Ana Tanrıça ve İslam

Sayı 33 - Şubat 2013

Hz. Âsiye, Hz. Meryem, Hz. Hatice, Hz. Fatıma, Hz. Kübrâ ve Hz. Rabiâ üstün ahlâk sahibi kadınlardır ve övülmüştürler. Kocaları veya babaları için anılan günahlar onlar için anılmamıştır. Kadınlıkla temsil edilenin tamlığını ve kusursuzluğunu imlerler. Hz. Havva’nın, Hz. Âdem’in kaburga kemiğinden yaratıldığı günden itibaren, “emmare” düzeyinden başlayan nefs, bir kadın evliyâ sûretine bürünerek evrimini tamamlamıştır. Günahsızdırlar; orijindeki kutsallığı sembolize ederler ve onlar hep tanıktırlar. Bâtına aittirler yani örtülüdürler.

Hz. Âsiye Seyr-ü Sülûk başlangıcıdır; o ileride şekillenecek olan vicdandır. Keyfiyeti, firavunu yani nefsi görür ve tanır; onunla şimdilik aynı hanede yaşamak zorundadır ve özenilen, henüz kendi kanından değil evlât edindiğidir ve bu evlât, yani yasalılık kocasının biricik düşmanıdır. Musa’yı nehirden o almıştır; hak olana kapıyı açan vicdandır. Mürşide vasıl olan sâlikin vicdanı uyanmıştır; ancak henüz hanede kaos hâkimdir, öykündüğü başkasında gördüğüdür. Âsiye çarmıha gerilir ve işkence ile öldürülür; ancak Hz. İsa ile yeniden doğacaktır, kendisini yeniden doğuracaktır – hem de kendi tercih ettiği haneye; Hz. Meryem’e, O’nun vücûduna ve O’nun vücûdundan. Hz. Meryem ile anlatılmak istenen anlaşılamayacaktır, çünkü kendinden doğan Hz. İsa’nın “ne olduğu” ve “nasıl olduğu” bilinmek istenecektir; oysa bilinerek olmaz, sezilerek anlaşılır. Nedensiz sevinçtir İsa. Nedensiz şeyin babası olur mu? Bundan böyle, ilk Müslüman kadın evliyâ, Hz. Rabiâ oluncaya kadar, nefs ile mücadele eden erkeğin karısı veya kızı olarak bu cihada tanıklık edecek, varılacak menzilin sembolü olacaktır. Temsilcisi olduğu kadınlık, bâtına dönüşün anahtarıdır: Allah ve kul gibi, gözlemlenen ve gözlemci gibi, kadın ve erkek olarak, varlığını diğerinin varlığına borçlu olarak, tevhid bilinciyle, ön plana çıkma çabasında olmadan ve destek olarak, toprak gibi.

Hz. Hatice’nin Hz. Muhammed’den yaşça daha büyük, daha saygın, daha zengin, daha tecrübeli olması ve Muhammed’e evlilik teklifinde bulunması ile sembolize edilen anlatım, kadınlığın kaynağına bir atıftır. Kadınlık kadimdir, erkek kadınlıktaki yokluktan yaratılmıştır. Bugün genetik biliminin, erkekliği temsil eden XY kromozomundaki Y’nin, evrim sonucu küçülen bir X kromozomu olduğunu gösterdiği gibi.

Hz. Hatice’nin daha önceden evli olması dişil formun geçmişteki bağlarına, Tevrat’taki aşamalarına bir işarettir: Hz. Hatice, ilk vahyini alan ve peygamberliği müjdelenen Hz. Muhammed’e ilk biat eden ve dolayısı ile ilk İslâm olan kişi değildir; o Kadim olanı temsil etmesi nedeni ile olan biteni teyit edendir. O nedenle, Kubbe-i Rahmân’da, Kubbe ile temsil edilen Hz. Hatice’dir. Bir çift olarak, sükût benzeri mükemmel bir denge halini temsil ederler ki, bu durumda sadece kız çocukları yaşayabilir. 

Hz. Fatıma’ya Ümm-ü Ebîha da denilmiştir, yani “babasının annesi”: ne kadar anlamlı, ne kadar sembolik! Hz. Fatıma ile kadınlığın özünde var olan selâmet giderek etki alanını artırmaktadır; artık hem baba, hem koca, hem de çocuklar İslâm olmuşlardır; nurla bezenmiş bir hayattır onunki. Kubbe-i Râhman’da tahtta oturandır artık: Tâcı Muhammed, belindeki kemeri Ali, kulağındaki küpeleri inci ile mercan, tiferet, yani güzel olan Hasan ile Hüseyin’dir; kadın bedeninde sergilenmeye lâyık mücevherlerdir. Kızı Hz. Kübrâ’yla birlikteliği ile iki X yan yana gelmiş ve XX hâsıl olmuştur adeta; sarsılmaz bir bütünlükle, özgüvenle, İslâm olarak… Aynen annesi ile kendisinin de yaşadığı gibi. Tanrıça artık evindedir; o güne kadar anlatılan hikâyelerdeki gibi, gelin olarak gittiği evin, kayınpederinin, kocasının evinin özellikleri ile değil, içine doğduğu evin ve ebeveynlerinin sıfatları ile vasıflanmıştır. Kutsanan eve damat olarak Hz. Ali gelir. Hz. Muhammed kızını Hz. Ali’ye verir; o nedenle Şah-ı Velâyet’tir; Hz. Muhammed’in aksine onun önünde takip edeceği ayak izleri vardır. 

Hz. Rabiâ Hz. Muhammed ile aynı dönemde yaşamamıştır, ancak “Etbâu’t-Tabiîn” devrinde yetişmiştir. Velâyet nurunun yaşayan örneği, en derin hakikatin bedenlenmiş hâlidir Rabiâ. Onunla beraber ilk defa İslâm’da aşktan söz edilir: Ayn-Sin-Kaf’ın Sin’i Şın olmuş; risalet ve nübüvveti içeren velâyet ile ilk defa özgürce, bir fıtrat dini olarak İslam tevhide gelmiş, bu üç tevhid noktası Sin’i Şın yapmıştır: Aşk. Hz. Rabiâ artık hiçbir önkoşula ihtiyacı olmayan, tehdit edilemeyen, katledilemeyen Ana Tanrıça’nın bedenlenmiş hâlidir. Hz. Rabiâ sohbette hâsıl olandır, adı konulamayandır. “El ele, el Hakka” geleneğinin sembolüdür. Hz. İbrahim döneminde sulanan tohumun ilk kez kendi başına çiçek açtığı hâldir. Kadınlığın, Sofya’nın “Bir” olmuş hâlidir; artık ona destek olarak bir akraba yoktur hayatında. Seyr-ü Sülûk’te arzulanan menzildir. Sohbetler Hz. Rabiâ’yı davet eder.