Aşk ve Akıl

Sayı 82 - Eylül - Ekim 2018

Senail Özkan, “Aşk ve Akıl” adlı kitabında, Hegel’in diyalektiğin zırhlarıyla metafizik kalelerini fethetmeye çalıştığını, piramidi örerken aşktan bahsetmediğini, onun Tanrı ve insan ilişkisinin, zoraki ve cebri olduğunu söyler. Ve şöyle devam eder: “Hegel’e göre Mutlak Ruh, kendinin idrakine en mükemmel felsefede varacaktır. Felsefe hem kendini hem de dini kavrar. Dinin gerçekleştirdiği vahdet-i vücud, felsefeyle kalpte ve duyuda devamlılık kazanır. Hegel’e göre filozof kesintisiz ve her daim dua halindedir, çünkü o daima Tanrı’yı düşünmektedir. Felsefe, kendi üzerine düşünen idedir.” [1]

 

“Felsefe sanatı bilimi ve dini kısaca yaşamı akılla kavramanın adıdır; bir inanç değildir ve deneysel yanı yoktur; o hem inancı ve hem de deneysel olanı kavramlaştırır.”[2]

 

“Hegel’de Tanrı insan ilişkisinin zoraki olduğunu söylemek, Hegel felsefesini tek yanlı bir belirlenime hapsetmek demektir. Hegel ‘özgürlük ve zorunluluğun birliği’ felsefesini yapmıştır, yalnızca özgürlük ya da yalnızca zorunluluğun değil. Bunu anlamak için şöyle bir örnek verilebilir: doğa görüngüleri onları belirleyen ve duyulara açık olmayıp yalnızca akıl tarafından kavranabilen doğa kuvvetleri tarafından belirlenirler. Özgür irade bu kuvvetlerin (yerçekimi gücü, elektromanyetik güç, zayıf nükleer güç, kuvvetli nükleer güç vb.) bilincine varır ve onları fiziğin yasası haline getirir; bundan sonra bu doğa kuvvetleri ile doğa görüngülerine hükmeder. Bu örnekte hem zorunluluk ve hem de özgür irade birlikte işler. Gerçeklik, özgürlük ve zorunluluğun birliği olarak kavramdır ve felsefe bunun sistematik yapısıdır…”[3]

 

Özgürlük ve zorunluluğun birliği örneğini Mevlana’nın şu şiirinde görürüz:

 

“Dört asi hayvan çeker, döndürür dünya arabasının tekerini;

Onları sen zapt edersin, tüm dizginleri tutan o Bir’i gördüm.”

 

Annemarie Schimmel İbn-i Arabî’yi “sistemleştirmenin dehası” olarak tanımlar. Hegel de “Tinin Görüngübilimi” adlı başyapıtında tinin sistematik açılımını adeta bir sanat eseri gibi ortaya koyar. Öncelikle tin onun için özgürleşme sürecidir:

 

“Tinin meylettiği uç kendi özgürlüğü, sonsuzluğu, kendinde ve kendi için var olmasıdır. İki veçhe bunlardır, ana Tin’in ne olduğunu soracak olursak, hemen verilecek cevap şudur ki tin bu devinimdir, doğadan yola çıkma, kendisini doğadan özgürleştirme sürecidir; tinin kendisinin varlığı, tözü budur.”[4]

 

“Bize bir düşüncenin başka bir düşüncenin tohumunu bağrında saklayıp, beslediğini öğreten Hegel’dir. Doğası çelişki olan düşünce, çelişkiyi ortadan kaldırabilir mi?” [5]

 

Düşüncenin çelişkili yapısı hakkındaki bu soruya Hegel kendisi şöyle cevap verir:

 

“Her anlam kendini ötekinde tamamlar ve içerik ancak bu yolla tinsel bir içerik olur.”[6]

 

Hegel, tenden tine olan yolculuğun basamaklarını koyarken tam gelişmesini bulanın (kâmil) özgür olacağını, onun duyarlılığına ancak aşk denileceğini, mutluluğun da aşkın lezzeti olacağını vurgulamaktadır bize:

 

“Düşünce kendisinden başka şeye geçerken, kendisini sürdürür ve birliğine erişir, işte bu da kurtuluştur ki, soyutlamanın bir oyunu olmayıp, zorunluluğun gücüne dayanır; bu ise tüm gerçeklikleri birbirine bağlar ve birçok gerçekliğin, ayrımlı ve yalıtık bir varoluş taşımamasına, tersine varlığını, temelini, başkalarıyla olan ilişkilerinde bulmasına neden olur. Bu kurtuluş, kendi için var olması bakımından, Ben’dir; tam gelişmesini bulmuş olması bakımından Özgür-Tin’dir; duyarlı olmak bakımından Aşk’tır; tad alma bakımından Mutluluk’tur.”[7]

 

“Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi istedim,” kutsi hadisinde belirtildiği üzere Tanrı’nın esas yaratma gayesi bilinmektir. Bilmek aklın işlevi olduğuna göre düşünmek de bir yerde yola koyulmak değil midir? Mevlana “Sen o düşüncesin ancak geri kalan etle kemik” derken asıl tözün düşünce olduğunu vurgulamıyor mu?

 

Hegel: “Tanrı ancak kendini bildiği zaman Tanrı’dır; bunun da ötesinde O’nun kendini bilmesi, kendi kendinin şuuruna insanda varmasıdır. Ve insanın Tanrı’yı bilmesi, insanın kendini Tanrı’da bilmesine götürür.”[8]

 

Hegel sorar: “İnsansız bir âlemde Tanrı’nın ne işi var? “İnsan ölünce Tanrı’yı kim bilecek? Bu soruya kendisinin verdiği yanıt ise şudur:

 

“Tanrı, ölümlü bir mumdan diğerlerine geçen bir alev gibidir; bu mumlardan her biri yanmaya ve sönmeğe mahkûmdur; ancak alev ebedi yanar.”

 

Her mumda tekilliği yaşayan evrensel tini şöyle açıklar: “Tin kendini kendi biçiminde bilmeye geçer. Arı ışık yalınlığını bir biçimler sonsuzluğuna saçar ve kendini, kendi için varlığa adak olarak sunar, öyle ki birey onun tözünden kendine bir kalıcılık alabilsin.”[9]

 

Bu kalıcılığı alan tin artık güvende ve dingindir. Kendi kendisinden pekin tin ve deviminde, “Kavram kendini bilen tindir ve öyleyse özünde bilinç olma ve kendini nesnel olarak tasarımlama kıpısını taşır.”[10]

 

Hegel, “Kendi kendini bilen Tin dinde dolaysızca kendi arı özbilincidir,”[11] derken, “Nefsini bilen Rabbini bilir,” kutsi hadisini çağrıştırmakta değil midir?

 

Mevlana aklı ebediyet ayranının fıçısına düşen bir karasineğe benzeterek şöyle der:

 

“Aklın seni padişahın kapısına getirinceye kadar iyidir. Oraya gelince bırak.” İkbal, “Peyam-ı Maşrık” adlı eserinde Hegel’in felsefesinde duygu, sezgi yoksunluğu olduğundan yakınır. “Mevlana ve Hegel” adlı şiirinde Mevlana’yı güneşe, Hegel’i de elinde mumla güneşi arayan bir divaneye benzetir. Ve Mevlana’ya şöyle bir şiir söyletir:[12]

 

“Aşk yolunda akılla mı yürüyorsun!

Güneşi mumla mı arıyorsun?”

 

“Hegel ve Mevlana mutlak varlık fikrini diyalektik ile ortaya koyar. Hegel aklın, Mevlana aşkın diyalektiği ile… Aşk ve özlem olmadığı için Hegel’in felsefesi bir çöl sonsuzluğunu andırır. Tinsel konularda her iki düşünür de yakın görüşlerde olmasına rağmen Hegel kavramlarla sistemini oluştururken Mevlana varlık âlemini vecdin (coşkunluk) kanatları ile aşmak ister.”[13]

 

Âşık olmak için bilmek gerekli değil mi? İnsan bilmediğine nasıl âşık olabilir? Bilmek, tanımayı, tanımak anlamayı, anlamak sevmeyi ve sevmek de karşındakinde yok olmayı göze aldığında ancak âşık olmak demek değil midir?

 

Çağlar boyu birçok düşünür ve sufinin çözümlemeye çalıştığı bu aşk ve akıl ikilemi İsmail Emre’nin yalın ifadesinde çözümlenir. Aşk ve akıl dönüşümlü birliktir. Tıpkı aşk kelimesinin kökü gibi; sarmaşıktır, sarmaldır.

 

“Büyüyüp aşk olan akıldır.”

 

“Artık onun yeri ne kalp ne de beyindir. İkisinin birlikteliği olan gönüldür.”

 

Kurduğu akıl dizgesinde aşkın olmadığı yönünde eleştirilen Hegel, tanrısal bilgi ile sevgi, yani akıl-gönül birlikteliğini şöyle anlatırken eleştirileri yanıtlar gibidir:

 

“Tanrı’nın yaşamından ve tanrısal bilgiden hiç kuşkusuz sevginin kendi kendisi ile bir oyunu olarak söz edilebilir.”[14]

 

İsmail Emre ise bu oyunu şiirsel olarak çok sade ama bir o kadar da bütünsel içerikli bir dille ifade eder:

 

“Ortada oynayan sade bir cambaz,

Gerisi gölgedir ondan ayrılmaz…”

 

“Işk imiş ne var ise âlemde” diyen Fuzuli ile Hegel’in Işık Tanrı’sı anlamdaştır:

 

“Tinin kavramı ile dolu bu varlık tinin kendi kendisi ile yalın bağıntısının şekli ya da şekilsizliğin şeklidir. Bu şekil gün doğuşunun arı, her şeyi kucaklayan ve dolduran ışık özüdür ki kendini biçimsiz tözselliği içinde saklar.”[15]

 

Rückert’in tercümelerini okuyan Hegel “Estetik” adlı eserinin Celaleddin Rumi başlıklı metninde onu şöyle anlatır:[16]

 

“Esasen şair ilahi olanı her şeyde temaşa etmenin hasretini çeker ve bunu gerçekten de görür ve işte o zaman, buna karşı kendi benliğini feda eder; ama aynı ölçüde ilahi olanın, tecrübi varlığını böylece genişletilmiş bir biçimde iç âleminde yakalar. Bu şekilde onu, sadece şarklılara mahsus olan o malum pür-neşe içlilik, o malum mutluluk ve safalı saadet sarar. Böylece şarklı, benliğinden feragat etmek suretiyle Külli Mutlak’a ve Ebedi Olan’ a gark olur ve her şeyde bu tabloyu ve Zat-ı ilahinin hazır ve nazır olduğunu görür ve hisseder. Zat-ı ilahi ile böylesine baştanbaşa dopdolu olmak ve Allah’ta mutluluktan sermest bir hayat yaşamak, mistisizmin sınır muhitlerinde dolanmak demektir. Her şeyden önce Celaleddin Rumi bu cihetten övgüye şayandır. İnsanı hayran bırakan bir vukufla Rückert, ondan en güzel tercümelerini sunmuştur bize. Allah’a olan aşk ki insan, burada tüm engelleri aşarak kendi Ben’ini ebedi teslimiyetle aynileştirir ve tüm âlemde o Bir’i temaşa (seyir)eder; dünyada ne varsa hepsini O’na teşmil eder (yayar) ve her şeyi ona irca eder (çevirir) . Burada O, mihrak (odak) olarak kabul edilir. Buradan tüm istikametlere ve çevrelere yayılıp uzanmak mümkündür.”

 

Mevlana’yı bu kadar içten tanıyan, tanımlayan, anlayıp değerlendiren bir insanın aşka uzak olması düşünülebilir mi? İnsan ancak kendinde olanı tanıyıp sevebilir. Goethe’nin dediği gibi, “Ancak anlayan duyar.”

 

Hegel, ozanı dünyanın öznesi olarak görür:

 

“Ozan bireysel ve edimsel tindir ki bu dünyanın bir öznesi olarak bu dünya ondan üretilir ve onun tarafından taşınır.”[17]

 

İsmail Emre bir doğuşunda ona sanki cevap vermektedir:

 

“Nice güneş nice aylar göz ağımda gizlidir,

Büyük küçük tüm yıldızlar dimağımda gizlidir.”[18]

 

Hegel de Goethe gibi, kendi tanımıyla mükemmel, aşılamayan Rumi’nin fanilik ve vahdet öğretisine sığındığını düşünmektedir. “Estetik II”de Şarki Destan başlığı altında Mevlana’dan “hikâyelerinde ve efsanevi masallarında panteistik mistisizmi öğreten ve tavsiye eden” diye bahseder. Oysa Annemarie Schimmel’e göre Mevlana asla panteist değildir.[19]

 

Evrendeki her şeyin Tanrı olduğu panteizm değil, ama her şeyin Tanrı’dan oluştuğu (südur-taşma) panenteizm anlayışını hem Hegel hem de Mevlana’da görebiliriz. Taşmanın bir neticesi olarak yaratılış fikri tipik olarak Neo-Platoncu’lara aittir. Yeni Platon’culuğun kurucusu Plotinus bunu şöyle anlatır:

 

“Bir mükemmeldir ve taşıyor ve onun coşkunluğunda yeniden üretiyor.”

 

Batı’nın İbn-i Arabi’si olarak tanınan Meister Eckhart da:

 

“Tanrı bütün yaratılmışların içine taşıyor ve hâlâ onlar tarafından el değmemişliğini sürdürüyor” diyerek aynı anlayışı ortaya koyar.

 

Felsefi bilimler Ansiklopedisi’nin III. cildinde “ruhun mutlak Bir’le birliği” fikrini takdir eden Hegel, Mevlana’dan aldığı ve Rückert’in tercümesi olan aşağıdaki şiirde bunu en güzel şekilde hissettiriyor:[20]

 

“Bakışlarımı yukarı çevirdim ve tüm mekânlarda Bir’i gördüm

Aşağıya deryaya baktım ve tüm dalgalarda Bir’i gördüm

Kalbe baktım, derya denizdi, âlemlerin mekânını gördüm.”

 

Hegel de Tanrı’nın özü olarak tanımladığı bu birliği ifade ederken Tanrı’nın aşkınlık (tenzih) ve içkinliğinin (teşbih) eşzamanlı olduğunu düşünen ve bu ikisini birleyenin önder ve bilge olduğunu söyleyen İbn-i Arabi ile aynı anlayışı ortaya koyar:

 

“Tanrı’nın özü doğanın evrensel belirli varlığının ve edimselliği içinde doğaya karşıt görünen özbilinçli tinin birliğidir.”[21]

 

“Kutsal kitap başlangıçta kelâm vardı diye başlar. Hegel buradaki logos sözünü akıl olarak yorumlar ve başlangıçta akıl vardı der. Ona göre kavramlar, yalnızca şeylerin özüne, cevherine hakikatine uymakla kalmazlar, kavramlar şeylerin özüdür de aynı zamanda. 1820’de yayınladığı Hukuk Felsefesi kitabının önsözünde şöyle söyler: “Gerçek olan her şey akıllı, akıllı olan her şey gerçektir.”[22]

 

Hegel’in çağdaşı olan Goethe, İncil’deki yaratılışın başlangıç tözü olarak logosu (kelâm) gösteren ayet üzerine düşünerek kendi anlayışını devindirir:

 

“Başlangıçta kelam vardı, diye yazılı. Daha şimdiden burada takılıp kalıyorum! Devam edebilmek için bana kim yardımda bulunacak? Kelâm tabirine benim bu kadar yüksek kıymet vermeme imkân yok. Eğer Ruh tarafımdan layıkıyla tenvir edilirsem (aydınlatılırsam), bunu başka türlü tercüme etmeliyim. ‘Başlangıçta fikir vardı,’ denilmiş olacak. Bu ilk satırın üstünde bir düşün, kalemin pek fazla acele etmesin! Her şeyi yapan ve yaratan fikir midir? Herhalde, ‘Başlangıçta kuvvet vardı!’ diye yazılmış olmalıydı. Fakat daha bunu yazarken bile bir şey bana bununla kalmamalığımı söylüyor. İşte Ruh bana yardım ediyor! Birdenbire ilham aldım ve içim rahat ederek yazıyorum: Başlangıçta faaliyet vardı!”

 

Goethe’nin Faust’u ile Fichte’nin faaliyet felsefesi arasında bir ilişki vardır. Fichte spekülatif (yansımalı) düşüncenin ben’in derinliklerindeki enerjinin açığa çıkması ve yaratıcı faaliyete dönüşmesiyle elde edildiğini söyler. Varlık, ben’in faaliyetinin neticesidir. Başlangıçta eylem vardı diyen Faust gibi dünyayı sükût halinde değil, canlı bir varlık olarak görür:

 

“Faal olmak (eylemek) üzere buradasın. Senin eylemin, evet yalnız senin eylemindir değerini belirleyen.”

 

Hegel de Goethe gibi devimin önemini vurgularken devim olmayan tinin yalnızca boş bir söz, yalnız soyut bir boşluk olduğu üzerinde durur:

 

“Ne kendisini devindirirse, o tindir; tin devinimin öznesi, o denli de devinimin kendisidir. Ya da tözdür ki özne onun yoluyla devinir.”[23]

 

“Doğa dirimsel, kendini tekilleştiren ve deviminde kendini karıştıran türlülüğünü özsel-olmayan bir kılıf düzeyine indirger ki iç’in örtüsüdür ve bu iç ilk olarak henüz yalın, karanlık, devimsiz bir şey (Kâbe’deki) biçimsiz kara taştır.”[24]

 

Hegel, romantik felsefenin öncülerinden “En büyük romantizmi Doğuda aramalıyız” ve “İlk önce bakışlarını Doğuya çevirenlerle konuşacağım” diyen sevgili dostu Schiller’in sonsuz devimi anlatan dizeleriyle “Tinin Görüngübilimi” kitabını sonlandırır. Ebedi ve evrensel aşkın bundan güzel bir tanımı olabilir mi?

 

“Bu Tinler ülkesinin kadehinden

Köpürür onun için sonsuzluğu …”

[1] Senail Özkan, Aşk ve Akıl, Ötüken Yay.

[2] Metin Bobaroğlu, Anadolu Aydınlanma Vakfı Felsefe Toplantıları

[3] Metin Bobaroğlu, Anadolu Aydınlanma Vakfı Felsefe Toplantıları

[4] G.W.F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, İdea Yay.

[5] Senail Özkan, Aşk ve Akıl, Ötüken Yay.

[6] G.W.F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, İdea Yay.

[7] Hegel’den Seçmeler, Onur Yay.

[8] G.W.F. Hegel, Felsefe Ansiklopedisi III / 374, s.

[9] G.W.F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, İdea Yay.

[10] G.W.F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, İdea Yay.

[11] G.W.F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, İdea Yay.

[12] Senail Özkan, Aşk ve Akıl, Ötüken Yay.

[13] Senail Özkan, Aşk ve Akıl, Ötüken Yay.

[14] G.W.F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, İdea Yay.

[15] G.W.F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, İdea Yay.

[16] G.W.F. Hegel, Estetik I / 358, Payel Yay., Taylan Altuğ, Hakkı Hünler.

[17] G.W.F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, İdea Yay.

[18] İsmail Emre, Doğuşlar

[19] Senail Özkan, Aşk ve Akıl, Ötüken Yay.

[20] Senail Özkan, Aşk ve Akıl, Ötüken Yay.

[21] G.W.F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, İdea Yay.

[22] Senail Özkan, Aşk ve Akıl, Ötüken Yay.

[23] G.W.F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, İdea Yay.

[24] G.W.F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, İdea Yay.