Aklın Hakları İnsan ve Hak Kavramlarının Kendinde ve İlişkili Kipinde Açınımı

İnsan Hakları - 2019

Kavramsal
Düşünce

Kavramsal düşünme ya da kavrayarak düşünme tekil varlığın içinden
kavrama değil, kavramın içinden varlığa bakarak ve ilerleyerek düşünülmedir.  Kavramın içinden bakabilmek için önce konumuz
olan kavram kavranmalıdır. Bir başka deyişle, 
anlıkta, o kavrama ilişkin “yeterli bir idea” oluşmuş olmalıdır çünkü
ancak kavramın kavradığı kavrandıktan sonra kavramdan ortaya çıkacak da kavranılabilir.
Kavram insan anlığında ve insan anlağı tarafından oluşturulur. İnsandan çıkan
etkinin, yani sonucun kavranması için nedenin kavranması gereklidir, burada
ortaya çıkan etki aynı zamanda insan kavramının etkisidir, yani etkinin nedeni
insandır, öyle ise insan kavramı bilinsin ki ondan ortaya çıkacak şeyler de
bilinebilsin.

Kavramların anlıkta yeterli idealarının oluşabilmesi için, ilk
yapılması gereken o kavramları katışıksız hallerinde “kendinde kiplerinde” ele
almaktır. Bu ön işlem yapılmazsa kavram pratikteki kipinde,  yani öteki kavramlarla ilişkisinden ortaya
çıkan örgüsel olguda açık ve seçik tanınamayacaktır. Kavramın edimselleşmesinde
–ki bu kavramımızın öteki kavramlarla ilişkiye girmesi demektir– sınırlar ve bu
nedenle kavramlar birbirine karışır, çünkü kavramların etkileri birbirlerine
geçmiş ve bir tek örgüde birleşmişlerdir. Bu durumda örgüdeki ögelerin her
birini ayrı ayrı tam olarak seçebilmek zorlaşır elde edilecek bilginin seçik ve
açık olması zorlaşır.Oysa bilginin seçik olması zorunlu koşuldur. Çünkü etkiyi
bilmek nedeni bilmekti ve neden etkiden önceki kavram idi.

Üstelik bir kavramın salt seçkiliği değil açıklığı da –özünün açığa
konması–da ancak “kendinde kipinde”, arı kipte mümkündür. Her iki nedende bize
bir kavramın “kendinde kipinde” incelenmesinin onun “upuygun”  ya da “yeterli nedenle” kavranması için
zorunlu olduğunu gösterir.

Kavramın Kendinde Kipi ve İki Yöntem- İki Yöntemde
Kavramın Kendinde Kipi

Bize öyle geliyor ki, tümevarım ile tümden gelim yöntemleri
arasındaki fark, yöntemlerden çıkan bilgilerin içeriklerine de yansır.

Tümden gelim yönteminde ortaya çıkan bilginin bileşenlerinden her
biri, kendinde kipinden geçerek o bilgiye girmiştir, öte yandan elde edilmiş
bilgi yanından bakarsak pratik bilgi kendinde kipinde bilgide –teorik bilgi–  içerilir. Böylece bilginin teorisi ve pratiği
olduğu gibi bilince yansır. Bu bilgi bilince gelmeden önce, yani nesnesinde,
varlıkta zaten teori ve pratiğin birliği olarak, kurgul kiptedir.

Denmek istenen şudur; tümdengelimde bir tüze olgusunda olası
anahtar kavramlar–hak, görev, ihlal, suç, ceza gibi– kendinde, yani soyut hallerinde
iken incelenirler, inceleme bunların bir olgu örgüsünde edimselleşmiş
kiplerinde daha kolay fark edilir.

Tümdengelimde kavramların “kendinde” kipinden edimselleşme kipine
gidilirken, tümevarımda bilgi edimselleşmiş olandan elde edilir, bu durumda
bilinç için ya da bilinçte, kavramın kendinde kipindeki arı ideası oluşmadığı
için bilgi teorisinden ya da bir başka adlandırma ile lojiğinden kopuktur, köksüzdür.
Köksüz bir bilgi açık ve seçik değildir, deneyle sınırlıdır. Aslında bilginin
kaynağını deneyimde aramanın, kökten kopukluk eksikliği taşıdığı şimdi daha iyi
açığa çıkar. Tümevarım yöntemi gerçekte “tüme” ya da nedene varamaz etkide
kalır, bu nedenle şüpheyi olumsuzlayamaz–ortadan kaldıramaz– çünkü sonucu zorunluluk
zinciri ile bağlanmamıştır. Oysa sonuçtan şüpheyi düşmek onu zorunlu zincirine
bağlamaktır. Bilgi bir etkidir ve nedenin-nedenlerin etkisidir. Neden ve
nedenler apaçık olmaz ise bilgide apaçık olamayacaktır (Bu konuda çalışmalarımız
yeterli olgunluğa erişmiş olmasa da, çalışmamızın şüpheden arınmış etkilerini
aşağıda da paylaşacağız. C.Ö).

Tekil bilimlerin tümdengelim yöntemine yeterince yer vermemelerinin
ortaya çıkardığı sonuç, bilgiyi bilenin kafasında, o bilginin köke bağlanamamış
kökten kopuk halde bulunmasıdır. Genelde tüm tekil bilimler tümden gelmedikleri
için kendi nedenlerine, logosa-lojiğe bağlanamazlar. Şunu bilmeliyiz ki, tüm
varlığın ve bilginin nedeni logos-lojiktir. Öyle ise kök lojiktir.

Bir örnek verirsek, biyo-loji biliminde biyodaki loji, lojinin “kendinde”
ne olduğundan habersiz olarak öğrenilir. Bilimler kısmen boş halkanın
farkındadırlar bu boşluğu kapatmak için tekil bilimlerin felsefesini icat etmişlerdir.
Bu icat, tekili köke bağlayamadığı gibi kanımızca durumu daha da karıştırmış;
eksikliğin kapatıldığı sanısı yaratmış, şüpheyi hadım etmiş, tekil bilimlerin
gerçekte birer etki olan bilgileri lojik nedeninden koparıldığı için bilimler
arasındaki evrensel – tekil bağını da tümüyle koparmıştır.

Şimdi yeniden kendi kavramımıza dönelim.

İnsan kavramını “kendinde kipinde” incelemek demek, öncelikle, o kavramı
başka bir kavram değil, “o” kavram yapan şeyin ne olduğunu ortaya çıkarmak demektir.
Bu işlem ise o kavramı kendi nedenine bağlamak demektir.

Kavramlar ve Varlıkları, nedenleri yolu ile vardırlar. Var olmayan
kavram ve varlıklar nedenleri yolu ile yokturlar. Kavram ve varlıkları ‘o’
yapan şey özleri ise bu öz, varlıkla ve kavramla birlikte “neden”den
gelmelidir, çünkü gelebileceği başka bir şey yoktur.

Kavramın Nedeni Olarak “Neden”
Kavramı

Neden sözcüğünün etimolojisinde etki ile etken”in ilişkisinden
başka bir şey yoktur. Bir varlık durup dururken değil bir ne” nin etkisi olarak
(“ne”, belirsiz özne olarak, “den” ise çıkılan yer, kaynak, başlanan yer
anlamındadır) oluşur. Olmak aslında bir şeyden olmaktır. Bir şeyden olan olduğu
şeyin özelliklerini yüklenir yeni bir bireşimde taşır.  Neyi yüklenir? Doğduğu şeydeki yüklemi
yüklenir. Öyle ise nedende ne varsa nedenden çıkan etkide de o olacaktır. Belirlenmiş
bir şey sonlu olduğundan ya da daha önce olmadığından onun bilgisini kendinden
almayız çünkü yok olanın bilgisi de yoktur, var olanın bilgisi vardır ama var
olan eskiden var değildir öyleyse onun eskiden olduğu bir yer vardır. O yer
kendisinin bir önceki kipidir.

Neden, iki şey arasındaki var-oluş-sal ilişkidir. Varlığın da var
olmamanın da etkenidir.  Neden, bir
varlığın nedeni olabileceği gibi bir şeyin yokluğunun da nedenidir. “Her
belirlenim zorunlu olarak bir olumsuzlama” olduğu için “bir şey” başkası
olmayandır, aynı neden hem bir belirlenimin hem de bir olumsuzlamanın
nedenidir. Bir neden; olumlamanın ve olumsuzlamanın ortak nedenidir.
Belirlenimler ve olumsuzlamalar nedenler olarak yüklem kipinde zeminden-tözden
çıkarlar aynı nedenin bir varlığın olmasının nedeni aynı zamanda o varlığın
olmamasının da olmama nedenidir.  Açıktır
ki, neden, nedeni olduğu şeye önseldir, olacak olan bir şeyin varlığından ve
olamayacak olan bir şeyin yokluğundan önce vardır. Var olan şey ise, nedene
göre sonsaldır, nedenden sonra var olur,  nedenden sonra var olamaz.

Neden, her belirli şeyin zeminindedir. Zemin denilen ise
nedenlerin zeminidir, tözdür, yüklemler ile oluşa gider yüklemler nedenlerde
süre giden öznedir, nedenler yüklemleri taşırlar.

Neden sorusu bütün öteki sorulara önseldir nedir sorusunu kapsar.
Nedir sorusu neden”den sızan etkinlik öğesindeki yüklem veya yüklemlerdir.
Nasıl sorusu yüklemin ya da özün bir başka deyişle “ne” olanın doğasının
edimselleşmesini gösterir. Yöntemseldir. 

Bir Kavramın Özünü Bulmak

Bir kavramı düşünmek, onu öteki kavramlardan ayıran ve onu kendi
yapan Öz”ü bulmakla başlar, özün edimselleşmesinin ve ilişkilerinin kavranması
ile sürer. Peki, özü nasıl bulacağız? Her kavramda öyle bir belirlenim vardır
ki, o belirlenim, kavramı “O” kavram yapan şeydir. Belirlenen bir yüklemdir. -Dir,
o şeyin –dır’ıdır. Ya da bu belirlenim kavramın belirleyenidir. Belirleyen,
belirmenin öznesidir, öz-ne, öz-dür. Ya da öz “öz-ne”dir.

Tersinden bakarsak, öz-“ne”de özün özü vardır. Öz, öz-ne’nin -ne’sinden
gelir. “Ne”, Öz’ün nereden geldiğini anlatır. Öz bir şeyin “ne”-den’idir. “Den”“dir”i
kaynağa bağlar, özü kaynağa bağlar. Öz, tözün belirlenimidir öyle ise Ne-den
sorusu töz’seldir, kaynağı yani kökü gösterir. Bir şeyin o, ol-abilmesi için o,
özün olması, o, ol-maktan çıkması için o özün ortadan kalkması gerekir, ya da
onu töze bağlayan şeyin oluşması ortadan kalkması. Öyleyse bir şeyin özü aynı
zamanda onun karakterinin kökü, özü öz-nesidir. Karakter, o şeyin nedenini
olduğu gibi doğasını da gösterir. Burada devreye edimselleşme kavramı girer.
Bir şeyin doğasını edimselleşemesinde görürüz. Edimselleşme, yeni bir
kipleşmedir.

Kök, karakter, doğa, Yunancada “etika” demektir, insanın özünün
edimselleşmesi onun etiğidir, edimselleşmiş özü ise edimselleşmiş etiğidir.

İnsan Düşünen Olarak –Doğal Olmayan–, Beden Olarak
Düşünen Olmayan İki Özlü -İkiYüklemli Bir Varlıktır

Doğal olan, doğan doğma yüklemini taşıyan demektir. Doğal olmayan
doğmayan, doğma yüklemini taşımayan demektir. İnsan bedeni doğar çünkü insan
bedeni doğma yüklemini taşır, karşıtı olan ölme yüklemini taşıdığı gibi.

“Var olan her şey iki yüklem altında ve iki kipte vardır”; ya
düşünce ya da doğa (physis) olarak. Varlıklar özlerini aynı zamanda onların düşüncesi
ideası demektir-nedenlerinden yani yüklemlerinden alırlar. Her iki yüklem ve kipin
doğaları onların işleyiş yasalarını içerir.

Nedenleri,  yani yüklemleri
bakımından insanın düşünen beden–doğa yanlarına daha yakından bakalım;

Bir şeyin nedeni ya kendindedir ya da başkasındadır. Nedeni kendinde
olan sonsuz ve özgürdür çünkü var olmak için gereksindiği neden kendi
içindedir. Nedeni başkasında olan sonlu ve bağımlıdır, çünkü başkası yolu ile
var olabilir varlığı için başkasına muhtaçtır, başkası yoksa o da yoktur. Bu
nedenle sonlu ve bağımlıdır.  Doğa
nesnelerinin nedeni başkasındadır. Her biri öteki yoluyla var olurlar
varlıklarını sürdürürler, ötekine bağımlı olan her şey bir süre boyunca var
olabilir, yani sonludur.

Beden, bir doğa nesnesidir, öyle ise sonlu ve bağımlıdır ve nedeni
kendinde değildir.

Tersine
insanın ikinci yüklemi olan düşünce’nin nedeni kendindedir. Tanrı’nın nedeninin
kendinde olması arı düşünce kipinde olmasından kaynaklanır, Tanrı düşünen
olduğu için nedeni kendindedir bu nedenle özgür ve sonsuzdur. Düşünce insanda,
kendinde kipinde, “nedeni kendinde” hali içinde özgür ve sonsuzdur ama bu
sonsuz olan töz belirlenmiş bir şeyde, bir sonlu bedende edimselleştiği için,  salt kendi cinsinden dolayı sonsuzdur.

Saltık
sonsuz değil.

Filozofların İnsan Tanımları

Çeşitli filozofların insan tanımına bakarsak hemen tümünün insanın
iki kutuplu bir varlık olduğunu kuvvetle vurguladıklarını görürüz, tanımların
hepsinde insan hem düşünen bir varlık hem de düşünmeyen-doğal bir varlık tır.

Filozofların
insan tanımları:

1. Konfüçyus’a
göre “İnsan, öğrenen hayvandır.”

2. Thales’e
göre ise “İnsan, araştıran hayvandır.”

3. Sokrates,
“İnsan, sorgulayan hayvandır,” der.

4. Platon’a
göre “İnsan, toplumsal hayvandır.”

5. Aristo
için “İnsan, düşünen hayvandır.”

6. Kuşku
duymaktan asla bıkmayan septikler için “İnsan, şüpheci hayvandır.”

7. Heraklitos“İnsan,
tartışan hayvandır,”
der.

8. John
Locke’a göre “İnsan, deneyen hayvandır.”

9. J.
Dewey için “İnsan, çıkarını düşünen hayvandır.”

10. Kant
“İnsan, eleştiren hayvandır,” der.

11. Descartes
olaya başka bir pencereden bakar ve “İnsan, konuşan hayvandır,” der.

12. Hegel
için “İnsan, sistematik hayvandır.”

13. Popper’a
göre “İnsan, yalanlayan bir hayvandır.”

14. İnsanla
alakalı belki de en güzel şeyi Nietzsche söyler ve der ki “İnsan, düpedüz
hayvandır!”

15. Erich
Fromm’a göre “İnsan, seven bir hayvandır.”

İnsanın hayvan olmasında tüm
filozoflar hemfikirdir, tanım için kullanılan ikinci yüklemlerin tümü
düşünceden türemiş yüklemlerdir ve tümü düşünce yükleminin altına alınabilir.

Öyle ise insan hem düşünüce
varlığı hem de bir beden olarak doğa varlığıdır.  Buna karşın insan kendi
bilincinde, yukarıdaki kavramın kapsadığından başka bir “insan ideası”
taşıyabilir buna yol açan çoğu zaman önyargılarıdır.

Önyargı 1

İnsanın kendine dönük öyle bir önyargısı vardır ki bu önyargı
kendine ilişkin öz bilincinin gerçekliğini baştanbaşa kapatır; İnsan, kendinin fiilen ya da edimsel olarak düşünen
insan olarak doğduğunu sanır bu sanıya kesin olarak inanır.

Oysa insanda doğumla doğan bedendir, düşünce doğumla doğmaz.
Doğumla doğan sadece yetidir, görme yetisi gibi. Görme yetisi doğar doğmaz
işlemeye başlar düşünce yetisi doğal gereçle çalışmadığı için gerisinde tinsel
gerecin üretildiği uzun bir yol ister. Beden edimselleşmesi için gerekli gereci
doğada dolaysız olarak bulur, aynı doğa düşünceyi edimselleştirmek için
doğrudan gereç değildir çünkü doğa düşünce kipinde değildir. Düşünce, doğal
olanı kendi cinsine dönüştürerek edimselleşir. Tek bir insanın doğayı düşünce
cinsine çevirmesi olanaksızdır, sonlu bir bedende yaşar. Bu yüzden kendinden
önceki kuşakların ürettiği düşünsel gereç ile düşünmeyi becerebilir.

Kısaca insan doğuştan fiilen, (beden–hayvan) yalnızca potansiyel
olarak düşünendir. Fiilen hayvan olarak doğarız, fiilen düşünen olarak değil.
Kabaca söyle diyebiliriz, hayvan olarak doğarız ama düşünen olabilmemiz henüz
belli değildir. Bu çıkarımımız ne Locke’un “boş levha” kavramını çağrıştırsın
isteriz, ne de varoluşçuluğun “insan doğaya fırlatılmış” bir yaratıktır betimlemesini.

Bu birinci önyargının yol açtığı ikinci
bir ön yargı süreci etkilemeye devam eder.

Önyargı 2

İnsan olarak görülen, imgelenen herkes
ne yaparsa yapsın tüm etkinlikleri düşüncelerinin etkinliğidir.

İnsan, düşünce–doğa ya da doğa–düşüncedir bu ikisi birbirinden
ayrılmaz.

İnsana hayvandır demek, insan düşünür demek kadar gerçektir.

O zaman insanın etkinlikleri bu iki nedenden kaynaklanacağı için
nedenlerin taşıdığı yüklemlerin etkinliği de olacaktır öyle ise insanın her
etkinliğinde düşünen yanın etkisi olabileceği gibi bedensel yanın etkisi de olacaktır.

Yukardaki önyargı ve onun yargısı ile ortaya çıkan son-uç,
düşünenin düşüncesinin bedensel yan tarafından etkilenmeyeceği yargısı üzerine
kuruludur. İnsan kavramına ilk adımda bu yargı ile başlamak, insan kavramının
içerdiği nedeni, o nedenin etkisi olarak edimselleşmesini kavramın dışında
aramak anlamına gelir. Oysa insanın ikili özünden çıkan etkinliklerine düşünce eşlik
ettiği zaman düşünen, güdüler eşlik ettiği zaman beden ya da hayvandır.
Duyuların olgusallaşması ile ortaya çıkan duygu orta terimdir.

Bu önyargıyı besleyen dinsel bir kabulde “Tanrı insanı kendi
suretinden yarattı” anlatısı eksik ya da yanlış anlaşılmaktadır. Doğrusu;
tanrı, insanı doğa varlığı olarak yarattı kendi suretini ‘düşünen o’na ekledi
olmalıdır,  çünkü kavrama uygun anlatı
ikili yapıyı zorunlu kılmaktadır.

Bu ön yargıyı pekiştiren başka bir şey de bakara suresi 31. ayetteki
Tanrı’nın Âdem’e şeylerin adını öğretmesi ile ilgili konudan yanlış bir çıkarım
olmalıdır.

Ayetin Elmalılı Hamdi Yazır tarafından yapılan meali şöyledir:“Ve Âdem’e bütün
esmayı talim eyledi, sonra o âlemini melâikeye gösterip Haydin davanızda
sadıksanız bana şunları isimleriyle haber verin buyurdu”.

Bu ayetten
insan doğduğu anda şeylerin adlarını biliyor olarak doğar içeriği
çıkarılmamalıdır. Ayetlerin birçoğunun doğrudan anlamları ile değil, olası simgesel
dolayımlarından geçerek anlamlandırılması gerektiği yaygın bir kabuldür, işi
uzmanlarına bırakarak insanın adları toplumsal kültürden öğrendiği ama yine de
talim sözcüğünde içerili olduğu gibi, bu adları uygulayarak-yaparak öğrendiği
göz önüne alınırsa bilginin doğumla gelmediğinin kabul edildiğini
varsayabiliriz. 

Bu
yaklaşımda bu önyargının gerçek değil, 
bir önyargı olduğunu gösterebilir.

Elbette
bir çocuğa toplum sunduğu gereç sadece gereçtir, onu çocuğa öğreten gerçekte
ondaki akıldır, insandaki arı akıl Tanrı’nın bir parçasından başka bir şey
değildir.

Kendini Bil’meden Bir Şey Bilinebilir mi?

Antik Yunan’ın, “kendini bil” özdeyişi insana “düşünen yanını” bil,
şu ana kadar düşünen yanımızın yeterince farkında olmamışız der. Çünkü us’un değeri
yeni anlaşılmıştır. Antik Yunan’dan önce us’un çıkarlardan bağımsız ve özerk
olarak kullanılabildiğinde gerçekliği bilmeye yetenekli olduğu ortaya
çıkmamıştı; insan sadece anlak uyanık ama us uykuda idi, yaşamına mitolojik
bilinç kipi egemendi. Şimdi, insanın asıl bilinmesi gereken yanının “düşünen”
yan olduğu dikkatin düşünen yana döndürülmesi ile barbarlıktan insanlığa,  mitolojiden logosa geçileceği ve insanın bilen
olarak kendini var edebileceği anlaşılmıştır.

Bu özdeyişteki, insanın “düşünce” yanına özel vurgu bir yana; “kendini
bil” özdeyişi, kavramsal bütünlüğü içinde kendin ne ise onu bil demektir,  salt diyalektik olan değil, kurgul olanı bil.
Önce ikili yapıyı tek tek “kendinde kiplerinde” sonra, ikili yapıyı birlik
kipinde bil.

Biz insan olarak hem düşünen ve bileniz, hem de salt duyan ama
düşünemeyen, hayvanız. Her iki yanımızın tek tek özelliklerini taşıdığımız
gibi, bazı etkinliklerimizde bu iki yanımız birbirine karışır ve tanınmaz hale
gelir. Bu nedenle kendimizi bilmemiz demek esas anlamında, düşünen ve hayvan
yanlarımızın gösterebilecekleri özellikleri ve iki yanın özelliklerinin
karışmış haldeki kiplerini bilmek demektir.

Ancak “kendini bil” özdeyişi bu gün bir kez daha kullanıma
sokulabilseydi bu kez, tam tersi bir vurgu yapmak gerekecekti, insan bilgi
edinmeye başlayınca kendini salt bilen bir varlık olduğu kanısına o kadar kaptırdı
ki, bir yanının, beden-hayvan kipinde olduğunu unuttu. Hayvansı özelliklerini
insansı özellik sanarak salt düşünen varlık olduğu önyargısını bilinç yerine
koyarak hareket etmeye başladı. Böylece kendini bilemez hale geldi. Her iki
dönemde farklı yanlar bilinç dışı kalsa da sonuç aynıdır, ister düşünen yan bilinç
dışı kalsın ister beden-hayvan yanı, her iki nedenin de ortaya çıkardığı etki
düşünen yanın bilinç dışı kalışıdır, her ne kadar bu paradoks olarak görünse
de.

İki Yüklemin İlişkilerinin Doğası

İnsan özel bir varlıktır. İnsandan başka iki yüklemli bir varlık
yoktur. Bileşimli şeyler –ki bileşimsiz şeyler yalnızca kendinde şeylerdir yani
soyutturlar– tekil şeylerin birleşmesinden meydana gelirler. Tekil şeylerin
kendi karakterleri, Etosları birleşime katkı yaparken kendindedirler katkıdan
çıkan sonuç bu kiplerinin olumsuzlamasıdır, olumsuzlama içinde kendinde olan
özleri varlığını korur, bireşimde neyin hangi tekil yandan geldiği bilinmelidir,
bilinebilir. Burada seçik kavramı bütün bilme sürecinde etkisini gösterir, insanın
duygu ve düşüncelerinin birbiri karşısında seçik olmayışı düşüncenin -bu karışık
kipte kendini tanıma güçlüğü epistemolojinin- en büyük sorunudur, incelenen
sonuçtur, sonuçta nesnemiz bireşimsel kiptir; bireşimlerin sonuçları açıkta,
nedenleri ise karışıktır.

İnsanın genel etkinliği onun iki yükleminin tek ya da birlikte
oluşturduğu etkilerdir, bu etkilerin bazılarının nedeni düşüncedir, bazılarının
nedeni ise bedendir. Diğer etkinliklerde düşünce ve beden karışıktır, iki neden
bu iki yan “kendinde” yalıtık ama edimsellikte etkileşim içindedir. Kuşkusuz
etkileşim içinde olmayabilirler de.

Bütün sorun iki nedenin etkileşimi sonunda ortaya çıkan
etki-sonu-uç- da her iki yanı ve her iki yanın birbirine karşıne derece etkili
olduğunu açığa çıkarmaktır.  Bunun için
ayrımları birlikte birliklerini ise ayrımda görebilmek gerekecektir. Aksi
takdirde olmayınca ya bir ayrım ötekini kapatır böylece birlik görülemez, ya da
birlik ayrımları kapatır, bu seferde ayrımlar görünmez ve somut gerçeklikten
uzağa düşülür.

Ayrımların birlik tarafından kapatılmaması için her bir ayrımı
kendinde olarak kavramak gerekir, böylece ayrımın birliğe kattığı ve aynı
zamanda birliğin ayrıma kattığını beraberce “birlikte” görebiliriz.

 Öyle ise, İnsan da düşünce
–beden,– hayvan
birliği varsa önce her bir yanı ayrı ayrı kendinde
düşünebilmeliyiz. Bu demektir ki, insan bir hayvandır bu nedenle bütün hayvan
özelliklerini taşır ve bu özellikler her an edimseldir.

Aynı zamanda insan kendinde düşüncedir, öyleyse potansiyel olarak
düşünce yükleminin bütün özelliklerini taşır.

İki yanın birliği yani onların birlikte edimselleşmeleri bu
yanların varlıkları ile yokluklarının çatışkısından oluşur. Kendinde Varlık,
yokluğu ortadan kaldırarak edimselleşir, bu edimselleşme yokluğun ortadan kalkma
sürecinin edimselleşmesidir öyleyse edimselleşmede var olan varlık kadar var
olan yokluk da etkindir daha doğrusu etkinlik denilen şey potansiyel varlık
kiplerinden var olanların ve yok olanların birliği olan birleşik kiptir. Ama bu
birleşik kipte her ikisinin değil birinin varlığı diğerinin ise yokluğu edimsel
olarak vardır, her ikisinden oluşmuş olduğu için aynı zamanda her ikisidir de.

Edimsel bir davranışında hayvansal yanın yokluğu düşünsel yanı
arılaştırır ve o zaman düşünenizdir, ve düşünsel yanın yokluğu arı bedensel
yanı belirginleştirir, onun açık ve seçik kipte görürüz.

Etki-yetki ilişkisi

Bir dilde içeriğini etimolojisinde taşıyan bazı sözcüklere
rastlamak, anlığın kendini dilde ve kavramında kısa yoldan bulması, anlıksal
sevinci daha az zahmetle elde etmemizi sağlar. Konumuzun anahtar kavramlarından
biri olan “etki” sözcüğü ile “yetki” sözcüğü böyle bir ilişki içinde dururlar.

Etki, et-den işlemek iş yapmaktan beliriyor. Et-ki işin sonucu. Et’menin
son-ucu. Etki, bir şeydeki bir şeyin etkisidir, ama o şeydeki neyin etkisi? Yetkinin
etkisi. Ye-t-ki ne?Yeti’nin edimselleşmesi, yani iş yapması yaptığı işi ortaya
çıkarması. Yeti ne? Yeti, sıfat ve yüklemdir. Arapçada meleke, fiilleşmiş hali
– kipi ile melek.

O zaman her etki bir yetinin- yetkinin etkisidir ve her yeti – yetki
etkilerin yetkisidir, etki yetkiyi gereksinir ve yetki etkinin gereksinimi karşılar.
Biri olmazsa öteki de yoktur, bu her iki kavram birbirini var ederler ne demek?
Birbirini türetirler.  İşleri ve işlemleri
birbirini üretmektir.

Bu bağdan çıkan veya çıkarabileceğimiz başka bir sonuç; bu iki
kavram arasındaki ilişkinin; etkinin, etkinliğini yetkinin ise yetkinliğini
bize göstermesidir. Yeti ne kadar yet-iş-miş ise, etkinin etkisi o kadar
yeterli olacaktır. Yeti, yeterli gelişmemiş ise etki o kadar az etkili
olacaktır.

Görülüyor ki, yeti kendinde halinden edimselleşmeye başladığı
zaman kendi kendini yetiştirmektedir. Kendi kendini yetiştirdiği ölçüde de
kendinden çıkan etki o ölçüde etkili olacaktır.

Bu ilişki bizi,  insan kavramının
içerdiği düşünce–beden belirleniminin etkinliğinde çok ilgilendirecektir çünkü
yeti olarak düşüncenin yetkinleşmesi ondan çıkacak etkinin yetkin olup
olmadığını gösterecektir, tıpkı bedenin edimselleşmesinde beden yetisinin
etkilerinin etkinliklerinin dereceleri gibi.

Daha önemlisi bu iki yetinin etkinleşmesi birbiri üzerindeki
etkileri tamamen her anlığın yetilerinin yetkinleşme derecesini ortaya
çıkaracaktır.

Hak Kavramı

Hak, salt bir düşünce kavramıdır. Doğa alanının değil sadece tin
alanın kavramıdır. Bu kavramlar özel cinsten kavramlardır. Görgül ya da doğal
bir nesneleri yoktur. Aklın, ya da us’un insan ve toplum ilişkilerini yeniden
kurmak için ürettiği kavramladır.  Bu
nedenle tarihseldirler ancak us’un belirli gelişim aşamalarında ortaya çıkarlar.
Daha iki yüz yıl önce insanların bir kısmı köle idi ve hiçbir hakları yoktu.

Önce Hak kavramı ile ilgili yaygın kullanılan başka bir kavramı
inceleyelim; doğal hak. Daha
doğal dediğimiz anda, bir düşünce varlığını değil, doğmuş olan bir varlığı kast
etmiş oluyoruz. Doğanın varlıkları kendi ilişkilerini düzenleyen kurallar
koyamazlar. Çünkü düşünce yetileri yoktur. Onların ilişkilerinde geçerli olan
ilke güçtür.  İnsanlar henüz düşünce olarak
gelişmedikleri zamanlarda hak kavramı yoktu ve ilişkilerini haklar yerine
güçleri belirliyordu. Bu kipte insan gerçekten insan kavramını da karşılamaz.
Usun gelişmesi ile hakların gelişmesi arasında doğrudan bir ilişki vardır, us
geliştikçe haklar gelişecek ve haklar geliştikçe us gelişecek. Bu sonuçtan
nedene doğru gidildiğinde us’un hak kavramını bulması kendi kendini geliştirme
ereğinin zorunlu sonucudur.

Doğal güç, –doğanın verdiği güç olarak– hakkın karşıtıdır. Gücün
ilke olması hakkı yok eder, hakkın ilke olması doğal gücü olumsuzlar ve hak
kavramını güç haline getirir. Artık güç haktadır, dışsal bir şey değil. Hak
gücünü kendinden alır, Hakkın zemini düşünce ise düşünce ne ölçüde
edimselleşmiş ise hak o ölçüde edimselleşir.

Doğada ve doğal hak olamayacağının kanıtlamasını bir başka
bakımdan daha yapabiliriz.

Hakkın karşılığı ödevdir. Ödev de, salt düşünsel kipte bir
kavramdır, tıpkı hak gibi nesne olarak karşılığı yoktur. Ödev ve hak arasındaki
ilişki ontolojiktir, elbette kavramsal varlık olmaları bakımından. Ontolojik
olmaları şu demektir, bu iki kavram varlıklarını birbirine borçludurlar. Hak
ödev ile belirir, ödev hak ile belirir. İmgesel anlamda şöyle diyebiliriz, her
biri öteki için turnusoldür. Hakkı ödevin içine atınca rengi belirir, ödevi de
hakkın içine atınca.

Ödevin olmadığı yerde hak yoksa ve doğada ödev diye bir kavramdan
söz edilemez ise, Hak kavramından da söz edilemez olmalıdır.

İnsanın iki özlü olduğunu kanıtlamaya çalışmıştık, bir yanı
düşünsel bir yanı bedensel olmak üzere. Hak, bedene özgü olamaz çünkü beden
doğadır, doğa haklarla değil zorunluluklarla-güdülerle iş görür.
Zorunluluklarla işleyen güdülerin kısıtlanması ödev kavramı ile çelişiktir,
kısıtlama ancak düşüncenin gücünde vardır, doğanın ya da bedenin gücünde değil.

Yine de düşüncenin gelişmesi hatta belirli alanlarda
edimselleşmesi, hakları dolaysız olarak geliştirmez. Çünkü düşünce bilinç
olarak iki kipte biçimlenir. Anlak ve anlık olarak… Ya da eski dilde zihin ve
akıl olarak. Çoğu zaman gelişenin anlak mı anlık mı (zekâ mı, aklı mı)
birbirine karışır. Anlağın-zihnin özgürlük gibi bir derdi yoktur, son tahlilde
hakka gereksinimi de pek yoktur. Özgürlük akılın gereksinimidir, çünkü akıl
haklar olmadan gelişemez ve özgürlüğü talep bile edemez böylece pratikte
haklar, bir tür akıl ve anlağın güçlerinin bileşkesinden doğarlar ya da
edimselleşirler. 

Anlak (zihin) anlığın ürettiği hakları beden –doğal
olan–lehine kullanır, anlığı sömürür ve onun haklarını kendi hakkı gibi
gösterir. Böylece özgürlüğün amacı usun kendi kendini bir tür bedenden
özgürleştirmesi iken ortaya tersi çıkar, anlığın birikimi bedenin özgürlüğüne
yatırılır, sanki beden özgür olabilirmiş gibi. Oysa beden doğadır ve doğa
zorunluluğa göre işler ve aslında özgürlüğün konusu olamaz. Son-uçta bu ilişki
anlaşılmadığı zaman anlık karşıtını beslemek için çalışır ve kendi kendini yok
eder ya da anlak tarafından kandırılır çünkü anlık potansiyel olarak sonsuz
olmasına karşın sonluda soğurulur ve kendine yabancılaşabilir. Anlığın, bu
anlamda anlağı (zihni) denetlemesi için arkasında büyük çaba gerektiren bir
yetkinlik ister.

Böylece anlığın kendi kendisi için,
özgürleşmek adına ürettiği gereç anlak (zihin) tarafından ve vücut lehine
çalınır ve bu hırsızlık ya da hak gaspı kendi kendini anlıktan gizleyebildiği
için anlığın özgürlüğü ve hakları elinden alınır.

Son-Uç

Hak, insan anlağının bedeni karşısındaki ve
insan anlağının toplumsal tinin-toplumsal vücudun  hayvani yanları karşısındaki özerk gelişimidir.
Ancak anlığın hakkı olabilir. Bedenlerin hakları varsa anlıkları için vardır,
kendileri için değil.

Nasıl anlık doğanın yasalarını bilerek ve ona
uyarak onunla uyum içinde ve ona karşı özgür olarak yaşayabilirse, aynı zamanda
da, bedenin yasalarına bilerek onunla uyum içinde ve ona karşı özgürce
yaşayabilir

Bu bakımdan, insanın öncelikli hakkı kendi
bedenine–doğasına karşı olan hakkıdır, bu haklarını kullanamaz ise anlık, bedeni
karşısında özgürlüğe ulaşamaz.

Bedenin duygu ve tutkuları her an aklın
haklarını çiğnemeye meyillidirler.

Modern toplumlarda –Batı dâhil– akıl hakları edimsel değildir.

Bu gün için düşünme yetisi (anlık) ne kendi
içinde yaşadığı küçük doğası (bedeni) ne de bedeninin içinde yaşadığı büyük
doğa karşısında özgürdür. Düşünme yetisi salt zihin kipinde faaliyet
sürdürmektedir, bu yüzden doğayı bedeninin konforu için sömürerek hem onun
karşısında özgürlüğünü kaybetmiş, hem de sömürdüğünü konforuna yatırarak
bedeninin kölesi durumuna düşmüştür. Kısaca bütün haklarını özgürleşmeye değil
köleleşmeye kullanmaktadır. Çünkü hakların, aklın hakları olduğunu unutmuş, bedenin hakları olduğu
yanılsaması içine düşmüştür.

İnsan,
düşünen ve doğal – hayvansal yandan oluşuyorsa, bu oluşa varlık ve yokluk
olarak katılan da bu iki yandır. Oluşu oluşturan, bir ve ikinci yanın varlık ve
yokluk olarak belirlenimlerinin belirlenimidir. Öyleyse edimselliklerimiz iki
yanın edimselleşmesidir, hayvan yanın edimselleşmesi ve insan yanın
edimselleşmesi. Hayvan yanımızın edimselleşmesi, düşünen yanımızın
edimselleşmesine göre daha fazla değilmidir?

Hakları
akla gerçek sahibine yöneltmeden bu gidişten dönülebilir mi?