Allah'ın Kulu Olmak

27 Ekim 2016
Sayı 19 - Aralık 2011

Kimseden sorulmaz (sorulmayız)

Ehli bilir biz kimiz…

Medine’den Mekke’ye dönüş…

Hz. Muhammed, meratibde en ulvî mertebenin kulluk (abdiyyet) olduğunu beyan etmiştir. Hatta söyleminin özüne bakıldığında kulluk insanın iradesine bağlı yegâne makam olarak öne çıkmaktadır.

Tüm makam ve mertebeler Allah’ın takdiri ile insanlara bahşedilmiştir. Kulluk ise tüm bu makamlardan azade, her nevi ihsan ve üstünlüğü yine Allah’ın takdiri ile kendisine geri vermektir. Geri vermek ise bir reddiye değil, külliyen kabul edip, her nevi takdirin insanın beşeriyetinden yükselip, bizatihi Hak ile ve Hak için tahakkuku mânâsınadır. Öyleyse Allah’ın kulu olmak ne demektir?

Kur’an-ı Kerîm Allah’ın varlığını ve ekberiyetini, O’nun isim ve sıfatları üzerinden gösterir. Hz. Muhammed’in söyleminde Allah Hakîmdir, Selîmdir, Kerîmdir… Yani Hakîm olan, Selîm olan, Kerîm olan O’dur. Bütün güzel isimler O’na aittir.

Her bir ismin güzelliği kendinde olduğu gibi olmalarından ileri gelir. Allah’ın her bir ismi O’nun bir tecellisi olduğundan aslında isimler kendileri üzerinden Allah’ı gösterir. Bu sebeple ona “esma-i ilâhi” denilmiştir. Zira kudretleri kendilerinden değil ama murâbıt oldukları cevher itibâriyledir. Ve Allah’ın isimleri güzeldir, çünkü diğer tüm isimleri ile uyumlu ve tamamlayıcıdır. Güzellik bu mânâda ölçüdür.

Bir ismin güzel olması, onun kendi iç bütünlüğünde öteki ile uyumundadır. Bu uyum ötekiliğin ortadan kalkmasını ve isimlerin birbirlerinden ayrı gerçeklikler olarak algılanmasını önler. Böylece Allah’ın isimleri olarak anılan niteliksel çokluk bir bütünün vecheleri olarak öne çıkar. Allah bu bütünlüğün, vahdetin adıdır. Ayrıca bir varlık değil.

Allah bu isimlerin uyumlu birlikteliği ölçüsünde hakiki ve mutlaktır. Yoksa isimlerden bir ismin diğerlerinden bağımsız ve bağımsızlığı nedeniyle de noksanlığında anılmaz. Bu mânâ gereğince, örneğin ism-i Selîm Allah’ın ismi olduğundan anılması Selîmullahtır. Velhâsıl Allah’ın Selîm ismi ancak diğer tüm isimler tarafından desteklendiğinde Allah’ın ismi denilmeye lâyıktır.

Bununla birlikte her şey zâten Allah’ın ismidir. Eğer her bir isim varlığını, onun kendi ism-i kemâlinden almasaydı mevcûdiyet mümkün dâhilinde olamazdı ve her bir isim ayrı bir ilâha tevcih olunurdu. Zira mevcûdat Allah’tan değil de ilâhlardan olsaydı tevhid mümkün olmaz, nihayetsiz cedel sebebiyle kâinat halk olunamazdı.

Allah’ın isimleri mevcûdun ayetleridir ki her biri vücûd-u mutlakı gösterir. Allah’ın her bir ismi kendi cüziyyeti ile tamdır. Ancak ism-i ilâhi cüzî olmayıp külli olduğundan ve esmanın künhü ayrı değil biricik (ahad) olduğundan, her bir isim kendisi üzerinden külli olan hakikatin bir vechesi mesabesindedir.

Vesaire, vesaire…

Abdullah tesmiye olunan Allah kulu -ki mânâsı gereği Allah’ın sevgilisi de denilir- hiçbir ismi diğerine üstün tutmayıp her birine eşit mesafede durarak, kaderden kadere irticâ sûretiyle mârifeti tahakkuk eder. Allah’ın câmi’ül esmâsı kâinattan ayrı değil, hatta bizâtihi mütekevvinâtta âyândır. Böylece her ne ki vardır, zâten sûreti ilâhidir.

Abdullah bu sûretlerin künhüne mazhar olup bir ismini diğer bir ismine, bir tahakkukunu diğer bir tahakkukuna üstün görmeyerek her bir tecelli ve tezahürü mertebesinde ve mertebesiyle Hak bilerek, her daim hizmette olana denir. Bu mânâsıyla abdiyet insana kulluk değil, hizmettir. Belki Hak nazârınca kadrine göre Allah’ın mevcûduna hizmettir. Zira mevcûd, vücûdun aynasıdır.

Selîm ismini giyinmek de Allah’a teslim olmaktır. Yoksa çok söyleyen değil, ancak ef’al ve hükmünde bunu tahakkuk eden müslümandır. Mesûliyeti de kendi isminden ziyade Allah’adır. Bu sebeple Allah’a kul olanla, Allah için kul olan birdir ve zâten O Allah’tır.

Anladığını yazan ancak anladıklarından sorumlu olur. Anlamayan hiçbir şeyden sorumlu tutulamaz. Ancak, insan anladığı kadar yakındır aradığına. Bu nedenle söz daima dua mahiyetindedir, yoksa bu kelâm dile kolay…