Amerikan Edebiyatı’nda Yalıtılmışlık Teması

Sayı 76 – Eylül-Ekim 2017

Amerikan Edebiyatı, yalıtılmışlık temasını hem bireysel karakterler ve izole kalma nedenleri hem de bunun, bir bütün olarak Ulus üzerine olan etkileri üzerinden ele almaktadır. F. S. Fitzgerald ve Edith Wharton gibi yazarlar, kendini gerçekleştirme arayışında olan bireyler olarak görebileceğimiz, karışık bilinçlere sahip karakterler yaratmıştır. Bu deneme yazısı, Amerikan Edebiyatı’nda yalıtılmışlık temasının oldukça çok işlenmesinin sebeplerini keşfetmeyi amaçlamaktadır. Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi’ne göre, bir bireyin kendini gerçekleştirmesi için fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarının karşılanması gerekmektedir. Kendini gerçekleştirme, beraberinde bireysellik bilincini de getirmekte ki bu da yalıtılmışlığa sebebiyet vermektedir. Masumiyet Çağı’ndaki anlatıcı ve Newland Archer isimli karakter arasındaki bulanık çizgi ve Muhteşem Gatsby’deki Nick Carraway karakterinin güvenilmezliği, özünü gerçekleştirme arayışındaki bir bireyin mücadelesini ve bu arayışının yalıtılmışlık gibi neticelerini vurgulamaktadır.

 

Amerikan Edebiyatı’nda ulusal seviyedeki yalıtılmışlık teması, Amerika’nın kültürel kimliği ve ülkenin uluslararası ilişkilerinde veya iç siyasetinde benimsediği politikalar aracılığıyla ele alınmaktadır. Genç bir ulus olan Amerika, onlu yaşlarında, kimlik arayışında olan bir genç olarak görülebilir. Bir ulusun en temel ihtiyaçlarını (bağımsızlık, bir dil ve bir isim) gerçekleştirmiş olan Amerika’nın ihtiyaç duyduğu şeyler bir kültür ve sosyal kimliktir. Tony Magistrale ve Mary Jane Dickerson’a göre, “Amerikalılar her zaman kendilerini ebeveynlerinden farklı bir şekilde tanımlayabilmişlerdir”[1]. Bu motif, Muhteşem Gatsby’ye de yansımıştır; James Gatz, yeni personasını yaratırken, “Hayal gücü hiçbir şekilde gerçekten [kendi ebeveynlerini], ebeveynleri olarak kabul etmemiştir” (Tony Tanner’a göre onlar, Fitzgerald’ın kendisinin sahip olduğu bir fantezidir”[2]).

Bu durum Gatz’in, Avrupa’dan Amerika’ya gelen ilk öncüler gibi, heybet arayışında olduğuna işaret ediyor. İçinde tutkuyla doğmuş olan Gatz’in kaderi, doğduğu günden beri belirlenmiştir. Kendini fakir kesimden (ya da ─kendini “Tanrı’nın oğlu” olarak görmesinden dolayı- daha az önemli olarak gördüğü insanlardan) hızla uzaklaştırmış, kendi için bir kimlik oluşturmuş ve Amerikan ulusuna benzer biçimde, kimlik arayışına başlamıştır. Amerika yeni başlangıçların topraklarıdır ki burada, George Washington’ın 1796’daki ifadesine göre, Amerikalıların “Kopmuş ve uzak durumları, onları farklı bir rotayı takip etmeye davet etmekte ve bunu mümkün kılmaktadır”[3].

Bu kopmuşluk hali Gatsby’de de görülmektedir. Ebeveynlerinkinden farklı bir rota yaratmak amacıyla, Gatsby öncelikle kendini ebeveynlerinden ve sonrasında dünyadan izole etmektedir. Kendi partilerinde ev sahibi olarak Gatsby’yi bulmak imkânsızdır. Gatsby’nin evinde katıldığı ilk partide Nick tarafından bu durum şöyle gözlenmiştir: “Ev sahibini bulmak için bir girişimde bulundum fakat nerede olduğunu sorduğum iki ya da üç kişi bana öyle hayretle baktılar ve Gatsby’nin hareketlerine dair herhangi bir bilgi sahibi olduklarını öyle şiddetle reddettiler ki kokteyl masası tarafına doğru sıvışmak zorunda kaldım.” Gatsby’yi evinde görmek olağan bir şey değildir; kendi evinde saklanmaktadır. Gatsby, kendi evinde bir gizem olarak kalmaya devam etmektedir; belki de evinin bir yuva olmamasından dolayı, hayatının başlangıcını reddeden birisi olarak, belirsizlik içinde kalmaya terk edilmiştir. Fitzgerald, Gatsby’yi tanıtma şekliyle bu duruma işaret ediyor; diğer tüm önemli karakterleri takiben, kendini takdim etmesinden sonra bile, Nick’in yanından ayrılarak bir gizem olarak kalmaya devam etmektedir: “Bay Gatsby neredeyse kendini tanımlar tanımlamaz (…) ortamdan ayrılmak için izin istedi.” Gatsby’nin “kendini tanımla[ması]” fikri, kendisini bulmaya çalıştığına işaret etmektedir. New York’a ve New York aristokrasisine uyum sağlamamaktadır.

Edith Wharton’ın Masumiyet Çağı’nda bu seçkin toplum şu şekilde ele alınmaktadır: “belirgin bir şekilde üstün” olmasıyla beraber, “taze kan ve para[ya]” ihtiyaç duymalarına karşın, kökleşmiş “aile ağaçları ormanlarının” bu yeni kişiler tarafından rahatsız edilmesine izin vermezler; eski “kan” seyreltilmemelidir. “Kan”ın izole edilmesi Avrupa aristokrasisinde vuku bulan aile içi evliliklerini imlemektedir; bu sosyal sınıf diğer sınıflardan yalıtılmıştır. Hatta Archer, kendi sosyal çevresine “soylu insanlar” olarak hitap etmekte ve doğuma bağlı olarak kendisini, toplumun geri kalanından ayırmaktadır. Fakir olan James Gatz’in etkileyici biçimde zengin olan Jay Gatsby’ye dönüşmesine rağmen toplumdan, hem kendi seçimleriyle hem de çevresi aracılığıyla izole olmuştur. Gatsby’nin mustarip olduğu yalıtılmışlık, tıpkı Bayan Manson Mingott’un yaptığı gibi, evlilikle yani New York aristokrasisinin ‘eski para’ sahibi[4] bir üyesinin ismini alarak çözümlenebilir. Manson, “Varlıklı Mingott sülalesinin başıyla ittifak etmiştir (ing. ally).” ‘İttifak’ kelimesi, siyasi bir ittifakı imlemekte ve bireyleri uluslara benzetmektedir.

Buna karşın, Manson[5], “saygın… eski aile evlerinden” uzakta yaşayarak ve diğer Ailelerle tam olarak bir bağlantı kurmayarak, New York sosyetesinin geri kalanının yanında hala öne çıkmaktadır. Manson, “[insanların] ziyaretine gelmesi için çok da acele içindeymiş gibi görünmemektedir, zira sahip olduğu sabır, özgüveniyle eşdeğer[dir].” Diğerleriyle bağlantı kurmak gibi bir ihtiyacı yoktur; insanların ona geleceğini zaten bilmektedir. Manson’ın durumu, köklü zengin muhiti olan East Egg’in karşısında ve yine New York sosyetesinden uzakta yaşayan Gatsby’nin durumuyla benzeşmektedir.

Gatsby’nin evinden dışarı çıkmak için bir acelesi yoktur. Tıpkı Manson’ın “onun ücra kapılarına varmak için kuzeye doğru akan” insanları izlemesi gibi, Gatsby de sadece partileri izlemektedir; davetsiz misafirlerin ki Nick onları güvelere benzetmektedir, partilerine akın etmesi için beklemektedir. “Akın etmek” ve “akmak” kelimeleri doğada vuku bulan hareketlere işaret etmektedir; Gatsby’nin muhteşem partilerine doğru hareket eden insanların ve Manson’ın kapısına akan insanların ilkel, neredeyse hayvansı, sürü psikolojisini takip ettikleri ve “sürüler” halinde seyahat ettikleri izlenimini vermektedir. Sosyeteye uyum sağlama çabalarına karşın, “köklü zengin” Tom’a göre Gatsby hâlâ, “Hiçbir yerden Bay Hiç Kimse”dir. “Kendi köklerini aşmak” için çabalamakta fakat doğduğu kişiden kaçamamaktadır. Bu siyasiye kaçan imalar Amerika’nın diğer milletlerle etkileşimlerini yansıtmaktadır: münzevi, kendi içine çekilmiş, kendisiyle etkileşime geçmeye çalışan milletlerin etrafında toplanmasını izleyen ve tüm bunları yaparken Süper-güç olduğunu kabul etmeyen, Milletler Cemiyeti’ne girmeyi reddeden. Amerika bu izolasyon politikasını izlemekte ve sonuç olarak da kendini geliştirmek ve Amerika’yı ön planda tutmak adına kendi içine yığılmaktadır: bağlantı ve toplum illüzyonuna karşın, karakterler hala yalnız ve yalıtılmıştır. Jordan, “Büyük partileri sevdiğini çünkü samimi olduklarını,” ve “küçük partilerde mahremiyet olma[dığını]” söylemektedir. Bununla birlikte Nick’in, Gatsby’nin büyük partilerinde gördüğü şey ise “hemen oracıkta unutulup giden tanışmalar,” ve “birbirlerinin ismini dahi bilmeyen kadınların birbiriyle olan coşkulu buluşmaları.” Bu toplumda samimiyet mevcut değil; insanlar arasında ‘bağ’ ya da ‘bağlantı’ yoktur. Bağlantının yokluğu insanlarının, Amerikan ulusu için bir kimlik arayışına girmelerine neden olmaktadır.  Bu kimlik arayışı hem Amerika için hem de Gatsby için izolasyona yol açmaktadır. Amerika, kendisinin dahi başlattığı Milletler Meclisi’ne katılmamak gibi konularla alakalı tartışmaları görmezden gelerek ve mümkün olduğunca bağımsız kalarak, kendini uluslararası ilişkilerden koparmaktadır. Gatsby, verdiği partilere pek ilgi duymamaktadır, sadece Daisy’yi bu “parlayan ordövrler”in sunulduğu, gece ilerledikçe “ışıkların daha da parıldadığı,” “parlak” partileriyle cezbetmeyi ümit etmektedir. Partilerin parıldayan atmosferi tarafından cezbedilmiş biçimde, “erkek ve kızların güve gibi gelip gitmeleri[ne]” rağmen Daisy, Gatsby harekete geçip evini terk edinceye kadar bu evin kapılarından geçmemektedir. Bu durum, Gatsby’nin yalıtılmışlığını eleştirir ve münzevi olmanın her daim yalnızlıkla sonuçlanacağına işaret eder.

Amerikan yalıtılmışlığı birçok sınıf bölünmesinde ve etnik ayrımcılıkta da gözlemlenebilmektedir. Bu zamanların edebiyatında, sınıf bölünmesi öne çıkan bir temadır. Muhteşem Gatsby’de Nick sık sık “Küller Vadisi”ni ziyarete gider ve bu “fantastik çiftlik”te işçi sınıfını yani “kül rengi insanlar”ı gözlemlemekte, “kürekler”[6] atfıyla da mezarlık izlenimi vermektedir.  Küller vadisi, içinde “fantastik” hızda “tozun” yetiştiği bir “çiftlik”tir. “Toz,” “kül-rengi insanları” oluşturmakta ve bu da çalışan sınıf insanının hayalet gibi olduğu imgelemini vermektedir. Onların kötü yaşam şartlarının bilincindeyken, bu insanları, insaniyetleri için hiçbir duygu ya da düşünce gösterisinde bulunmadan dikkate alması, üst sınıf ile çalışan sınıf arasındaki izolasyonu göstermektedir.

Bu sınıflar arasındaki çatlak o kadar derindir ki Gatsby bile üst sınıf New York sakinlerinden birisi olabilmek için gerekli ekonomik koşullara ulaşmasına rağmen, geçmişi hala onunla birliktedir. 19. yüzyılda ekonomik duruma ve aristokratik kana göre şekillendirilmiş toplumlar, 1920’lerde de hâlâ bir dereceye kadar geçerlidir. Masumiyet Çağı’nda işçi sınıfı ve “New York soyluları” arasındaki farklılıklar birçok şekilde vurgulanmıştır: Katı sosyal davranış kuralları sayesinde, örneğin Ellen Olenska gibi üst sınıfın içine doğmuş birisi için, yurtdışında çok fazla zaman geçirdikten ve bu ince politik kuralları unuttuktan sonra sosyeteye tekrar kabul görmek imkânsızdır. New York’un önde gelen aileleri, “birlikte durmaları” gerektiğine, zira durmazlarsa, “sosyete gibi bir şeyin kalmayacağı[na]” inanmaktadır. Onları çevreleyen yalnızlık, bir başına kalma korkusunun kökeni, dâhil edilme ihtiyacına kadar takip edilebilir. Diğerleriyle ‘bağlanmak’ gibi bir istek mevcuttur; bir grubun parçası olmak, bireyleri kendi içinde birbirine bağlı toplumlar oluşturmaya teşvik etmektedir. Bu topluluklar birbirine o kadar bağlıdır ki onları ayırmak zorlaşmıştır.

Bu durum, bir milletin sosyo-ekonomik sınıflarının izolasyonuna sebebiyet vermektedir. Terk edilme korkusu bu toplulukları teşvik etmektedir. Bununla birlikte, bu gruplarla sarmalanarak insanlar, özgürlüklerini ve eylemlerini sorgulama hürriyetlerini kaybederler. Ellen Olenska, “özgürlüğün en yalnız [yaşanan] türüne” sahiptir ve New York sosyetesinin bir parçası olmak istemesine rağmen bunun onun için zor olacağının farkındadır; “yapılması söylenen[i]” yapmak zorundadır. Bu sosyete içinde olmayı tercih ederek bireyler, “sistemin bir ürünü” olurlar. Bu durum da, bireylerin ne benzersiz ne özgün ne de diğerlerinden farklı oldukları, endüstrileşmiş bir üretim sistemini imlemektedir. Bu vaziyette, özgür olmayı tercih etmenin bir bedeli vardır: yalnız olmak. Bu grupları bir arada tutan şey, “anneler, teyzeler, anneanneler ve uzun zaman önce ölmüş kadın ataların kurduğu komplo vasıtasıyla kurnazca imal edilmiş” bir takım etik değerlerdir. Koruyucu kabuk ise insan yapımıdır. “Komplo planları,” toplumun “ürünleri” olan insanlar gibi “imal edilmiş[tir].” Bu insan yapımı canavar, canlıdır ve “neredeyse bir avcı[nın]” hayat tarzını takip etmektedir. Üyeleri, dedikodu canavarın ihtiyaç duyduğu bir besinmişçesine, “öğün[lerini] [dedikodu ile] bitirmektedirler.”

Pamela Knights’a göre, bu “varlık … düşünülemez olan şeye karşı kolektif bir irkilmeyle geri teper, çekildiğinde rahat bir nefes alır, ‘genelde kabul görmüş’ olan hakkında tekil bir ses takınır ve ‘sessiz bir örgütlenme’” etrafında toplanır[7]. Dedikodu aynı zamanda Gatsby’nin esrarengiz personasının da önemli bir parçasıdır: Hakkında dedikodular dolaşmakta, “önceden adam öldürdü[ğü]” söylenmektedir, fakat 1920’lerin New York sosyetesi sosyal normlar hakkında daha az bilinçlidir. Önceden “sonradan zengin olmuş kişinin” “savurganlığı” tatsız bir durum olarak düşünülürken, şimdi ise insanların paranın tadını çıkardıkları günlük hayatın bir parçası olarak görülmektedir. Kalabalıklar sık sık Gatsby’nin konağındaki partilere katılırlar fakat neredeyse hiç kimse Daisy’yi ya da Tom’u ziyaret etmez: “köklü zenginler” diğer sosyal çevrelerden izole durmaktadır. Bu “kabileler[in]” kabuklarını delip geçmek aşırı zordur. Bu gruplar, sofistike görünseler de sık sık “okçuluk” yarışmaları yapan “aşiret”lere benzetilirler. Önde gelen “aşiretler”in isimlerinden birisi “Archerlar”dır; “okçuluk” bu “aşiretler” ile Amerika’nın yerlileri arasında bağlantı kurar, bu da uzakta fakat birbirine bağlı toplumlar fikrini güçlendirir.

Sosyal yalıtılmışlık işçi sınıfını farklı bir biçimde etkilemektedir. İçinde bulundukları durumdan kurtulabilmek için çok az araca sahip olan bu kesim, genellikle “gerçekten ait oldukları meslekleri terk etmeye” zorlanmışlardır. Zenginin refah düzeyi artarken, fakir olan özellikle Büyük Buhran zamanında kaynak eksikliğinden dolayı daha kötüye gitmeye mahkûm edilmişlerdir. Gazap Üzümleri’nde Joads “küçük beyaz evlerden birisine” sahip olmayı düşlerken, Gatsby, Tom ve Archer aileleri, kendilerinden izole ettikleri işçi sınıfına önem vermeden kendi konaklarında yaşamaktadırlar. Onlarla kurulan her türlü ilişki gizlenmiş, örtbas edilmiş ve hatta Tom’un Myrtle’la olan ilişkisindeki gibi hakkında yalanlar söylenmiştir. Myrtle nesneleştirilmiş ve ilk tasvirinde sadece, “kalınca bir kadın vücudu” olarak tarif edilmiştir. Zenginlerin fakirlere karşı tavrı, onları iterek uzaklaştırmak ve kendilerinden izole etmektir. “Aşırı Yoksulluk, geçici bir gülümsemede ancak belli belirsiz ortaya çıkar”- yazarlar dahi (Fitzgerald ve Wharton; ikisi de imtiyazlı bir çevredendi) toplumlar arasındaki bu izolasyona genelde aldırış etmemişlerdir. Gatsby’nin etrafındaki işçi sınıfa referanslar vardır fakat Archer’ın dünyasındaki işçi sınıfına çok az sayıda imada bulunulmuştur. Gatsby’nin bizzat kendisi “başarısız” ebeveynlerden gelmektedir fakat bu durumdan kurtulmayı başarabilmiştir; ima edilen şey ise eğer yeterince çok çaba gösterirlerse bu Amerika’daki herkesin deneyimleyebileceği bir şeydir. Buna rağmen, 19. yüzyılda Winsett için durum böyle olmamıştır: “zamansız doğmuştur,” sosyo-ekonomik durumundan kurtulmaya çalışmış fakat bundan “vazgeçmiş[tir].” Gatsby kurtulabilmiştir fakat üst sınıflardan izole kalmaya devam etmektedir; geçmişini gerçekten de hiçbir zaman arkada bırakamamıştır.  Gatsby’nin etrafındaki topluluktaki herkes için bu durum geçerli değildir; örneğin diğer ırktan insanlar Muhteşem Gatsby’de hala tecrit edilmektedir. Siyahilere çok az referans vardır, Amerika’nın yerlilerine dair hiçbir imada bulunulmamıştır. Fitzgerald izole bir karakter yaratmaktadır ve bu yalıtılmışlığın tamamen istemli bir şekilde olmadığı izlemini vermiştir.

Gerçekten izole edilenler ise etnik azınlıklardır. Richard Wright’ın Vatan Evladı (orj. Native Son) kitabındaki baş karakter Bigger’a durumu hakkında çok az seçim hakkı tanınmıştır; kitabın başından itibaren net bir şekilde ortaya konmuştur ki Bigger’ın da “bazen başı[na] berbat bir şeyin geleceğini hisse[ttiğini],” söylediği gibi, hayatı başarısız olmaya mahkûmdur. Muhteşem Gatsby’de bir karaktere yapılan tek bariz ırk referansı Wolfsheim’adır. Wolfsheim, hayatını Connery ve dolandırıcılıktan ya da kendisinin söylediği gibi “bağlantılar”[8] aracılığıyla kazanan sahtekâr Yahudi bir içki kaçakçısı olarak tasvir edilmiştir. Peter Gregg Slater, Nick’in bilinç sahibi bir Anlatıcı olduğunu iddia etmektedir: Etrafındakilerin bilincindedir zira “anlatıcı olarak, karşılaştığı bireylerin, eğer kendisininki gibi eski Amerikan tiplerinden değilse, hangi ırka ait olduklarına dikkat çekmektedir.”[9] Bununla birlikte bu, Nick’i bir orta sınıf beyaz Amerikalı olarak, Bigger gibi insanlardan ayırmaktadır. Etrafındakilerin bilincindedir fakat onların kötü durumlarını anlamamaktadır. Beyaz bir şoför ve “zencileri” aynı arabada görünce Nick, “Madem şimdi bu köprüden kayıp düştük, artık her şey mümkün,” der. Metne daha geniş açıdan bakarsak, Nick’in gözlemi olay örgüsünün ilerlemesinde belirli bir role sahiptir; Gatsby’nin yani zengin ve beyaz bir karakterin başına gelecek o “her şey”in habercisidir. Nick’in, var olduklarını kabul ederken, etnik sınıfların hayatları hakkında faal bir şekilde sürdürdüğü aldırış etmeme hali bize gösterir ki izolasyon konusunda karar verme yetkisi, diğer her şeyde olduğu gibi, Nick gibi insanlara aittir.

Ulusal ve Sosyal yalıtılmışlık ancak, bu zamana ait edebî eserlerdeki Karakterler ve önde gelen yazarların deneyimlediği bireysel izolasyon ele alınarak anlaşılabilir. Fiziksel ve psikolojik ihtiyaçları karşılandığında Amerikalılar, statükoyu sorgulayarak kendilerini gerçekleştirme arayışına girebilir. Bu arayış ve sorgulama, Fitzgerald’ın kendi sosyal durumunu ve felsefesini karakterlerine yerleştirdiği Muhteşem Gatsby kitabında belgelenmiştir. Örneğin Nick, “derin düşünen bir bilince sahiptir ve Gatsby’nin kişiliğini anlamaya dair gittikçe derinleşen arayışını felsefî bir bağlam içine yerleştirmektedir.”[10] Nick, Fitzgerald’ın kişiliğinin bir parçasıdır; bu parçası diğer personalarını sorgulamaktadır, diğer bir deyişler “süper ego’sudur. Fitzgerald Nick’i sadece bir anlatıcı olarak değil, aynı zamanda “öz-düşümsel olarak yazar rolü verilmiş” bir karakter olarak yaratmıştır ve “[bu hikâyede] kahraman sadece bir ana kahraman değil aynı zamanda kitaba bütün olarak bakınca tek bir kişilik imgesidir.”[11]Dominant’ ve ‘agresif’ bir karakter olan Tom, Fitzgerald’ın kişiliğinin hayvansı tarafı yani ‘id’ olarak görülebilir. Bu iki bilinç arasında ise Gatsby tarafından temsil edilen ‘ego’ vardır. Genç James Gatz “doğal bir biçimde hayatını sürmüş[tür]” ve “kahverengi, hala sertleşen bir bedeni” vardır; “doğal bir biçimde” ifadesi hayvansı bir hayat tarzını imlerken, “hala sertleşen vücut” ifadesi de hayatının hala şekil aldığı ve hala nihai personasına ulaşmadığı izlenimini vermektedir. Bunun tam tersi olarak Jay Gatsby, karakter özellikleriyle, “sıra dışı bir umut etme yeteneği[yle]” tanımlanmaktadır.

Gatsby ilkel bir karakterden rûhânî bir karaktere dönüşmüştür. Fitzgerald kendisini Gatsby’ye yansıtmaktadır; bu da kendisinin Gatsby gibi olmayı ümit ettiğini veya hali hazırda Gatsby gibi olduğunu imlemektedir. Bu arttırılmış öz-farkındalık hissi ve birisinin karakterinin izole parçalarının keşfi, bireyin izolasyonuna sebebiyet vermektedir zira kişi, kendisini anlamak için kendi ikiyüzlülüğünün farkına varmalıdır. Fitzgerald bu ikiyüzlülüğü Nick aracılığıyla tanır: “Kendini yargılamaktan geri tutmaya meyilli olduğu[nu],” iddia etmesine rağmen, roman boyunca karakterleri ırklarına ve görünüşüne göre değerlendirmeye devam etmektedir. Meyer Wolfsheim’i görür görmez yaptığı yorum onun “küçük, düz burunlu bir Yahudi” olduğudur. Nick “kendini yargılamaktan geri tut[muyor],”  sadece düşüncelerini seslendirmiyor. İkiyüzlülüğe çok yaklaşan bu davranış, Fitzgerald’ın kendi ikiyüzlülüğünü kabul etme yöntemi olabilir. Edith Wharton, Ellen Olenska’yı Nick’e benzer bir karakter olarak kullanmaktadır; toplumun “genel ürpertilerine ses vermektedir.” “Gerçek yalnızlığın, sürekli birisinden rol yapmasını isteyen tüm bu nazik insanların arasında yaşamak olduğu[nu],” gözlemlemekte ve New York’ta “herkesin mi doğruyu bilmek istemediğini” merak etmektedir. Ellen toplumun geri kalanından izoledir ve bu yüzden, Nick’e benzer biçimde dışarıdan gözlem yapabilmekte, içeri bakıp tanık olduğu toplumu yargılayabilmektedir. Wharton’ın, bu toplumu edebiyat vasıtasıyla eleştiren New York soylularının bir parçası olması onu, Ellen ile benzer bir pozisyona sokmaktadır; zamanında içeriden birisiyken, şimdi daha geniş bir görüş açısıyla içeri doğru bakmaktadır. Bu izole pozisyonlar, bilerek alınmıştır: yazarlar içinde bulundukları sosyal çevredeki pozisyonlarının farkındadırlar.

Yazarların ne derecede kendi bilinçlerinin farkında oldukları ve ne ölçüde karakterlerinin kendilerinin serbest temsilleri olmalarına izin verdikleri açık değildir; yalıtılmışlık teması tüm Karakterlerde mevcuttur. Bununla beraber, karakterler izole toplumlardan ve dolayısıyla izole uluslardandır. Hem Muhteşem Gatsby hem de Masumiyet Çağı başkahramanın izole ve yalnız kalmasıyla sona ermektedir. Archer, Ellen’la yani kendisine meseleleri diğer açılardan görmesini sağlayan kadınla tekrar görüşmemeyi tercih eder. Nick, Gatsby’siz yani gözlemleyebileceği ve anlatacağı kişiden mahrum kalmıştır. Romanın sonunda, Nick kendini Gatsby’yle tanışmadan önce olduğu kişi olarak bulur: “Gatsby’ye bir kez daha baktım ve o kaybolmuştu, ben ise bir kez daha huzursuz karanlıkta kalmıştım.”

İngilizceden Çeviren: Efkan Oğuz


Dipnotlar:

[1] Tony Magistrale and Mary Jane Dickerson, ‘The Language of Time in The Great Gatsby’, 1989

[2] Tony Tanner, Introduction of ‘The Great Gatsby’, February 1990

[3] George Washington’ın veda konuşması, 1796

[4] Sahip olduğu serveti miras yoluyla elde etmiş kişi.

[5] İtalyan bir markinin eşi olduğundan dolayı aynı zamanda ‘markinin eşi’ manasına gelen “the Marchioness” olarak da hitap ediliyor.

[6] ‘Kürek’ için kullanılan İngilizce kelime ‘spade’ aynı zamanda siyahiler için kullanılan argo bir terimdir.

[7] Pamela Knights, Forms of Disembodiment, 1995

[8] Wolfsheim’ın eğitimsiz olmasından dolayı kelimeleri yanlış telaffuz etmesine referans verilmiştir.

[9] Peter Gregg Slater, Ethnicity in The Great Gatsby

[10] Peter Gregg Slater, Ethnicity in The Great Gatsby

[11] Winifred Farrant Bevilacqua, Nick’s Authoring of Gatsby, 2010