkiyi dikkate almak hiç saçma olmayabilir ama bu takdirde doğumunu çok yakınında bir demir madeni veya büyük bir çimento fabrikası bulunan bir hastanede gerçekleştirecek bir bayanın bu kütlelerin çekiminden de etkilenmesi gerekir. Zira bu kütlelerin, hatta hastane içerisindeki aletlerin kütle çekim etkisi gezegenlerin ve Ay’ınkinden fazla olabilir.

Bilimsel kriterler, ölçümler ve deneylerle sorgulanabilirlik karşısında çok çabuk geri çekilen Astrologlar işin kolayına kaçarak bu etkilerin fiziksel değil “sembolik” olduğunu söylemeye başlamışlardır. Bu semboliğin ne anlama geldiği pek belli değildir. Oysa bu etkinin fiziksel olabileceğini ama bugün için bunu açıklayamayacaklarını söyleseler çok daha anlamlı bir duruş olurdu. Zira yukarda açıklanmaya çalışıldığı üzere bilim dahi bir mutlaklık ve son noktayı koyduğu iddiasında değildir. Genel görelilikten sonra geometrik bir boyutla değerlendirilmeye başlanan kütle çekiminin doğası henüz tam olarak anlaşılabilmiş değildir.

Eleştirileri, konularında derinleşerek aşmaya çalışmak yerine, geriye çekilerek tutarsız örnekler vermenin başka bir örneği, Astroloji ve Meteoroloji karşılaştırmasıdır. Günümüz astrologları sıkça yaptıkları üzere sembolizma üzerinden yaptıkları kapalı açıklamaları yeterli bulmayanlara Meteoroloji örneğini vermekte ve yaptıkları yorumların hava raporu tahminleri gibi değerlendirilmesi gerektiğini önermekteler. Buna göre yağmurlu bir hava raporu tahminini göze alanların yanlarına yağmurluk alarak yola çıkmaları gibi belli karakter ve burçlara sahip olanların da belli dönemlerde şu veya bu, iyi veya kötü, olumlu veya olumsuz etkilere tabi olacağı yorumlarını Astrolojinin çalışma şekline örnek veren astrologların anlamadıkları şey şudur. Meteoroloji bir bilimdir. Gözleme ve ölçüye dayanır. Tahmin ve çıkarımları sembolizmaya veya gizemciliğe gerek kalmadan ölçüm ve verilere dayanılarak yapılır. Tahmin ve yorumlarda esas olan, meteorologların şahsi yorum ve görüşleri değil bilimsel ölçüm ve veri tabanlarıdır. Astrologların bu örnekteki en can alıcı temel yanlışı, yağmur yağınca şu veya bu burçta olanların değil, yağmura yakalanan herkesin alçalanına yükselenine bakmadan ıslanacak olmasındadır. Kısa yoldan sıyrılmak için verdikleri örnek kendilerini defalarca çürütecek özelliklerle doludur.

Oysa bilimin kendi işleyişi ve disiplini gereği dışında kaldığı birçok açık alan vardır. Lodosta bazı insanların neden başlarının ağrıdığı, dolunayda neden bazı insanların kendini daha iyi, bazılarının daha kötü hissettiği bugün için meteorologların konusu değildir. Astrologlar, en azından şahsileştirilebilen bu konulara girerek gökyüzü insan ilişkisini somutlaştıran örnekler verebilirlerdi.

Ama bilim onları beklemeyecektir. Bugün için açıkta kalan veya açıklanamayan birçok konu, yarın açık ve net olarak açıklanabilecek ve bir gizeme ihtiyaç duyulmayacaktır. Dolunayla insan ilişkisini basınç veya kan dolaşımı üzerinden ele alan bir doktora tezi, binlerce denek üzerinden yapılan test ve deneyimler bu işi astrologlara gerek kalmadan açık ve net bir şekilde açıklayabilecektir.

Görülüyor ki gökyüzünün insan üzerindeki olası etkileri astrologların yorumları ile değil, yine bilimsel çalışmalarla somut olarak ortaya konulabilecek ve anlaşılabilecektir.

Astroloji ve Kozmoloji

Astroloji, insan yaşamı ve geleceği üzerinde en az gezegenler kadar etkili olabilecek birçok kozmik etkiyi pek dikkate almaz. Gökyüzünde her an bir şeyler olmaktadır.

Öncelikle Güneş’in kendi dinamikleri ve 11 yıllık aktif döngüleri ile bilgiler son derece yenidir. Güneşin çekirdeğinden başlayan nükleer ve termal tepkimeler, bir yanda Dünya’daki yaşamı mümkün kılarken diğer yanda yaşamsal kozmik tehditlerin de sebebidir. Bu ışınlar atmosferimizin yapısı ve dolayısı ile yaşamımız üzerinde son derece etkilidir. Yine Güneşten çıkan ışın ve nötrinolarla birlikte Nova ve süpernova patlamalarından kaynaklanan kozmik ışınlar her an vücudumuzu delip geçmekte.

Görünüşe göre Astrolojiye göre, ne kozmik ışınların, ne Asteroid sapmalarının ve Meteorların, ne de Oort kuşağından gelen kuyruklu yıldızların pek bir önemi yok.

Burçların konumu ve zaman aralıkları da tartışmalı bir konudur. Astronomi haritalarında yer alan Ophiucus burcu hemen hiçbir Astroloji haritasında yer almaz veya dikkate alınmaz.

Yine Güneş ve Samanyolunun hareket dinamikleri Astrolojinin dikkate almadığı bir konudur. Güneşin Samanyolu etrafındaki bir döngüsü, yani bir Güneş yılı, yaklaşık 230 milyon yıl almaktadır. Bu, bizim de Güneşle birlikte bir saatte yaklaşık 820 000 km. hızla Galaksinin bir yerinden diğer bir yerine hareket ettiğimiz anlamına gelir. Samanyolu’nun da hareket ettiğini düşündüğümüzde bu hız kat kat fazladır. Buna göre Evren’in her an farklı bir yerinde yer almaktayız ve bugün bulunduğumuz yere muhtemelen hiçbir zaman gelemeyeceğiz. Bir yıl ara ile aynı gün ve saatte doğan iki kişi Galaksi’nin ve Evren’in birbirlerinden milyonlarca kilometre uzağında farklı yerlerde doğmuşlardır. Bu mesafe, Güneş’le Dünya arasındaki uzaklığın yaklaşık1500 katıdır.

Yeryüzü, Yaşamımızın beşiği ve Atmosfer

Astroloji gökyüzüne sanki havadaymış gibi bakar. Ne üzerinde yaşadığımız zeminin, yeryüzünün, ne de soluduğumuz havayı, rüzgârlarımızı ve bulutlarımızı oluşturan Atmosferin bir önemi yoktur.

Milyonlarca kilometre ötedeki gezegenlerin üzerimizdeki şu veya bu etkisi astrologların söylediği kadar belirleyici ise, ayağımızın altındaki Yerküre merkezli kütle çekim hareketlerinin ve manyetik alanlarının da etkili olmaması için hiç bir sebep yoktur.

En büyük kütle çekim etkisi gökyüzünden değil ayağımızın altında yerin merkezinden gelmektedir. Yerin iç magma dinamikleri ile oluşan manyetik alanlar bizi Güneş fırtınalarından, kozmik elektrik yüklerinden korumaktadır. Bu etkilerin güncel yaşamımızı nasıl etkilediği konusu henüz pek belli değil.

Manyetik kutupların her an yer değiştirmesi ve iç tabakaların içerdiği elementer farklılık nedeni ile, yerin çekim ve manyetik etkisi her yerde aynı değildir. Aynı gün ve aynı saate doğan iki bebeğin maruz kaldığı bu etkiler bulundukları coğrafi bölgeye göre farklılık gösterebilir.

Yeryüzü ve gökyüzünün sayısız ortak bileşeni ve katışımı ile birlikte, bitkilerin ve tüm canlıların ortak bir ürünü olan Atmosfer kendi başına bir mikro kozmostur. Milyarlarca yılda bugünkü halini almış ve almakta olan Atmosferin yaşamımızı nasıl etkilediği belli başlı bir yazı konusu. Aslında tüm canlıların ve bitkilerin, yeryüzü ve gökyüzünün ortak inşası olan bu olağanüstü yapıyı, Dünya’nın ayrı bir parçası değil, kendimizin ve yeryüzünün kesiksiz bir uzantısı olarak görmemiz gerekir. Atmosfer, yeryüzündeki yaşam ve çeşitliliği olanaklı kılarken, kalkan ve süzme işlemi ile de tüm canlıları zararlı kozmik etkilerden korur. Gündüzün mavi renginden, gecenin yıldız parıltılarına kadar göklerin bilgisi ve algısı Atmosferle başlar. Gökyüzü ve derinliklerinin yaşamımızla ilişkili tüm doğasını, canlıların ve yeryüzünün gökteki uzantısı olan Atmosfer belirler. Yaşadığımız zemin, yerin manyetiği veya Atmosferle ilişki kuran veya dikkate alan bir Astroloji yorumuna henüz rastlamadım.

Astroloji Neden Bilim Değildir?

Yukarıda saymağa çalıştığımız tüm astronomik ve kozmolojik koşulların ve yeryüzü durumunun insan yaşamı üzerinde şu veya bu şekilde muhtemel etkileri olabilir. Bu etkilerin ne olduğu, nasıl hesaplanacağı veya saptanacağı ve insan üzerindeki net etkileri bilim açısından bugün için açık bir konudur. Astroloji, insan yaşamını bir parçası olduğu bütünlüklerden soyutlayıp, çoğunlukla eksik ve yanlış bilgilerle değerlendirdiği kısıtlı bir gökyüzü alanı ve durumu ile insanların yazgısı arasında ilişkiler kurar.

Bu ilişki ölçülebilir ve test edilebilir değerlerle değil, astrologların kişisel yorumları üzerinden kurulur. Bu yönleri ile Astrolojinin bugün uygulandığı şekli ile bilim çevrelerinden kabul görmediğini söyleyebiliriz.

Burada önemle belirtmek gerekir ki, söz konusu olan, gökyüzünün insan yaşamı üzerindeki olası etkilerinin yadırganması değil, günümüz pop Astrolojisinin kestirmeci bakışıdır.

“Astrolojiye inanmam, Yay burcuyum ve bizler çok kuşkucuyuzdur.” Arthur Clark

Astro Kültür, Yer ve Gök Birliği

Yukarıdaki tüm eleştiriler Astrolojiyi tümü ile bilim dışı ilan etmemiz ve reddetmemiz gerektiği kanısını oluşturabilir ama şahsen hiç o kanıda değilim. Astroloji ve Mitolojinin ,gökyüzü bilgilerimizin oluşmasında ve kültürlerimizin yönlenmesindeki önemi büyüktür. Bugün dahi insanların önemli ölçüde

gökyüzü ilgisi Astroloji sayesindedir. Hatta bu ilgiyi kurmakta soğuk ve mesafeli yaklaşan bilim dallarından çok daha başarılı olduğu bile söylenebilir. Astroloji yüzyıllar boyu yapılan gözlemler ve tutulan kayıtlarla zengin bir literatür oluşturmuştur. Bugün büyük önemi olan bu literatür, sadece Astronomi değil, Tıp ve Sosyal Bilimler gibi diğer alanların da önemli başvuru kaynaklarından biridir.

Burada kendi iç disiplini gereği, tüm detayları incelemek, deneylemek ve ispatla yükümlü bilimsel disiplinle, bugün uygulandığı şekli ile Astrolojinin örtüşmediği vurgulanmaya çalışılmıştır.

Gökyüzü insan ilişkisine henüz mesafeli duran bir bilim ve kısır beklentilere cevap veren sığ bir Astrolojinin önemli açıklar ve boşluklar doğurduğunu söyleyebiliriz. Bugün sokaktaki ortalama insanın gökyüzü bilgisi çoğu yerde ilkçağ düzeyindedir. Kirlenen Atmosfer ve şehir ışıkları ile aydınlanan  gökyüzünün  binlerce yıldızla parıltılı derin ve gizemli güzelliği kaybolmuş ve göklerle ilişkimiz kesilmiştir.Oysa Tarih boyunca Yeryüzünden ve insandan ayrı düşünülmemiş olan gökyüzü,her dönem dinlerin, inançların, Felsefe ve bilimin içinde ve ilgisinde olmuştur.  Neolitik dönem mağara resimlerinden çağdaş sanata ,  kutsal metinlerden günümüz Felsefesi ve bilimine geniş bir yelpazede, göklerin, olağanüstü hayaller, kozmolojik tasarımlar ve öte dünyalarla bürünmüş kurguları tüm toplumların kök inançları ve güncel yaşantıları içinde başat bir konumdadır. Gökteki yıldızlar Dünya’dan uzakta ve dışarda değil, bir pazar ve panayır yerindeymişçesine  yakın ve içerde düşünülmüştür.Mitolojinin takımyıldızlarla özdeşleşmiş öyküleri gökyüzünde sahnelenir. Kahramanların mekânları her gece herkese açık gökyüzündedir. Andromeda takımyıldızı, zincirlenmiş bir prensestir. Perseus yıldızları, prensesi kurtaracak kahramanı temsil eder. Dini inançların Cennet, Cehennem gibi öte mekânları, gökyüzünde bir yerlerdedir. Melekler gökten inerler, peygamberler göğe yükselir.

Bugün dahi birçok yerel geleneksel kültür, yayla ve dağ insanları ve şamanik inanışlar gökyüzünü kültürlerinin bir parçası olarak görür. Amerikan yerlileri her şeyi içine alan Evreni “ Büyük Ruh” olarak tanımlar. Dünya bize değil, biz Dünya’ya aitizdir. Dünya kozmosun yaşam bulduğu yerdir, yaşam kutsaldır. Bir Çeroki duasında gökyüzü “Büyük Baba’, Dünya ise “Ana”dır.

Türk tarihinin erken dönemlerinde Gök, devletin ön takısıdır, bayrak gök rengidir.

Doğa ile iç içe yaşayan kısıtlı guruplar dışında ise bu ilgi artık kaybolmuş ve gökyüzü artık dışımızda bir yer gibi algılanmaya başlanmıştır.

Astroloji ve geleneksel kültürlerin dolaylı da olsa gökyüzüne popüler bir ilginin devam etmesinde katkıları olmuş ve olmaktadır. Bu ilgiyi korumak ve bilimsel destekle dönüştürmek, hem Astrolojiyi bugünkü sığlığından kurtarabilir, hem de Astropsikoloji, Astronöroloji gibi yeni bilimsel alanlar kazandırabilir.

Mitolojik öykülerden inançlara zengin ve tarihsel bir derinlikle köklenen, yerel ve geleneksel kültürlerle yaşayan gökyüzü anlayışımız bilimsel donanımla birlikte derinleşebilir ve genişleyebilir. Astro kültür olarak adlandırabileceğimiz bu genişleme ve derinleşme, dogmatik ve yanlış inançlara zemin hazırlayan boşlukları giderip zengin bir gökyüzü kültürünü bize tekrar kazandırabilir.

Böyle bir kültürde Astroloji, artık bir hobi veya magazin köşesi olmaktan çıkar ve doğduğumuz andan itibaren ayrı ve gayrı olmadığını anladığımız bir gökyüzü ile ilişkili eğilim ve karakterimizin doğasını ,Astronomi, Kozmoloji ,Tıp gibi bilimlerin sağladığı bilimsel bilgilerle değerlendirip araştıran bir başvuru alanına dönüşür.

Böyle bir alanın boşluğu ortadadır. Bugün birçok çocuk ve genç doğalarına, yeteneklerine ve eğilimlerine göre değil, aile, toplum ve egemen sistemin ihtiyaçlarına göre eğitilmekte ve biçimlenmektedir.Artık  daha çocuk yaşta çocuk doğasına aykırı “ Canım sıkılıyor..” yakınmalarını duymakta olduğumuz bir çağdayız. Yaptığı işle mutlu olan, severek çalışıp zevk duyan çok az insan var. Ortalık, yaptığı işi sevmeyen, mutlu olmayan, kısır yaşantılar içinde kıvranıp koşuşturan ve şikâyet eden insanlarla dolu.

Astro kültür, bilimsel tutumla birlikte, doğa ve yaşamın birlikteliği ve kültürlerin bütünlüğüdür. Yaşamın doğa ile uyumlu ve doğamıza uygun hale gelmesidir.

Böyle bir kültürün çocukları arkadaşları ile oynar, kavga eder, küser ve barışır. Kişilikleri insan ilişkileriyle oluşmaya başlayan ve eğilimleri fark edilen çocuklar uygun eğitimler alır ve çalışırken mutlu olacakları işlere yönelirler.

Güneşin doğuşundan batışına yeryüzünün olağanüstülüğü ve herkese eşit mesafedeki gökyüzünün, bilim ve kültürlerle zenginleşmiş bilgisinin çocuklara kazandırılması onlara yeni ufuklar açabilir.

Göklerin bilgisi, gökyüzünün güzelliklerine açılan ve Kozmosun derinliklerini korkusuzca anlamaya çalışan çocuklara, zihinleri üzerlerindeki açıklıklara yamalanan ve kapalı alanlarda karanlıklara sıkıştıran bin bir türlü dogmatik kalıptan sıyrılarak özgürleşmenin yolunu da açabilir.

Bütün bunların ütopya olacak kadar uçuk fikirler olduğunu düşünmüyorum.

Gökyüzü kültürü sadece eğitimde değil yaşamın her alanında devrimsel dönüşümler yaratabilir. Henüz istenilen düzeyde olmasa da bugün bu kültürün işaretlerine rastlanmaktadır.

Birçok batılı şehirde gökyüzünü yeryüzünden silen ışık kirliliğine karşı önemli düzenlemeler getirilmeye başlanmıştır. Yeni mimari düzenlemeler ve aydınlatma teknikleri ile şehir, yerleşke ve yolların aydınlanmaları ışık kirliliği yaratmayacak şekilde düzenlenmekte ve böylelikle insanların ve çocukların tekrar pırıl pırıl yıldızlarla dolu bir gökyüzüne kavuşmaları sağlanmaya çalışılmaktadır.

Bazı ülkelerde  dağlar ,hatta çöller ve havası kirlenmemiş açık alanlar  inşaat ve ışık kısıtlaması getirilerek gökyüzü seyir alanları olarak korunmaya alınmıştır.

Gözlemevleri, gözlem geceleri ve festivalleri ile insanların gökyüzü ile tekrar tanışmaları sağlanmaya çalışılmaktadır. Bu çalışmalar, birçok yerel kültür ve geleneğin içinde zaten mevcut olan gökyüzü ilgisi ve birikimini bize tekrar kazandırabilir. Bir çiftçinin, bir denizcinin veya sokaktaki insanın yaşadığı coğrafya hakkında doğru bilgilerle donanıp birkaç laf edebilmesi, bulutları öğrenmesi, birkaç yıldız tanıması çok zor olmamalıdır. Hava tahminleri için bilimsel veri tabanlı Meteorolojiyi dinlemek normaldir. Ama İlkbaharda öğleden sonra başlayan Kırkikindi yağmurları, Ocakta esen Zemheri fırtınasının bilgisi de bunların yıllar boyu balıkçıların ve denizcilerin gözlemlerini yansıtan istatistik veriler olduğunu bilenler için değerlidir.

Gökyüzü kültürü, sadece bilim adamlarının bilgisiyle anlaşılır, uzmanların diliyle konuşulur düzeydeki göklerin bilgisini, temel öğeleri ile herkesin anlayıp konuşabileceği, yerel bilgi ve birikimlere açık geniş bir alan haline getirir. Boş bırakılan bu alanın yanlış inançlar, kurgular ,dogmalar ve korkularla yüklü bir gökyüzü algısı ve cehaletlerle dolu bir Yeryüzü bilgisiyle doldurulacağı açıktır. Tarih yüzlerce yıl süren böyle dönemlerle doludur.

Küçük adımlarla da olsa bilim ışığında derinleşmiş bir gökyüzü anlayışı ve kültürü, yaşamımız için olduğu kadar, doğamız gereği özgürleşmemiz için de gereklidir.

Göklerin bilgisi, kendisine ilgi, merak ve korkusuzca yaklaşan herkese açıktır. Kapalı olan, zihnimiz, kısıtlı olan anlayışımızdır.


Kaynakça:

Astrology org; http://www.astroloji.org

Cosmology/Carnegie web; https://cosmology.carnegiescience.edu/timeline/1920

Dark Sky web; http://www.darksky.org

Ingrid D Rowland, Giordano Bruno: Philosopher, Heretic, 2009, University of Chicago Press

Hoskin M., The Cambridge Concise History of Astronomy, 1999, Cambridge University Press

Hockey Thomas, et al. (eds.), The Biographical Encyclopedia of Astronomers, 2007, Springer

Greene LIZ, The Astrology of Fate, 1985, Weiser Books

Ray A Williamson, The Cosmos of American Indian, 1987, University of Oklahoma Press

Lunine J Jonathan, Astrobiology, 2005, Pearson Publishing

Rees Martin, Universe, 2012, Smithsonian