Anadolu’da Dayanışmanın Ruhu: Âhiyân-ı Rûm ya da Ahilik

Sayı 77 – Kasım-Aralık 2017

Ahi Evran’ın, “Elini, dilini, belini bağlı, kapını, gönlünü, sofram açık tut” prensibi birçok kavrama model oldu. 13. yüzyılda büyük bilge Ahi Evran tarafından temelleri atılan Ahilik felsefesi, Anadolu’da yüzyıllardır birlik, beraberlik, yardımlaşma ve dayanışmanın ruhunu oluşturuyor.

Ahi Evran’ın, “Elini, dilini, belini bağlı, kapını, gönlünü, sofranı açık tut” prensibi temel alınarak ortaya çıkan Ahilik, Selçuklu ve Osmanlı döneminde Anadolu’da yaşayan halkın sanat, ticaret, ekonomi gibi çeşitli meslek alanlarında hem iş hem de ahlâkî yönden yetişmelerini sağlayan bir kurumdu.

Türklerin Anadolu’ya gelmesiyle ortaya çıkan kurumun kurucusu Ahi Evran, Azerbaycan’ın Hoy kasabasında doğdu. Bağdat’ta büyük üstatlardan ders alan ve Arapların Fütüvvet Teşkilatı’ndan etkilenen Ahi Evran, 1205’te Anadolu’ya geldikten sonra, bu yapıyı ilk Kayseri’de kurdu. Amaç, göçebe Türkmenlerin İslâmlaşma sürecini hızlandırmak, Anadolu’yu Türk yurdu haline getirmek, şehirlerde yaşayan Rûm ve Ermeni tacirlerle rekabet edebilmekti. Sanat, ticaret ve ekonomide kendim gösteren bu anlayış ortaya koyduğu kurallarla kısa zamanda hızla yayıldı. Sonucunda amaçlandığı gibi, Anadolu kısa sürede Türkleşip İslâmlaştı, göçebe Türkmenler daha kolay yerleşik hayata geçti, Türk şehirciliği hızlandı ve yerli halkın elindeki sanat ve ticarete Türkler de katıldı.

Daha da önemlisi Anadolu’da önemli bir güç haline gelen Ahilik, Selçuklularda askerî ve siyasî faaliyetlerde de bulundu, Moğol istilası sırasında bile kendi otoritesini yürüttü ve Osmanlı Beyliği’nin kuruluşu ve güçlenmesinde etkin rol oynadı.

Ahiliğin Temel Kuralları

Çalışma hayatının temeline “İyi insan” ilkesini koyan bu anlayış, aslında “İyi ahlâk”, “Doğruluk”, “Kardeşlik”, “Yardımseverlik” gibi güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzen niteliğini taşıyordu. Çıkışından bu yana kendine has kural ve kaideleri olan Ahilikte, Ahi olmak ve peştamal kuşanmak isteyen kişinin bir Ahi tarafından önerilmesi gerekiyordu. Gayrimüslimler, çevresinde iyi tanınmayanlar, kötü söz getirebileceği düşünülenler, zina ettiği ispatlananlar, katiller, kasaplar, hırsızlar, dellâllar, cerrahlar, vergi memurları, avcılar ve vurguncular ile kadınlar Ahi olamazken, üye olmak isteyenlerden de “Yedi fena hareketi bağlaması ve yedi güzel hareketi açması” isteniyordu.

Bunlar ise şöyle:

– Cimrilik kapısını bağlamak, lütuf kapısını açmak,

– Kahır ve zulüm kapısını bağlamak, hilm ve mülâyemet kapısını açmak,

– Hırs kapısını bağlamak, kanaat ve rıza kapısını açmak,

– Tokluk ve lezzet kapısını bağlamak, riyazet kapısını açmak,

– Halktan yana kapısını bağlamak, Hak’tan yana kapısını açmak,

– Herze ve hezeyan kapısını bağlamak, marifet kapısını açmak,

– Yalan kapısını bağlamak, doğruluk kapısını açmak.

Ayrıca, Ahilik teşkilatı 3 dereceli düzene dayanıyordu. Her kapı üç dereceyi içeriyordu. Bu dereceler şöyle: Yiğit, Yamak, Çırak, Kalfa, Usta, Ahi, Halife, Şeyh, Şeyh’ül Meşâyıh. Ahilikte sanatkârlar gündüzleri iş yerlerinde 4 aşamadan oluşan hiyerarşi içinde mesleğin inceliklerini öğreniyorlardı. Akşamları da toplandıkları Ahi konuk ve toplantı salonlarında aynı hiyerarşi içinde ahlâkî ve felsefî eğitim görüyorlardı.

 

Hâlâ Günümüze Işık Tutuyor

Güzel ahlâkı, aklıselimi, sevgi ve saygıyı, yoksula sahip çıkmayı, herkesin kendi sanatıyla yükselmesini, başkasının hakkına saygı göstermeyi, din, dil, ırk farkı gözetmeksizin herkese eşit davranmayı öğütleyen Ahilik geleneğinin günümüzde de hâlâ ihtiyaç olan doğruları sunduğu görülüyor. Örneğin, uzun yıllar lonca teşkilatlarıyla sosyal barışı koruyan, mesleki dayanışma ve iş ahlâkıyla toplumun ayakta kalmasına yardımcı olan bu kurum, Anadolu’da yüzyıllardır mesleki örgütlenme ve denetim mekanizmasına belirli bir standart getirdi. Bugünkü sivil toplum kuruluşlarının örnek modeli oldu. İş hayatında, başarı, eğitim, çalışma, alın teri, dayanışma, fırsat eşitliği, dürüstlük ve iyi meslek ahlâkı gibi ilkeleri temellendiren bu anlayış, bugünün toplam kalite, müşteri beklentileri, tüketici hakları, standart, sendikacılık, kooperatifçilik gibi kavramlarının da öncüsü…

Öte yandan, Ahilik’in çalışma hayatına getirdiği bu düzen, kendini diğer tüm alanlarla hissettirdi ve yüzyıllarca toplumun çoğu kesiminde birlik, beraberlik ve dayanışma gibi yüce değerleri öne çıkardı.

Ahilik törelerinin bugün bile çeşitli deyimlerde yaşadığı da görülüyor. Örneğin, “Pabucunu dama atmak”, aslında ahilikteki bir törenle ilgili. Peştamal kuşanma töreninde, çıraklıktan kalfalığa geçiş öncesinde eğitimi tamamlanan çırak pabucunu dama atıyordu. Bu duRûm, o kişinin artık usta ve kalfalarından eskisi gibi ilgi görmeyeceği anlamına geliyordu.
Bâciyân-ı Rûm; Anadolu Bacıları

Konumuz açısından bizi doğrudan ilgilendiren Anadolu Abdalları (Abdalân-ı Rûm) ile Anadolu Bacılarına (Bâciyân-ı Rûm) gelince Âşıkpaşazâde, Hacı Bektaş’tan söz ederken Anadolu’da dört Müsafir (dışarıdan gelmiş) ta’ife’den (cema’at) söz eder: Gâziyân, Ahiyân, Abdalân ve Bâciyân. Bir yoRûma göre, şeyh Evhadüddîn Kirmânî’nin kızı Kadın Ana Fatma Hatun, Ahi Evren (Nasîruddin Mahmûd) ile evlenmiş olup Anadolu’da kadınlar arasında ahiliğe denk Bâciyân ta’ifesini kurmuştur. Genelde, şeyhler neslinden zaviye yöneten hatunlar, mesela Hüdavendigar sancağından bir vakıf idare eden Tacı Hatun, Bâciyân cemaatinden sayılırlar. İbn Battuta Anadolu’da Müslüman kadınların erkeklerden kaçmayışlarını, saygılı oluşlarını hayretle kaydetmiştir.[1]

Anadolu Bacıları deyimine Âşıkpaşazâde dışında başka bir kaynakta rastlanmadığı için böyle bir topluluğun varlığı tartışma konusu olmuş, hatta bu deyimin Âşıkpaşazâde Tarihi’nin yazmalarındaki bir imla yanlışı sonucu Hacıyân-ı Rûm ya da Bahşiyân-ı Rûm iken Bâciyân-ı Rûm’a dönüştüğü öne sürülmüştür. Bu savın yanlış olduğunu belirten Fuad Köprülü ise Âşıkpaşazâde’nin “Bâciyân-ı Rûm ismi altında uç beyliklerindeki Türkmen kabilelerinin müsellah (silahlı) ve cengâver kadınlarını” kastetti görüşündedir.[2]

Oysa eski kaynaklarda Bâciyân-ı Rûm deyimine rastlanmasa da elimizdeki kimi bilgiler nasıl örgütlendiklerim bilmediğimiz, gerektiğinde erkeklerle birlikte dövüşen (Babalıların da kadınlarıyla birlikte savaştıklarını hatırlayalım) bir kadın dervişler topluluğunun varlığını göstermektedir. Çünkü Doğu Oğuz lehçesinde ve Anadolu’da kullanıldığını gördüğümüz bacı sözcüğü, bir tarikata girenler ve aynı şeyhe bağlananlar nasıl birbirlerini kardeş (ihvan) saymışlarsa, kadınları da bacı olarak görmüşlerdir. Şeyhin karısına da ana bacı denilmiştir.

Abdalıyân-ı Rûm; Abdalân ve Anadolu Abdalları, Abdal, Işık, Torlak sözcüklerini genelde Derviş anlamında kullanılmaktaydı. Elbette bu sözcüklerle anlatılmak istenen dervişler, Şii-Bâtınî inançlara bağlı dervişlerdi. Yalnız Abdal sözcüğü dervişten öte bir anlam taşımaktaydı.

Bu konuda en kapsamlı araştırmayı Fuad Köprülü, Abdal sözcüğünün XII. yüzyılda genellikle derviş anlamında kullanıldığını, daha sonra Türkler ve İranlılar arasında bir anlam değişikliği geçirerek “Melametiyye esaslarından doğan Kalenderiye zümresi ile olan benzer sair bazı zümrelere mensup dervişleri ifade” etmeye başladığını belirtir. Yine Köprülü’ye göre Abdal sözcüğü daha çok Türkler arasında yayılmış, bu adı taşıyan derviş zümreleri Anadolu’nun fethinde önemli bir rol oynamışlardır. [3] [4] [5]

Bu tarikatlar elbette Şii-Bâtınî eğilimli tarikatlardı. Nitekim eski Türk yaşayışında şölenlere, Şamanist törenlere katılan kadınların tarikatların dinsel nitelikteki ayinlerine katılmaları yadırganmamış, giderek bacılar arasında şeyhlik, halifelik makamına yükselenler bile olmuştur. Kaynaklarda bunların bağlı oldukları tarikata özgü giysilerle dolaştıkları, ayin yönettikleri özellikle belirtilir. Ayrıca Âşıkpaşazâde’nin onların adının konuk erenler arasında anması, Horasan’dan geldiklerini ve Anadolu’nun ele geçirilmesinde Gaziler, Ahiler ve Abdallarla birlikte etkin olduklarını göstermektedir.

Âşıkpaşazâde’den önce XIV. yüzyıl metinlerinde de adlarına rastladığımız Rûm Abdalları konusunda ise yeterli bilgilere sahibiz. Örnekse, XIV. yüzyıl şairlerinden Kaygusuz Abdal, şeyhi Abdal Musa’yla ilgili bir şiirinde Rûm Abdallarından şöyle söz eder :

 

“Beylerimiz çıktı avlan üstüne

O(n)lar gelür Sultan Abdal Musa’ya

Urûm Abdalları postun eğnine

Bağlar gelür Sultan Abdal Musa’ya

Urûm Abdalları gelür dost deyü

Giydikleri nemed(aba) ile post deyü

Hastaları gelür derman isteyü

Sağlar gelür Sultan Abdal Musa’ya

 

Aşure aylarında kanlar dökerler

Çerağlar uyarıp gülbenk çekerler

Onlar bir olmuş birliğe biterler

Birler gelür Sultan Abdal Musa’ya[6]

XVI. yüzyıl şairlerinden Vâhidî ise Hace-i Cihan ve Netice-i Can adlı yapıtında Rûm Abdallarını şöyle betimler: “Başları kabak ve yalın ayak, tenleri çıplak, birer tennureleri var ancak üzerlerinde birer yünden örülmüş kuşak, birer omuzlarında Ebu Müslimî sancak ve birer omuzlarında Şücâî çomak…”

Vâhidî’nin, Kitab-ı Tevaifı Aşere (On Tarikatın Kitabı) kitabında sözü edilen tarikatlar şunlardır: Kalenderî, Abdalân, Haydariyân, Câmiyân, Bektâşiyân, Şemsî, Tebrizân, Mevlevîyân, Edhemiyân, Âlimân Sûfiyân.[7] Fahir İz’in kitabında Kalenderler, Rûm Abdalları ve Mevlevîler diye bölümlere ayırmıştır.[8]

Yine Vâhidî’ye göre kiminin göğsünde dövmeyle Zülfikâr, kiminin göğsünde Haydar-ı Kerrar’ın yani Âlî’nin resmi bulunan Abdallar, Hace-i Cihan’ın sorusu üzerine Diyâr-ı Rûm’dan, yani Anadolu’dan geldiklerini; Seyyid Gazi ocağından Rûm Abdalları ve Otman Baba Köçekleri, Muhammed ve Âlî Dostu, Hasan ve Hüseyin kurbanları olduklarını söylerler. Ayrıca pirlerine Kurban Baba, onun da pirine Üryan Baba denildiğini belirtirler.

Bu, Kurban Baba ile onun Piri Üryan Baba XI. yüzyıl başlarında yaşamış İranlı bir sûfî şairin adını çağrıştırıyor: Baba Tahir Üryan ise, kaynaklarda Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey Hemedan’a girdiğinde (1055) onunla karşılaştığı ve İbn-i Sînâ (ölm.1037) ile çağdaş olduğu belirtilir.[9]

Şiirlerinde “Serseriyâne bir hayat sürdüğünü, yersiz yurtsuz bir halde tuğlayı yastık yapıp uyuduğunu” anlatır. Bu bize Yunus Emre’nin uyumak için başını bir taşa koyduğu ve oracıkta öldüğünü söylencesini hatırlatıyor bize.

Baba Tahir çevresinde oluşan menkıbeler onun halk arasında veli sayıldığını göstermektedir. Tekkesinde ona hizmet eden müridinin adı ise Patıma Lere’dir ve ikisi arasındaki “Sûfiyâne münasebetleri medenî hal ile” açıklamanın zor olduğu ileri sürülmektedir. Kuşkusuz, bu bilgilerden yola çıkılarak Baba Tahir Üryan’in Abdalların piri olduğuna dair kesin kanıtlara sahip olmamız onun Abdalların piri olduğunu söylememize engel ancak Ehli Hakk mezhebinden oluşu en azından Abdalları etkilediği düşüncesine yol açmaktadır.

Ehli Hakk’tan olanların, topluca yapılan ve “Her müşkülün halle kavuşacağı” cem âyinlerine çok önem verdiklerini, belirli zamanlarda toplantılar yapıldığını ve bu toplantılarda saz çalıp kelâmlar okunduğu söylemektedir.

Ayrıca tenasühe inanma, kışın tutulan üç günlük oruç, Âlî’nin tanrılaştırılması gibi konularda görülen benzerliklerin yanı sıra Ehli Hakk inancının Azerbaycan’da da yaygın olduğunun bilinmesi Ehli Hakk’la öteki Şii-Bâtınî tarikatlar arasındaki etkilenmeyi göstermektedir.[10]

Yalnız, tıpkı Kalenderîler gibi Abdallar konusunda da Sünnî yazarların verdikleri bilgiler özellikle XVI. yüzyıl yazarlarının aşağılayıcı niteliktedir. Oysa XIII. yüzyıl Anadolu’sunda garip görünüşleri, yadırgatıcı ahlâk anlayışlarıyla yalnız Sünnî değil, bağnaz mutasavvıfların da tepkisini çeken gezgin dervişlerin varlığı, kimi benzerlikler gösterse de, bütün derviş topluluklarını kötülemek gerektirmez.

Osmanlı dönemi resmî kayıtlarına dayanarak Anadolu’nun Türkleşmesinde ve İslâmlaşmasında kolonizatör Türk dervişlerinin ve kurdukları zaviyelerin rolünü araştıran Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan bu konuda şunları söyler: “Onlar yeni dünyaya, yani diğer bir Amerika’ya gelip yerleşen halk yığınları içinden yetişmiş mümessil şahsiyetlerdir ve bu itibarla onları son zamanın dilenci dervişlerinden dikkatle ayırmak lazım gelmektedir.”[11]

Daha sonra Ömer Lütfi Barkan bu düşüncesini açıklamak için şöyle söyler: “Bizim burada tetkik ettiğimiz dervişlerle XVI. asırda eski Osmanlı şairlerinin tasvir ettiği şekilde, çıplak gezen, esrar yiyen, kaşlarını, saç ve sakallarım tıraş eden, vücutlarında yanık yerler ve dövme Zülfikâr resimleri ve ellerinde mûsikî aletleriyle dolaşan serseri dervişler arasında büyük bir fark mevcut bulunması lazım gelir.

Prof. Fuad Köprülü, Türk Halk Edebiyatı Ansiklopedisi’nde yazdığı Abdal maddesinde; XIV. asırdan beri Türkiye’de yaşayan Abdal lakaplı şeyhler ile Abdallar yahut Işıklar adı verilen derviş zümreleri hakkında izahat verirken, onları birtakım gezginci derviş zümreleri gibi tasvir etmiştir. Bu izahata göre onlar âyin ve erkân itibariyle olduğu gibi akideleri bakımından da müfrit Şii ve Alevî heteredoks bir zümre idi. Diğer serseri derviş zümreleri gibi evlenmeyerek bekâr kalırlar ve şehir ve kasabalardan ziyade köylerde kendilerine mahsus zaviyelerde yaşarlardı. Bunların arasında bilhassa daha fazla Kalenderîye tarikatından müessir olanların dünya alakalarından tamamen uzak olmak, geleceği düşünmemek, tecerrüt, fakr, dinlenme ve melâmet başlıca şiarlarıdır. Bununla beraber, bütün Rûm Abdallarının her zaman ve her yerde dilencilerden, serseri ve Çingene dervişlerden ibaret olduğunu farz etmek doğru değildir.

Esasen Prof. Fuad Köprülü de bütün Abdalların aynı şekilde yaşamadığını ve bazı Abdal zümrelerinin, mücerred kalmak prensibinden ayrılarak, sair Kızılbaş zümreleri kabilinden bir secte halinde, Türkiye’nin muhtelif şahlarında köyler kurup yerleşmiş olmaları ihtimalini kaydediyor. Aynı sûretle Prof. Fuad Köprülü, İran Türk aşiretleri ve Hazar ötesindeki Türkmenler arasında Abdal adını taşıyan Türk oymaklarına tesadüf edilmesini ve Eftaliflerin daha asırlarca evvel abdal adını taşımış olmalarını da tetkike şayan görerek hatırlatmıştır. Bu vaziyette “Abdal” sözünün bir tasavvuf terimi olmadan evvel bir aşiret veya zümre ismi halinde bulunup bulunmadığı ve bu nam altındaki bütün dervişlerin Orta Asya’dan gelmiş Abdal aşiretlerinin mümessil birer aşiret evliyası olup olmadığı meselesi tetkike muhtaç gözükmektedir.

Serseri derviş zümrelerinin bazı parçalarının toprağa yerleşerek köyler vücûda getirecek yerde, köyler vücûda getirecek şekilde toprağa yerleşmekte olan göçebe aşiretlerin birtakım derviş zümreleri meydana getirmeleri daha muhtemeldir.

Esasen Prof. Köprülü de, bu Abdalların kendilerini Horasandan gelmiş göstermelerini, eski Oğuz rivayetlerinin aralarında hâlâ yaşamasını, bunların etnik menşelerinin yani Türklüklerinin tespiti bakımından çok mühim addetmekte ve abdalları Türklüklerinden en ufak bir şüphe bile caiz olmayan ve eski Türk Şamanizm’inin izlerim hâlâ saklayan Anadolu Alevî Türklerinden ayırmaya imkân görmemektedir. Şu halde, abdalların dilencilerden ve Çingenelerden ibaret olacağına, tıpkı bu Alevî Türk gibi, kısmen göçebe olmakla beraber, kısmen de eski toprağa bağlanmış ve ekincilik hayatına geçmiş Türk oymaklarından çıkmış olmaları lazım gelmez mi?

Köprülü’nün sözünü ettiği bu Abdallarla Osmanlı dönemi Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde yaşadığını öğrendiğimiz Abdal, Abdallar, Abdallı, Abdal Oğlanları, Abdaloğlu gibi adlar taşıyan toplulukları birbirine karıştırmamalıdır. Gerçi sınırlı bir nüfusa sahip bu topluluklar da Alevî olup “Türkmen Taifesindendirler”; ama Bayatlar, Avşarlar, Çepniler gibi Anadolu’nun Türkleşmesinde etkin bir rol oynayamadılar. Yine bu küçük topluluklarla Anadolu Çingeneleri arasında kurulan ilişki de pek az doğru görünmemektedir. Çünkü Kuzey Hindistan’dan IX. yüzyılda göçtükleri sanılan Çingenelerin bir kolunun Ermenistan üzerinden Rusya’ya ya da Boğazlardan güneydoğu Avrupa’ya; bir kolunun da Suriye, Filistin, Mısır, Kuzey Avrupa üzerinden İspanya ve Avrupa’ya yayıldığı bilinmektedir. Hemen görülebildiği gibi iki kol için de Anadolu bir geçiş yeridir. Bu nedenle Türkiye’deki Çingeneleri, bu büyük göçün Anadolu’daki kalıntıları olarak görmek ve Abdallardan ayırmak daha akla yakındır. Ayrıca halk arasında Abdal sözcüğünün Çingeneler için de kullanılması dilenci dervişlerle onlar arasında kurulan benzerlikten ötürüdür. Bizim burada üzerine durduğumuz Abdalların ise ne sözü edilen büyük Türkmen Aşiretleriyle ne de Çingenelerle ilgisi vardır onlar apayrı bir Türkmen koludur.[12]

Burada önemli olan nokta Abdallar denilen derviş topluluklarının Alevî Türk Oymaklarından çıkmış olabilecekleri varsayımıdır. Çünkü bir bakıma Anadolu’daki Türk kökenli dervişlerin ‘Rûm’ Abdalları adıyla anılmaları bu varsayımı doğrulayıcı niteliktedir. Daha önce açıklandığı gibi Abdal ya da Abdallar sözcüğü belli bir derviş topluluğunun adıdır ve bu ad ulusal kimliği değil dinsel kimliği vurgulamaktadır. Kalenderîlerin kendilerini “Taife-i Abdalân” (Abdallar Taifesi) diye nitelemelerinin nedeni de buyur, oysa Rûm Abdalları denildiğinde coğrafî niteleme ulusal kimliği de belirtmektedir. Nitekim anlaşıldığı kadarıyla çeşitli Türkmen topluluklarından olan ve değişik tarikatlara bağlı XIII. yüzyıl Abdalları, en etkili derviş topluluklarını oluşturmuşlardır; ulusal kimlikleri ve onları dilenci dervişlerden ayıran özellikleri dolayısıyla XIV. yüzyılda Rûm Abdalları adıyla anılmışlardır.

 

 

 

Şöyle açıklanabilir bu: Daha IX. yüzyılda yaygın olduğunu bildiğimiz bu sözcük tasavvufla, halkça bilinmeyen Ricâl’ül Gayb adı verilen ermişlerin bir bölüğü için kullanılmıştır. Yaptıklarıyla dünya işlerine yöne verdiklerine inanılan bu ermişler güçlerine göre çeşitli sınıflara ayrılmışlardır. Bunlar Kutb, İmâmân, Evtâd, Efrâd, Abdal, Nucebâ, Nukabâ vd.’dir.

Abdal’ın görevleri arasında düşkünlere yardım etmek, savaşı kazandırmak, yağmur yağdırmak, afetleri uzaklaştırmak gibileri sayılabilir. Ayrıca çeşitli hadislere dayanılarak Abdalların sayısının 7, 12, 40, 70 olduğu yolunda değişik düşünceler öne sürülmüşse de genelde 40 sayısı üzerinde birleşilmiş; 40 Abdal’dan biri ölünce yerine başkasının geçtiğine inanılmıştır.

Abdallar üzerine verdiğim bu kısa bilgi, Abdal sözcüğünün Türklerce neden kolayca benimsendiğini ve Abdal adıyla anılan kişilerin Türkler arasında niçin saygı gördüğünü açıklamaktadır. Çünkü bir bakıma anılan görevleriyle Abdallar, onlara, doğaüstü güçler taşıdığına inanılan Şamanları anımsatmaktadır. Ölümünde ruhunun başkasına geçtiğine inanılan Şamanları…

Türklerin kam dediği Şamanlık sanatının öğrenmekle elde edilemeyeceğini belirten Abdülkadir İnan bu konuda şunları söylemektedir: “Kam olmak için belli başlı bir Kam’ın neslinden olmak gerektir. Hiçbir kimse Kam olmak istemez. Fakat geçmiş Kam-ataların ruhundan biri Kam olacak torununa musallat olur; onu Kam olmaya zorlar.”[13]

Örnekse Baba İlyas üzerine bildiklerimiz, onun Şaman kimliğiyle Abdal kimliğini birleştirmiş bir Türkmen Babası olduğunu göstermektedir. Yine örnekse, kaynaklarda Anadolu’da fethinde önemli rol oynadıkları belirtilen “Tahta kılıçlı dervişler” de Şamanlık geleneğini sündüren Abdallardır. “Tahta kılıç” Şamanın kullandığı eşyalardan biridir çünkü. “ Şaman bu kılıçla kötü ruhlara karşı savaşır.”[14]
Ahmed Yesevî’nin de bir tahta kılıcı vardır. Bu tahta kılıcı getirip tekbir edip Sultan Hacı Bektaş Veliyyü’l Horasanî’nin beline kuşatır ve onu Anadolu’ya gönderir.

Sonuç olarak, daha Anadolu’ya gelmeden Şii-Bâtınî etkilerle oldukça esnek bir İslâmlık anlayışına sahip Türkmen toplulukları, Anadolu’ya çeşitli tarikatlara bağlı dervişleri kolayca benimsediler. Bu garip kılıklı dervişler[15] ona kendi diliyle sesleniyor, kendi kültürünün yeni bir birleşimini sunuyorlardı. İşte Anadolu’da Alevîlik bu koşullarda gelişti.

 

[1] Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar l, Klasik Dönem (1302-1606) Siyasal, Kurumsal ve Ekonomik Gelişim, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s.28-34

 

[2] M. Fuad Köprülü, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, s. 160-161

[3] Atilla Özkırımlı, Alevilik, Bektaşilik Toplumsal Bir Başkaldırının İdeolojisi, Cem Yayınları, 1996, s.88-109

[4] M. Fuat Köprülü, Edebiyat Araştırmaları 2, s.369

[5] M. Fuat Köprülü, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, 1972

[6] Doç. Dr. Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri, 1983, s.23.

[7] Vâhidî, Kitab-ı Tevaifi Aşere (On Tarikatın Kitabı)

[8] Fahir İz, Eski Türk Edebiyatında Nesir, 1964, s.121.

[9] İslam Ansiklopedisi, Baba Tahir Üryan maddesi C.2, s.66

[10] A.g.e. c.4, s.201-207

[11]  Ömer Lütfi Barkan, İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeleri, Vakıflar Dergisi c.2, 1942, s. 285.

 

[12] Cevdet Türkay, Başbakanlık Arşivi Belgelerine göre Osmanlı İmparatorluğunda Oymak, Aşiret ve Cemaatler, 1979

[13] Abdülkadir İnan, Şamanizm, 1974, s.76,

[14] Abdülkadir İnan, Şamanizm, 1974, s.80

[15] Fuad Köprülü, İlk Mutasavvıflar, (Hacım Sultan Velayetnamesi, l976), s.53