Anlamdaş Olmak Millet Olmanın Temelidir*

Sayı 57 - Şubat-Mart 2015

İnsan, beşer olarak varlık denizine bırakılmış, fırlatılıp atılmış ya da gönderilmiş herhangi bir şeydir, herhangi bir canlıdır. Bu denizde batmamak, kaybolmamak, yok olmamak için insanın bir ‘binek’e ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç, içinde bulunulan devasa sudan hareketle karşılanacak bir özellik göstermez; tersine bizâtihi insanın nutkiyetinden [akıl ve dil sahibi olmasından] kaynaklanan bir çözümle giderilir. Bu ihtiyacın giderilmesi hayatın idâmesi için elzemdir; tersi durumda insan var olamaz. Tarihî tecrübe gösteriyor ki, insanı varlık denizinde yok olmaktan kurtaran bu binek, nutkiyetin tecessüm etmiş hâli yani insanın bütüne ilişkin sahip olduğu dünya görüşüdür. Dünya görüşü ya da başka bir deyişle anlam dünyası, kavramlardan örülü, bütüne ilişkin, hayatın anlamına ait şemalardır. Bu nedenle kavram-örgüsü, hayatını sürdürmesi için insanın sahip olması gereken olmaz ise olmaz temel bir koşuldur. Bu kavram-örgüsü kimi insan için bir kütük, kimi için bir kano, kimi için bir kayık, kimi için küçük bir gemi, kimi için ise son derece gelişmiş büyük bir gemi olabilir; ancak varlık denizinde batmamak için hiçbir insan, yapısının karmaşıklığı ne olursa olsun böyle bir binekten muaf olamaz. İnsanın olduğu her yerde bir kavram-örgüsü var olmuştur, vardır ve var olmaya devam edecektir. Kavram-örgüleri son derece organiktir; her bir kavram diğeriyle, önceden belirlensin veya belirlenmesin, öngörülsün veya öngörülmesin bir ilişkiye sahiptir; kısaca bir kavram-örgüsünde her kavram her kavramla ilişkilidir. Bu nedenle bir kavram-örgüsünde herhangi bir kavramın bilinçsizce değiştirilmesi, atılması, terkedilmesi bütün bir örgüyü ciddi şekilde etkileyecek dönüşümleri tetikler.

İnsanın toplum içerisinde birey biçiminde tanımlanan durumunu -şimdilik-  tartışmaksızın şu söylenebilir ki, hem tek tek kavramlar hem de bir bütün olarak kavram-örgüsü, nutkiyetin, aklın ve idrâkin cetveli, pergeli, gönyesi, teleskopu, mikroskopu, vb. gibidir. Nasıl ki bu âlet ve edevâtın sorunlu olması durumunda tasvir ve temsil ettikleri şey de sorunludur; benzer biçimde kavram-örgüsünün yapısında sorun olan kişi de şeyi bu sorunlu yapıya uygun olarak görecek, idrâk edecek ve inşa edecektir; başka bir deyişle, insanın kavram-örgüsü nasıl ise dünyası da öyledir. Öyle ki bir kavram, evet yalnızca bir kavram, dünyayı kurtarabilir ya da batırabilir.

Tek bir kavramın bütünü yırtan bir etkiye sahip olduğu söylenebilir; bütünü beyaz bir kâğıt gibi düşünürsek, öyle bir kavram ileri sürülebilir ki, ya bu beyaz kâğıdı daha beyaz ya da daha siyah kılar. Günlük hayatımızda tanıdığımız bir kişi için bir ortamda ‘hırsız’ dendiğini düşünelim; yalnızca bu kavram o kişinin tasavvurumuzdaki yerini altüst eder; bir de tersine kendisine ‘veli’ dendiğini tasavvur edelim; benzer biçimde katımızdaki yeri bambaşka olacaktır. Kavramın ve kavram örgülerinin sadece idrâki değil hisleri de nasıl etkilediği açıktır: Bir kavram bazen bir hayatı kurtarır bazen söndürür. Dünyada yalnızca günlük hayat değil siyasî, iktisadî, ilmî, hatta askerî hayatın kavramlar üzerinden yürüdüğünü, insanların birbirlerini ‘karalamak’ ya da ‘aklamak’ için kavramları fırça olarak kullandıklarını görürüz. Coğrafî anlamda ülkeler maddî bakımdan silahlarla tarumar edilirken, kültürler ve medeniyetler manevî bakımdan kavramlarla çökertilmektedirler. Bu nedenledir ki, silahlarla ele geçirilen ülkelerde işgalciler yeni bir kavram-örgüsü getirmedikçe erimişlerdir: İslâm fethettiği topraklara yeni bir kavram-örgüsünü örttü; Moğollar ise geldiler, birkaç nesil içerisinde işgal ettikleri coğrafyanın kavram-örgüsü içerisinde eriyip gittiler. Özellikle günümüzde savaşların, yazılı ve sözlü medya üzerinden kavramlarla yürütüldüğü açıktır: Hedef karşıdakinin kavram-örgüsünü karalamak, yaralamak, en nihayet ilmik ilmik çözmektir. Kavram-örgüsü çözülen toplum ise hayatını idâme ettirmek için ya yeni bir kavram-örgüsü inşa etmek -ki bu çok zordur ve zaman ister- ya da eski örgüyü çözen toplumun kavram-örgüsüne katılmak zorundadır: İnsan olarak kalmanın başka bir yolu yoktur çünkü.

Sömürge çağının kalıcılığı maddî coğrafyanın işgali değildir bu nedenle… Çünkü işgal edilen fizik coğrafya, o coğrafyayı yurt edinen insanların belirli bir zaman sonra karşı saldırısıyla defedilebilir. Ama nutkiyetin, dünya görüşünün, başka bir deyişle, o toplumu var kılan, farklı kılan, o toplum kılan kavram-örgüsünün işgali kalıcıdır; zira o toplumu o toplum olmaktan çıkarır. Tarihe baktığımızda Anadolu coğrafyasından onlarca toplum gelip geçti; elbette bu toplumları oluşturan bireylerin tümü ortadan kalkmadı; tersine süreç içerisinde sonra gelenin anlam dünyasına katıldılar. Bu nedenledir ki var olmak maddî coğrafyayı korumak değildir yalnızca; bu maddî coğrafyaya derinlik katan, onu üzerinde yaşayan insanların vatanı kılan dünya görüşünü, anlam dünyasını, kavram-örgüsünü koruyup kollamaktır var olmak; yani millet olmak, millet kalmak…

İster birey ister toplum düzeyinde olsun bir millete âidiyet o milletin yaşadığı maddî coğrafyada bulunmak değildir; tersine bir millete âit olmak demek o milletin kavram-örgüsüne mensup olmak demektir. Anlam-daş olamayan bireyler, vatandaş, yurttaş, hatta dildaş olsalar bile bir-millet olamazlar; olsa olsa çıkar-daş olabilirler. Bu nedendir ki, Çin siyaset felsefesine göre devlet, ordu çökünce, toplum -kendini bir arada tutan- kavram-örgüsü çözülünce yıkılır. Devlet de zaten, bu zihniyette, aynı kavram-örgüsü içerisinde hayat süren insanların birliktelik’idir; ordu da yalnızca bu birliktelik’in vuku bulduğu maddî coğrafyayı değil, bizâtihi bu birliktelik’i mümkün kılan kavram-örgüsünü korumakla yükümlüdür. Bu kavram-örgüsünü işleyen, ona bilinç katan ve zenginleştirerek sürdüren ise o toplumun bilginleridir; en azından öyle olmalıdır.

Bütüne ilişkin sahîh bir tasavvur, anlam veren kavram-örgüsü, o bütün içerisindeki parçaların da bütünle ilişkili olarak anlamlı olmasını sağlar. Bu nedenle siyasî, iktisadî, toplumsal, ilmî, vb. sahalardaki sahîh tasavvurlar ancak ve ancak sahîh bir kavram-örgüsü ile mümkündür. Örnek olarak bir toplum –ve bu toplum içerisinde yaşayan bir birey–, kendi geçmişine ilişkin sahîh bir tasavvura sahip değilse bu demektir ki, genel anlamda kavram-örgüsünde bir sorun vardır. Böyle bir toplumun geleceğine ilişkin sahîh bir tasavvura sahip olması da mümkün değildir. Denebilir ki insanın yalnızca malûmatları, bilgileri, inançları değil beklentileri, ümitleri, korkuları, hatta temennileri, içinde yaşadığı kavram-örgüsünün muhtevasına sıkı sıkıya bağlıdır.

Anlayış, Ekim-2004, Sayı 17, s. 84-85; Kendini Aramak, Papersense Yayınları, İstanbul, 2014, s. 168-171.