Algı Çok Tanık Tek

Sayı 86 - Mayıs - Haziran 2019

İnsan tek
doğar sonra yalnızlaşır, eğer becerebilirse tekrar kendi tekliğini
bilir-bulur-olur. Bu süreç insanın başlangıçta sadece sonsuz bir potansiyel,
her türlü insani olanak ve yetenekle donanımlı, kendiyle özdeş saflık
aşamasıyla yol alır.

Başlangıçta ‘tek’lik bebeklik aşamasıdır:
biyolojik olarak tam, ancak bilinç olarak bir ‘tabula rasa’, boş levhadır. Bu
anlamda doğan her bebek ‘insan’ kavramının evrensel bir sureti, insanlığın
bütün hallerini içinde barındıran “kadiri mutlak” olarak dünyaya gelmiş olur.

Tanrı’nın
Musa’ya “ben benim”, “ben olan ben” buyruğundaki birinci ‘Ben’dir: Soyut,
evrensel, tanrısal özle donanımlı, ancak bunların bireysellik yoluyla, kendi
etkinlikleri ile edimselleşeceği “gizli hazine” bir olarak “Ben”. Hani Tanrı’nın
“kendi suretimde yarattığım” dediği Âdem. Başlangıçta bu “boş levha”
bizzat kendi eylemleriyle yazılacak, ama saflığını bozup kirlenecektir.
Bebeklikten olgunluğa, belirsiz saflıktan görünüş kazanmış kirlenmiş kişiliğe,
yani tekliğin potansiyel bütünlüğünden oluşan kişiliğin yalnızlığına
evrilecektir.  

İsa’nın
havarileri üzerinden tüm insanlığa yönelik “Tekrar
süt emen çocuklar gibi olmadıkça Allah’ın melekûtuna giremezsiniz
” sözü
insanın yaşamı süresince kirlenip yalnızlaşmasından çıkıp, içsel bütünlüğüne,
kendi iradesi yoluyla erişmesi gerektiğinin değerini ifade eder.

İbn Arabi
“Füsusul Hikem”de Âdem’i ele alır ve onu Kuran bağlamında “Safiyullah”
olarak kavramsallaştırıp anlatır. Hegel, Mantık
Bilimi
’nde düşünceyi Varlıkla başlatır; hiçbir belirlenimi olmayan soyut
olarak kabul ederek aynı zamanda bunun Yokluk olduğunu da söyler. Ancak
varlık-yokluk diyalektiğini işleterek sürecin sonunda tekrar “Varlık” kavramına
varır, bu kavram baştaki olan gibi içi boş, soyut değil, oluşa geçmiş içerik
kazanmış, etkin ve nesnel “Varlıktır”. Bu “ben olan ben”in felsefi düzeyde
yansıması, her bilinç tarafından anlaşılır, çıkarsanabilir ussal olarak
tanıtıdır. 

Bunları
söylemenin anlamı nedir? Düşünce bir şeyi gündemine aldığında o nesne öncelikle
bir ‘şey olarak var’ kabul edilir; ilişkileri gösterilmemiş,
içsel süreçleri ortaya konmamış soyut bir nesne olarak. Düşünce nesnesinin
içeriğine daldıkça onun niteliklerini, olanaklarını, içsel zorunluluklarını
açığa çıkardıkça bu soyut nesneyi somutluğa taşır.

Doğadaki her
şey kendiyle barışık, uyumlu ve doğal sürecinin yoluna sadıktır.
Fakat  insana geldiğimizde bu uyumda, sürece sadakatte sapmalar
ortaya çıkar; hem yaratım hem yıkım, hem adil hem zalim, hem sevgi hem nefret
dolu olarak kendini ortaya koyabilir. Bir yandan “eşrefi mahlûk”, bir
yandan “esfeli safilin” birisi olarak kendini var edebilir: “Biz
insanı en güzel kıvamda yaratık sonra aşağıların aşağısına attık” 
hükmü
insanın sonsuzca insani potansiyelle ‘kâinatı dürülü bükülü halde
içinde taşıyan’ 
olarak yüceliğini, ama bunları aşağılık bir biçimde
kullanabileceğini de söyler.

İnsanın
insana ait tüm hallerini içinde taşıyor olması onun iç dünyasında pek çok
çelişkiyi ve karmaşayı yaşamasına zemin olur. Genel olarak iki dünya arasında
bir uçtan diğerine salınarak yaşamak zorunda olmak söz konusu karmaşanın
dinamiğini oluşturur. İnsan bir yandan gereksinimleri, zamanın koşulları,
arzularının ve amaçlarının yönlendirmesi, doğal içgüdülerinin ve hırslarının
itkisi ile sürüklenir; diğer yandan yaşamının anlamını, değerinin ne olduğunu,
içsel doyumunu ararken her türlü doğal dürtülerden arınmanın arayışı içinde
bulur kendini.

Bu iki uç
arasında salınımın içinde başka yaşamsal karşıt kutupların gerilimini de
duyumsar: özgürlük-güvenlik, olduğu haliyle-olması gereken, etkinlikleri ile
anda olup-zihinsel olarak anda olamamak gibi karşıtlıklar, insanı kendinden
uzak, habersiz, farkındalıksız hallere sokar. Sağa-sola savrulmalar kendini,
insanın iç dünyasında tedirginlikler ve korkular biçiminde duyumsatır. İçten
gelen bu uyarıların yarattığı şaşkınlık, dağınıklık, anlamsızlık onu kaçınılmaz
olarak arayışa zorlar.

Yaşamını
anlamlı kılma arayışında güç ve olanakları, ilkeleri ve yöntemleri; insanı,
bunları bizzat kendisinin belirleyeceği, yolunu kendisinin bulacağı, bireysel
varlığını kendisinin yapılandıracağı gerçeği ile yüz yüze getirir; kısaca
sorumluluk üstlenmek zorunda olduğunu görür. Bu noktada karar mutlak anlamda
insanın kendine aittir; ya kendi belirlediği niyet ve yolda özgür iradesiyle
yürüyecek ya da korunacağı zannıyla onaylanıp kabul gördüğü güç odaklarına
teslim olacaktır; din, ideoloji, gelenek, reis” vb. bilincini uyuşturacak oyalanmalara tutunarak kendinden
kaçmanın  aldatıcı, yapay güvenliğine sığınacaktır.

Yaşam
deneyimlerimiz başkalarıyla birlikte ve ilişkide olmak üzerine kuruludur.
İlişkiler insanın kendini ortaya koyduğu, açık ettiği, deneyimler edindiği
olanaklardır: Bir yanımızla bağımsız, özgün, biricik bir özneyiz, diğer
yanımızla öz-bilinç sahibi  toplumsal bir varlığız. Bu yanlar
birbirini etkisiz kılan, karşılıklı olumsuzluklar üreten değil tersine
birbirini var eden ve var etkilerini bizzat kendileri için nesnel ortam kılan
yaşamsal güçlerdir.

İnsan
olmaklığımızı hazır bulmayız, bulduğumuz nesnel-tarihsel koşullar ölçüsünde varoluşsal
yeti ve olanaklarımızı kullanarak kendimizi var ederiz. Bu varoluşsal yolculuk
bitmez, çünkü yaşam insanın karşısına sürekli sorunlar çıkarır ve her yeni
sorun kendine özgü çözüm yöntemleriyle aşılabilir. Sadece dışsal dayatmaların
zorlaması ile değil, duygusal ve düşünsel arayışlarla da bu süreç bitimsizce
insanı içten içe uyarır, edimselliğe çağırır. Şu veya bu şekilde karar vermek,
seçimde bulunmak, bir biçimde eylemde bulunmak zorunda kalışı insanı “son
sayfası yazılmamış bir kitap, bitimsiz  bir süreç”
oluşuna kaynaklık eder.

Delf
tapınaklarının kapısında yazılan “Kendini bil” uyarısı bir
öğüt ya da emir değil, bir sorumluluk duyurusu, özvarlığımızın bitimsiz bir
akış olduğunun hatırlatılmasıdır.

Bilgi
nesnenin bilgisidir; hazır, verili bir varlık üzerine oturur. Ancak ‘kendini
bil’
mekte durum farklı, çünkü hazırda verili bir “kendi” yoktur. Hem
hazırda bir “kendinin” yokluğu hem de kendini bilmenin varoluşsal bir uyaran
olması insanı yüzleşmekten kaçınamayacağı, yok sayamayacağı gerilim ve
kaygılarla yüz yüze getirir. Bir bilge özdeyişi
şunu hatırlatır: “Kendinde kendini ara-bil-bul.” Yunus
Emre’nin şu dizelerini hatırlayabiliriz.

“İlim ilim
bilmektir 
İlim kendin bilmektir 
Sen kendin bilmezsin 
Ya nice okumaktır”

Bilinç dışta
ne varsa onu bilmeye yetkindir. Öz-bilinç ise kendini bir başka bilinç
karşısında bilebilir. Başka bir bilinç karşısında kendini bilmek onun
yargılarına, kaygılarına, taleplerine, beklentilerine kısaca düşünsek ve pratik
tüm varlığına muhatap olmaktır.

Her insan
kendine rağmen iç dünyasında bir “kalabalıktır”,  pek çok kaygı,
beklenti, korku, anılar ve hayallerle doludur. Özellikle
modern  dönemin  yaşam biçiminin hareketli, sınırsız
enformasyon akışı, tüketim çılgınlığı, emeksiz yaşam özentisi, kolay yoldan
hayallere erişme hevesleri insanların içini gürültülü bir kalabalık,
zihinlerini çöplüğe çeviriyor.

Çıkar çatışmalarının,
kıskançlıkların, rekabet duygularının, pek çok hoyratlığın, bencilliklerin yarattığı
kaotik bir ortam bireyi, karşılıklı olarak birbirini besleyen tedirgin edici,
umut kırıcı, tehditkâr anlayış ve davranışların yarattığı kirli atmosferi
solumak durumunda bırakıyor. Bu durum insanı kendine dönük, tedirgin, tatminsiz
kılıp yalnızlığa itiyor.

Yalnızlaşan
insan kendi değerleri, kendi gerçekliği ile değil başkalarının kendisi
hakkında  ne diyeceğine, başkasının vereceği değer ve yargılara
bakarak yaşar; varlığının değerini, kim olduğunu, sevinç ve üzüntülerinin
kaynağını başkalarında arar, dışarıdan talep eder. Böylesi bir bilinç  parçalı
olmaktan ve dağılmaktan yakasını kurtaramaz. Başkalarının beğenisi ve onayı
onun tek yaşam gücü haline gelir. Ancak dışarı dediğimiz kaynaklar geçici,
değişken ve her an yok olabilirler. Buradan çıkacak sonuç şu olacaktır:
dışa bağımlı, talepkâr bir bilinç  huzurlu olamaz.

Duyu
organlarımız dışa açılan pencereler gibidir; uyaranlarla ve nesnelere bağımızı
kurarlar, ilgimizi ve bilincimizi hep dışa doğru çekerler. Duyusal
algılar  hem dağınık hem değişken hem de sonsuzdur. Zihin her gün
bunlarla dolup taşar. Algılara bağlı olarak yargılar, amaçlar ve ilgi
odakları oluşur.

İç
dünyamızda inişli-çıkışlı dalgalanmalar, farklı istek ve arzular, neye niçin
yöneldiğimizi, neyi niçin onaylayıp neyi niçin reddettiğimizi görünüşte özgürce
belirlediğimizi varsayımında bulunsak da bu zihinsel kirlenmenin farkında olmak
kolay olmuyor. Ne var ki içten içe bu karmaşanın yarattığı yalnızlaşma, anlam
kaybı, tedirginlik, genel olarak depresif kaygılar insanı
bunlardan  bir çıkış yolu arayışına itiyor.

İlişkiler bağlamında
varoluşumuzun  üç katmanı olduğu söylenir. İlki nesneler dünyası;
duyularımız yoluyla bize sürekli uyarılar gelir. Varlığımızın dış dünyayla
kurduğu ilişki, en alt ve en yakın aşama. Burası bilim dünyasıdır. İkincisi
zihinsel-düşünsel katman, sanatsal-felsefi  düzey; düşünceler,
duygular, inanç ve alışkanlıklar dünyası. İlk aşama nesneldir, çünkü bu
aşamadaki varlıklar her insana, her bilinç tipine ve anlayışa eşit mesafede
dururlar, herkese aynı nitelikleri ile konu olurlar. İkincisi bireyseldir, kişiye
özeldir, yaygın değildir. Bu katmanın konularına, olgularına duyularımızla
şahit olamayız, dokunamayız; ancak davranışlar, mimikler, tavırlar üzerinden
yaptığımız gözlemler sonucunda belirlemelerde ve yargılarda bulunabiliriz. Bu
katman değişkendir; çünkü düşünceler, duygular ve inançlar da akışkandır. İnsan
bu katmanda da kendi bütünlüğünü, içsel uyumunu ve merkezini bulamaz; tekliğini
inşa edemez.

Üçüncü  katman
tanıklık aşamasıdır. Farkındalık, varlığının kaybolmayan merkezi, aşılamayan,
ele geçirilemeyen “dünyaya sonsuzca açılmış olarak
davranabildiği  X”
 noktası. İnsan bir şeyi kendisinden
ayırıp bilincinin önüne koyduğu nesne ve soruna aşkındır, ondan ayrıdır, çünkü
o bilincinin önünde bilmeye, üzerinde etkinlik göstermeye ve kullanılmaya
adaydır. Her biliş, her farkındalık deneyimi tekrar bilince konu olur, böylece
insan kendi farkındalığını doğrudan yakalayamaz.  İnsan pek çok
haller uğrar, sürekli birinden diğerine geçer; sevgiyi, nefreti, mutluluğu,
acıyı, bencilliği ve cömertliği yaşar; ama bu yaşadıklarının farkına da varır,
ayrıca dönüp bunlar üzerinde belirlemelerde, yargılarda bulunur. Yaşayanla fark
eden ve değerlendiren aynı kişi (ben)’dir. İşte bu tanık olan farkındalık
yetisi merkezdir.

Bu ne anlama
gelir? Farkındalık-tanıklık insanın kendisiyle tanık olduğu şey arasına ayrım
koymasıdır, çünkü o, tanık olduğu şey değildir. Farkındalık yetisi tanıklık
deneyimi ile; gözlemlenen, dokunulan, hissedilen her şeyi içine alır, onlara
bitişiktir, ilişkilidir, ancak bağımlı değildir. Bu yeti özünde bireyin özgür
olduğunun kanıtı, dönüşümünün enerjisi, “dünyaya sonsuzca açılmış olarak
davranabilen” 
belirsizliğini belirli kılabileceğinin
kanıtıdır.  

Kendi
varlığında bunu bulan insan artık içsel özgürlüğüne kavuşmuş, bütünlüğüne
ermiştir: önceleri “boş bir levha” (tabula rasa) olarak yaşam yolculuğuna çıkan
insan soyut tekliğini kaybedip yalnızlığa, içsel bir kalabalığa düştükten sonra
somut, belirli, kendini kendinde bulup tek’liğine ermiş demektir.

İşte bu
noktada “Ben varım” demeyi hak etmiş olur, ama bu egosal bir
şişinme değil, insanlığın evrensel değerlerini varlığına katmış, “vicdanını
kendine karşı en üst yargıç edinmiş”
,  kendine ve kendi olmayan
her şeye hak’la bakan, yaşayan ve edimde bulunan özgün ve özgür birey olmuştur.

Pek çok
haksız yoruma konu olmakla beraber Nietzsche’nin “üst insan”, sufilerin “İnsan-ı
Kamil”
 dedikleri ideal insan tipi, ama simgesel olarak. “Kendinde
kendini ara bil bul”
 bildirimi. Anadolu bilgelik geleneğinde
şiirlerle, türkülerle sazlı-sözlü olarak ozanların dilinden
bu  insanı heyecanlandıran, uyaran nice hazineler var. Yüzyıllardır  gücünden,
etkisinden bir şey kaybetmeden günümüze kadar etkilerini sürdürmeleri zamana ve
mekâna aşkın  olan insanın özüne dair hakikatleri dile getirmelerinden
olsa gerek. Yazının sonunda bir örnek olarak Niyazi Mısri’den bir dörtlük:

“Dermân
aradım derdime
Derdim bana dermân imiş
Bürhân aradım aslıma
aslım bana bürhan imiş.”