Anlam Bulması İstenmeyen "Anlam" Üzerine Soyutlanan Anlamlar

19 Kasım 2016
Sayı 60 - Temmuz 2015

“Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıla dayanabilir.” -Nietzsche-

Burada sözü edilen “yaşama nedeni” herhalde, kişinin anlamlı bulduğu yaşam kıpırtıları olsa gerek. Victor Frankl; yaşamak için bir nedene –anlamlı bulduğu bir amaca– sahip olduğu için toplama kampında hayatta kalmayı başarabilmiştir.

İnsan dünyadaki birtakım şeylere anlam verebilen, anlam üretebilen tek canlıdır. İnsan, benlik bilinci sayesinde nesneleri, canlıları, olayları, fark edebilir, fark ettiğini de fark edebilir ve bunun bir uzantısı olarak bunlardan bazılarını anlamlı bulabilir.

Genelde bir şeyi anlamlı bulduğumuzu belirtiyorsak, o şeyi ilgilenmeye değer buluyoruz, yararına inanıyoruz demektir. Anlamlı bulduğumuz nesnelerle ve insanlarla iletişim kurup hatta etkileşim içinde, anlamlı bulduğumuz davranışlarımızı sürdürmek isteriz, lâyık olmaları koşulu gereğince.

İnsan, nesnelerdeki ya da olaylardaki anlamı bulup çıkarmaz; tam tersine anlam üretir ve onlara anlam yükler. Bu durum hem kişilerarası iletişimler için, hem de kişi-nesne iletişimi için geçerlidir. Dile dayalı iletişimde, mesajda anlam bulunmadığını, anlamın kişide olduğunu söyleriz. İnsan-nesne iletişimi söz konusu olduğunda da anlam nesnede değil, insandadır. Nesnelere, hayvanlara biz anlam yükleriz. Nesnelere yüklemlediğimiz anlam bizim bilincimizin ürünüdür.

Çevresindeki olup bitenlere anlam vermek, insan için bir lüks değil, bir gereksinimdir. İnsan, doğaya ve topluma uyum sağlayabilmek için başına gelenlere anlam vermeye çalışır. Yarı şaka yarı ciddi olarak, anlam kavramı konusunda varoluşçu yaklaşımın kafasının karışık olduğunu söyleyebiliriz. Varoluşçu felsefede insan ölümlü olduğunu bilir, yaşam anlamsızdır (absürd’dür); bu anlamsız yaşama anlam vermeye çalışan benim gibi zavallı konumundakiler trajik bir görüntü sergiler. Varoluşçu felsefenin yaşamı anlamsız bulan bu karamsar bakış açısına karşılık, varoluşçu psikolojide, doğrudan ya da dolaylı olarak yaşamın anlamlı olduğu ifade edilir.

Bu doğal olsa gerek; çünkü insanları iyileştirmeye, geliştirmeye, oluşturmaya, nakil kimlikten kurtarmaya yönelik bir yaklaşımın yaşamı anlamsız/saçma olarak tanımlanması olanaklı değildir. “Genelde yaşamın anlamı var mı; varsa nedir?” sorusu felsefenin konusu. Biz bireyin yaşamındaki anlamını ele almalıyız. Şimdi bireyin dünyası içinde sınırlı tutacağımız anlamı irdeleyelim.

Birey, nesneleri, değerleri veya davranışları anlamlı bulabilir. Anlamlı bulduğumuz şeyler anlamlanabilir. Bireyin anlamlı bulduğu şeylerin toplamını, o bireyin “yaşama verdiği toplam anlam” olarak tanımlayabiliriz. Kişinin “ yaşama verdiği anlam” ile “kendi yaşamına verdiği anlam” tam olarak aynı şey olmasa gerek; ancak bu ikisi arasında yüksek düzeyde bir ilişki vardır. Yani kendisi dışındaki yaşamı anlamlı bulan bir kişinin kendi yaşamını da anlamlı bulmasını bekleriz; kendi dışındaki yaşamı anlamlı bulmayan kişinin ise kendi yaşamını da anlamlı bulmama ihtimali yüksektir.

Bir şeye anlam verirken iki farklı yol izleyebiliriz. Birinci yol, o şeyi evrenden soyutlayarak anlamlı bulabiliriz. İkinci yol, o şeyin evren ile olan bağlantısını kurarak anlamlı bulabiliriz.

Birinci yolu tercih ettiğimiz zaman, anlamlı bulduğumuz bir şey, yaşama verdiğimiz toplam anlamı artırmaz. İkinci yolu tercih ettiğimiz zaman ise, anlamlı bulduğumuz şey, yaşama verdiğimiz toplam anlamı artırabilir. Birinci yolda yürümek streslidir; ikinci yolda yürümek ise bilgelik ve rahatlık getirir. Bireylerin ikinci yola yönelmelerini sağlamak için bir takım egzersizler/oyunlar gerçekleştirmek etkili olabilir.

Geştalt yaklaşımına göre, bir bütün, kendisini oluşturan parçaların toplamından daha fazla bir şeydir. Parçaları bütünden soyutlamak anlamsızdır. Bu mantık da bize, nesneleri ve olayları evrenden soyutlamadan algılamak gerektiğini söylüyor. Birtakım nesneleri her şeyden soyutlayarak anlamlı bulmak, stresimizi artırabilir, bazen de bizi gülünç duruma düşürebilir. Varoluşsal olarak engellenen insan, yaşamındaki anlamları bulmakta güçlük çekecektir. Anlam arayışı, insanın temel güdüsüdür. Yaşamda anlamlı amaçlara sahip olmak ruh sağlığına katkıda bulunur.

Viktor Frankl’a göre yaşamda anlam bulmanın üç temel yolu vardır: Birincisi, bir eser yaratmak veya bir iş yapmak; ikincisi insanlarla etkileşimde bulunmak veya hoş yaşantı geçirmek; üçüncüsü ise acı verici bir yaşantıyla karşılaşıldığında, kişinin kendisini değiştirerek, geliştirerek bu acıdan kârlı çıkması, bir anlamda yenilgiyi başarıya dönüştürmesidir.

Anlam ve amaç kavramları birbirleriyle yakından ilişkilidir. Eğer bir şeyi anlamlı buluyorsak, o şeyle ilgili birtakım davranışlarda bulunmayı amaç edinebiliriz. Anlamlı bulduğumuz bir şeyi yapmayı amaçlamak varoluşumuzu zenginleştirir; bizi özgür kılar. Anlamlı bulmadığımız ve dolayısıyla da amaç edinmediğimiz işleri yapmak zorunda kaldığımızda sıkılırız.

Fiziksel dünyadaki olaylarda belirli amaçlar bulunup bulunmadığı konusunda felsefede farklı görüşler var. Kant’ın amaç-insan ilişkisinde, insan, belirli amaçların aracı değildir, başlı başına bir amaçtır. İnsanı bir amacın aracı olarak gördüğümüz zaman onu bir nesne düzeyine indirgemiş oluruz.

Gerçekten de birtakım şeyleri anlamlı bulduğumuzda ve bunun bir uzantısı olarak birtakım amaçlara sahip olduğumuzda var olmamız, kendimizi geliştirmemiz ve çevremize yararlı olmamız kolaylaşır. Ve eğer, bir birey olarak yaşamımızı genelde anlamlı buluyorsak, var olmaktan coşku duymamız mümkün olacaktır.

Şeyleri ve olayları anlamlı bulmak ve bunun bir uzantısı olarak da birtakım amaçlara sahip olmak bizi diri tutar, sağlıklı tutar, yaşama bağlar. Güzel yaşantılarda anlam bulmak kolay olsa gerek. Fakat birtakım acı verici yaşantılarda anlam bulmak zor gözükmektedir. Acıda anlam bulmak zordur, ama olanaksız değildir ve galiba şimdilerde Demokles’in kılıcı gibi başımda dolanıyor. Nietzsche,“ Ölümün en iyi tarafı bir daha hiç ölüm olmamasıdır,” demiştir. O durumdaki insanlara söylenebilecek bundan daha iyi bir söz, şu an aklıma gelmiyor. Bu söz, yaşamın en zor kesitlerinde bile insanın bir anlam bulabileceğini gösteriyor.

Bir sıkıntıya uğrayan kişi, şüphesiz ki ilk önce bu sıkıntıdan kurtulmaya çalışmalıdır. Eğer kurtulmak olanaklı değilse, o zaman bu sıkıntıyı kabullenmek, insana özgü olan ve aynı zamanda insanı güçlü kılan bir tercihtir. Acı yaşantılarda anlam bulduğumuzda, her şeye rağmen yaşama “evet” demiş oluruz.

Bunu yapmak demek, her koşulda, hatta en kötü koşullarda bile bir yaşam potansiyeli bulunduğunu fark etmek demektir. Söz konusu potansiyeli bulunduğunu fark etmek ise bizi, er zaman en iyiyi arayıp bulmaya değil, mevcut koşullarda en iyisini yapmaya yönlendirecektir. Böylece acıyı başarıya dönüştürebiliriz.

Ölümcül hastalıklar karşısında insanlar iki farklı tavır takınabilirler. Ya yaşamda/yaşamlarında hiçbir anlam bulmayabilirler ve karamsarlığa gömülürler; ya da bazı şeyleri yapmayı, bazı yaşantıları geçirmeyi anlamlı bulabilirler ve böylece kalan günlerinin kalitesini artırabilirler. Bu iki yoldan hangisini seçeceği kişinin özgür iradesine kalmıştır.

İnsan, acılarına anlam verebiliyor. Ancak bu, acı çekmenin iyi olduğu anlamına gelmiyor. Şüphesiz ki, acı verici yaşantılardan –itici uyarıcılardan– mümkün olduğu kadar kaçınmakta, bu yaşantılarla yüzleştiğimizde ise onlardan kurtulmaya çalışmakta yarar var. Bütün bunlara karşılık acıyla karşılaşmak kaçınılmaz olduğunda, acının anlamını aramaya ve kavramaya yönelmek, rahatlatıcı ve geliştirici olabilir. Anlamlı bulduğu birtakım uğraşları olmayan, bunun sonucunda da –genel bir ifadeyle– varoluşunu yaşayamayan insan bir boşluk duygusu yaşar.

Varoluşsal boşluk, kendini “can sıkıntısı” şeklinde dışa vurur. Burada söz konusu olan can sıkıntısı, tatsız yaşantılar karşısında canımızın sıkılması değil, ne yapmak istediğimizi bilmediğimizde, anlamlı bulduğumuz amaçlara yönelmediğimizde duyduğumuz can sıkıntısıdır.

Yaşamımızı genelde anlamlı bulmak yerine, yaşamdan soyutlanmış tek bir şeyi anlamlı bularak tek bir amaç edindiğimizde, bu amaca ulaşınca veya ulaşamayınca boşluk duygusuna kapılabiliriz. Yaşamda, bir şeyleri ve tüm yaşamımızı anlamlı buluyor olmak, bu yüzden de birtakım amaçlara sahip bulunmak, yaşımız ve pozisyonumuz ne olursa olsun, var olma ve yarına kalma ihtimalimizi artıracaktır.

Kişi yeterince güçlü ve yaratıcı ise ve yaşamı üst düzeyde tanımlıyorsa,1 ile 0 arasında sonsuz değer vardır.

Yaşamda sonsuz seçenek vardır. Eylemlerimizi ve daha da ötesinde tüm yaşamımızı alt düzeyde tanımlarsak bu seçenekleri ikiye indirmiş oluruz. Yaşamı üst düzeyde tanımlamak, ufuk genişliği, hareket özgürlüğü getirir.

İçinde bulunduğumuz anı yaşamanın bir diğer koşulu, içinde bulunduğumuz zamana odaklaşmaktır. Zamana odaklaşmak için, ister olumlu ister olumsuz olsun, geçmişe ve geleceğe ilişkin duygulardan ve düşüncelerden kendimizi arındırmamız gereklidir.

Varoluşçu yaklaşımda zamana odaklaşmanın önemini vurgulayan güzel bir söz var:“Bugünümüzü çalan iki büyük hırsız var; geçmişe ilişkin yaşanmışlıkları ve geleceğe ilişkin oluşumları algılayamamak; bu iki hırsız bugünün tadını çıkarmamızı engeller.”

Eğer bir insan, –isterse haklı bir nedenden ötürü olsun– sürekli yas/pişmanlık içinde ise, bu, insanın bugünkü davranışlarını geçmişi kontrol ediyor demektir. Eğer bir insan gelecekle ilgili korku/kaygı taşıyorsa, bu, insanın bugünkü davranışlarını gelecek kontrol ediyor demektir. Eğer bir insan yoğun yas ve korku duyguları içinde değilse hem bugününü kontrol edebilir hem de bunun bir uzantısı olarak geleceğini planlayabilir.

Geçmişteki davranışlarımıza esef etmek veya henüz gerçekleşmemiş olaylara ilişkin korku taşımak ruh sağlığımızı olumsuz yönde etkiler. Geçmişte bizi etkilemiş bazı olaylar karşısında duygularımızı yeterince ifade edemezsek –enerjimizi yeterince boşaltamazsak– “bitmemiş işler” adı verilen bir yaşantı ortaya çıkar.

Anı yaşamak demek, geçmişi ve geleceği aklımızdan çıkarmak demek değildir. Geçmişi unutmak, geleceğe ise aldırmamak, genel yaşam kalitemizi düşürür, içinde bulunduğumuz anı hakkıyla yaşamamızı engeller.

“Şimdi ve burada ne hissediyorum?” sorusuna gerçekçi biçimde yanıt verdiğimizde, içinde bulunduğumuz mekâna ve zamana odaklaşmaya çalışabiliriz.

Geçmişi, bugünümüzü ve geleceğimizi, içinde bulunduğumuz anda bütünleştirerek yaşamak için pratikte şunu yapabiliriz: Sadece geçmişi düşünmek veya gelecekten korkmak yerine, bugün, geçmişten ders alabiliriz, geçmişle ilgili olarak neler hissettiğimizi ve gelecekte ne yapmak istediğimizi fark edebiliriz, buna dayanarak geleceğimizi planlayabiliriz.

Geçmişi ve geleceği bugünde bütünleştirmenin yollarından birisi, kendimize geçmişin ve geleceğin gözüyle bakmaktır, bakmasına bilenler için. Yaşanmışlıklar öyle hafifçe –mış gibi– algılanabilecek değilse, anlam buluyorsa, yaşamı doğurur, yaşatır, dönüştürür, gelişir, evrimi sürdürür. Tersine bir oluşum, kişide ve nesnede anlamsızlaşmayı hep beraberinde getirecektir. Bir daha o duruşun hep beklentisinde yaşamı anlamlamayı, kavramayı, hep naif olanı istemeyi, kavuşmayı bekleyecek, sular artık akıp gitmiş olacaktır.